Ay Kaç Para Eder?

En sevdiğim şezlonga yayılmış elimdeki içkiyle gökyüzünü hayretle izliyordum. Andromeda, Balık takımyıldızları karşımdaydı. Her ne kadar beynimin arka kıvrımlarında bir yerde dünyanın dikişlerinin patladığını ve hepimizin berbat halde olduğumuzun farkında olsam da takımyıldızlarında ağla balık tutarken aklımı bir kenara bırakmıştım ve bir taraftan bardağımda şıngırdayan buzlar, diğer yanda uyuklayan köpekle bu tatlı paradokstan keyif alıyordum.

Çok geçmeden bakışlarım Ay’ın üstünde sabitlendi. İşte oradaydı ulu uydu: muhteşemliğin, kurt adamların ve tüm o şarkıların kaynağı… Güzelliğin felsefeyle buluştuğu, ümidin ve çaresizliğin kaybolduğu yer.
Romantizmi delip geçmekle ilgili bir şeyler okuyalı çok olmamıştı. Bir astrofizikçi Ay’ın gezegenimizi kurtarabileceğini iddia etmiş. Ama hemen değil: 4.5 milyar yıl içinde, güneş patlayıp bizi öfkesiyle ve ateşle kavurduğunda olacak. Tabi kaçmanın bir yolunu bulamazsak…

Kısacası Dünya’nın kurtulma ihtimali bana imkansız gelse de bu Kanadalı profesör Ay’ın öbür tarafına bir roket ordusu fırlatarak başarabileceğimizi söylüyor. Toplu bir patlamayla yörüngesinden şaşan Ay, yerçekimi etkisiyle peşinden giden Dünya’yla birlikte süzülecekmiş. Binlerce yıllık yolculuğun ardından zarardan kurtulmuş ama aynı zamanda karanlığa gömülü ve donuyor olacağız, tabi planın ikinci aşamasına geçmezsek. Güneş çok geride kaldığında güneş ışınları yerine trilyonlarca ay argon ark lambası kullanacağız. Bir düğmeye basacağız ve Ay Güneş olacak: mavi gökyüzü, pofuduk bulutlar, her şey önceden olduğu gibi.

Gökyüzüne bakarken, hayır, sivrisinekler yüzünden pek hayallere dalmış değildim, “Evet, pekâlâ, ne hoş!” diye düşündüm. Kutlamaları bir düşünün. Yine de o günlere gelebilmek için insan ırkının şimdiye kadar hayatta kalabildiği sürenin (buraya uzun bir ara gelecek, telefonumdan hesap yapıyorum) bir 22,500 katı daha fazla yaşaması gerekecek. Bu noktada yerimden kalkıp biraz daha içki almak için içeri geçiyorum. Geriye baktığımda o gecenin aklımdaki Dünya’yı kurtarmak düşüncesinin ‘bizi (beni) kurtarmak’a dönüştürdüğüne inanıyorum. Kendimi olmasa da birini kurtarma derdine düşmüştüm. Çünkü Arktika’da yığılan bir buz duvarından oluşan dalgayı aşan sörfçüler varken, insanoğlunun Dünya dışında bir yaşam alanı bulunmazsa yok olacağının matematiksel kanıtlarını sunan Ivy League üniversitelerinden zeki bir tip varken, Stephen Hawking ve diğerleri aynı konuda konuşmaya devam ederken ve binlerce insan dünyanın sonunu düşünüp buna hazırlanırken artık harekete geçmek gerektiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Ya da en azından bazı hükümetlerin, şirketlerin, bölük pörçük girişimlerin, kendi ayakları üstünde duran tuhaf insanların da şu an yapmaya çalıştığı gibi Ay’da güvenli bir sığınak kurmak gerektiğini düşünebilirsiniz.

Ay’da dâhimiz rahatça uçabilir.

Evet doğru, kabul ediyorum bunları daha önce, Apollo programı zamanlarında duyduk. Bize Ay’da kurulacak koloniler, çiftlikler, sanayiler, evrende başka bir yaşam alanı vaad edildi. Ama elimize geçen ne oldu? Haziran 2008’de çıkan “Uzay İstasyonunda Arızalanan Tuvaleti Astronotlar Tamir Etti.” haberini hatırlatmak isterim. Bugünkü fark ise insanların daha ciddi olması. 60’lı yıllarda bu sadece bir sohbet malzemesiydi. Havada uçuşan vaatlere rağmen Washington’ın umurunda olan tek şey Sovyetleri yenmekti.

Çocukken Sovyet kelimesini duyduğumda ağzıma kurşun kalem tadı gelirdi. Muhtemelen dördüncü sınıftaydım, bir Weekly Reader’da “Komünizmle Savaşmak İçin Ne Yapabilirsiniz?” başlığı altında J. Edgar Hoover’ın fotoğrafını gördüğümü hatırlıyorum. Soğuk Savaşı Kazanalım derken kazanmaktan kasıtları neydi kimse açıklamamıştı ama kaybetmenin sonuçları açıktı. Kremlin ve Kingston Üçlüsü hemfikirdi: önümüzdeki yıl, önümüzdeki ay ya da yarın, büyük patlama ne zaman olursa burayı terk edecektik. Tüm insanlar kontrol altına alınmış histeri ve zıtlıkların her iki tarafını da kabul eder haldeydi. Ulusumuzu koruyabilmemiz için Atomik Enerji Komisyonu, hükümet daha fazla bomba üretebilsin diye Amerika Birleşik Devletleri (ABD) vatandaşlarına gidip daha fazla uranyum bulmalarını söyledi. Nakit ödeyeceğiz! Kazma küreklerle ve Geiger sayaçlarıyla, o zamanlar popüler olmuş tüm vücudu kaplayan tasarım uranyum giysilerinden “U-235 kıyafeti” giymiş annelerden ve “Küçük Kazıcı” kostümü giymiş kızlardan oluşan aileler Kolorado Platosu’na akın ediyordu. Radyasyondan korunmakla ilgili herhangi bir uyarı ya da ima yapılmamıştı ama ne olacaktı ki? Uranyum güvenliydi. İnsanlar buna sırf Mickey Mouse da uranyum aradığından ya da hükümet güvenli olduğunu söylediğinden inanmıyordu. İnanıyorlardı çünkü bu imkansızdı. Aynı insanlar evlerine serpinti sığınakları da koyuyordu. Herkes yapıyordu bunu. Benim anne babam da hemen bir tane almıştı. Küçük bir bodrum katında yaşıyorduk ve bu sığınak evin yarısını kaplıyordu: sert katı bir malzemeden örülmüş, içi konserveler ve raflarla doldurulmuş bir beton sığınak… Annem kurutma makinesine ulaşabilmek için zar zor kenardan geçiyordu. Çocuk aklımla ben bile beşimizin bu kutucuğun içine sığıp orada bir buçuk saatten fazla kalabilme ihtimalimizin olmadığını anlayabiliyordum. Bir gün dişçi randevumun ardından eve geldiğimde kedimizin hamsterlarımızı öldürdüğünü, köpeğimizin de kedimizi öldürdüğünü öğrenmiştim. Evimizin, oturma odasındaki evcil hayvanlarımıza yaydığı havayı bu şekilde özetleyebilirim. İnsanları da bir deliğe sıkıştırırsanız sonucu tahmin edersiniz sanıyorum.

Ardından Sputnik 1 gönderildi. 1957’nin sonbaharındaydık ve bütün ülke kendinden geçmişti. O sonbahar akşamlarında arka bahçede dikilip diğer tüm ABD vatandaşları gibi gökyüzüne salakça gözlerimi dikip uydunun parlayan ışığını seçmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Uydu her 90 dakikada bir tepemizden geçtiğinde yanlışlıkla garaj kapılarını açıp kapatıyordu ve her yeni yörüngede Sovyetler bir kez daha evrene hakimiyetlerini ilan ediyorlardı.

Peki Komünistler şimdi ne yapacaklardı? Bizi uzay boşluğundan mı bombalayacaklardı? Yoksa bize Ay’dan bomba atarlar mıydı?

Ruslar endişelenmememize gerek olmadığını söylediler. Elbette beş, on yıl içinde orada that kuracaklardı ama bunu sadece barış ve bilim adına kullanacaklardı. 8 yaşındaydım ve bu sözlere şüpheyle yaklaşıyordum. Washington’ın cevabıysa akıllara meşhur oyunculuk eğitmeni Stella Adler’ın Pearl Harbor bombalanmasında öğrencilerinden tavuk gibi davranmalarını öğütlemesini getiriyordu. Öne sürülen ilk fikirlerden biri Ay’a nükleer silahlarla saldırmaktı.

Dürüst olmak gerekirse ABD yetkililerinin nükleer silahlarla saldırmak istediği tek şey Ay değildi. O günlerde bombaların esiri olan bir grup varsa o da bombalardan sorumlu olan kişilerdi. Bunların çoğu da bombaların ne yapabileceğine çılgın bir merak duyan kendini adamış tarikatçilerdi.
Atomik Enerji Komisyonu Alaska’da su altında beş hidrojen bombasıyla oluşturulacak bir liman yapma kampanyası başlattı. Peki ya Ay? Bu sayede sadece Rusya’yı tepesine bir bomba atarak uzaklaştırmayacaktık, bu güç gösterisi ayrıca Jet Propulsion Laboratuvarı müdürü William Pickering’in açıklamasına göre vatandaşlarımızda “yararlı psikolojik sonuçlar” doğuracaktı. Pickering ayrıca bilim insanlarının çalışmada ortaya çıkan radyoaktif kalıntıları inceleyebileceklerini ekledi. Bu yüzden RAND Şirketi ve JPL (Jet Sürüş Laboratuvarı) desteğiyle 1958’de çok gizli A119 projesi başlatıldı. Ay’a Japonya’ya verdiğimizden daha fazla zarar vermeyecektik.

Bu plan uğruna on aylık emek harcandı. Bu sırada ekip üyelerinden daha sonra devlet televizyonunda uzayın yüzü olarak tanıtılacak olan Carl Sagan Hiroshima büyüklüğünde bir patlamanın Ay’ın yerçekimiyle Dünya’daki gibi mantar şeklini almayacağını, her tarafa yayılacağını ve daha rahat görülebileceğini öne sürdü.
Böylece çalışma bitti. NASA kuruldu ve proje rafa kaldırıldı. Önceki çalışmaları göz önünde bulundurarak ortaya atılan yeni fikir Ruslardan önce Ay’a insan göndermekti. Bir süre bu imkânsız gibi görünüyordu. Sovyetler ilk hayvanları,ilk erkeği, iki erkeği, üç erkeği, ardından ilk kadını bir vodvil sanatçısının küstah yeteneğiyle uzaya göndermişken NASA’nın küçük başarısı hor görücü bakışlar ve gergin alkışlamalara karıştı. Rekabete kapılmışlardı ve Ruslar bayraklarını dikerken 20 Temmuz 1969’da Apollo 11 Ay’a iniş yaptı ve ABD koca sünger bayrağı salladılar.

İşin garip yanı televizyonlarda merdivenden inen beyaz böcek görüldüğünde kimin kazandığının bir önemi kalmamıştı.

İnsanlar böyle diyordu ve bir anlığına doğruydu da. “Geliyoruz!” diye haykırdı NASA. “Sıradaki durak yıldızlar!” Ruslar da yenildiğine göre geriye yenecek tek şey Ay’daki meyveler kalmıştı ve ne yazık ki Ay’da meyve falan yoktu: Gidip yakından bakınca, Ay’da bir insanın isteyeceği hiçbir şey olmadığı anlaşılmıştı. 1970’lerin ortalarına doğru NASA’nın bütçesi önemli ölçüde düşmüştü. Dönemin sembolü Ay’ın renginin solmasıyla birlikte Cumartesi Gecesi Ateşi’nin disko topu parlamaya başladı.
Peki bunca yıl sonra büyük beyaz taşa dönme hevesi neden? Neden bunu istiyoruz? Apollo programındaki tek dünya anlayışı çoktan ortadan kalktı. İnsanlık genellikle kozmosu anlamakla alakalı değil. Derdiniz insanoğlunu kurtarmak mı? Gerekli parasal kaynağı bulmanız mümkün değil.

Ona geri dönüyoruz, çünkü Gatsby’nin biricik Daisy’sinin sesi gibi, Ay da parayla dolu.

90’larda ortada bazı dedikodular dönüyordu. Yeni yakıt türleri, garip izotoplar… Hindistan, Çin ve ABD’den çalışmalar reçel kavanozuna saldıran eşekarıları misali bu fırsata atlamıştı. Ardından Ay’da su bulunduğuyla ilgili dedikodular gelmeye başladı! Onaylandı da! İki sarsıntıda Ay yuvarlak bir cesetten üstü hesaplamalarla dolu bir yazı tahtasına dönüştü. Kimileri Ay’ı İç Güneş Sistemi’nin sanayi merkezi gibi görüyor. Gözlerinde uzaylı avlanan teleskop çiftlikleri, bahçeler, oteller, hayvanat bahçeleri ve Dünya’nınkinin 6’da 1’i kadar bir yerçekiminde “yavaaaaşça sevişen” insanlar canlanıyor. Üstelik uçan balıklar misali havada süzülen yüzücüler, küp şeklinde basketbol topları, rüyalardakini andırmayan jimnastikçiler de cabası. Ay’a uygun gece kıyafetleri! Genetik depolaması! Camdan yollar! Hepsinin üstüne daha da savurgan bir manzara var…
Alfred Tennyson’ın uzayda alışverişle ilgili bazı fikirleri vardı. Ona göre “cennet ticaretle dolup taştığında, sihir ticareti gemileri yelken açtığında / Mor alacakaranlığın pilotları lüks balyalar yaparak düştüğünde” evrensel barış da üstümüze yağacaktı. Ahmakça bir hayal olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bunu bir de günümüzün “21. yüzyılın Basra Körfezi”, “Platinden Suudi Arabistan” ve “Modern tarihin en büyük servet yaratma fırsatı” cümlelerinin afyonuna kapılan girişimcilere anlatın. Ay’dan sağlanacak çevreyi kirletmeyen ve tükenmeyen enerji türlerinin gezegenimize şifa olacağına inanıyorlar. Bir o kadar harika olan diğer şeyse hiçbir kısıtlama ya da müdahale olmaksızın bu kaynaklardan inanılmaz karlar elde edeceklerini sanıyorlar.
Kapitalizm o kadar saf ki; gerçek olamayacak kadar güzel, işlenmemiş eroin misali nefes kesici. Hedef kitleye bir baksanıza! Herkes! Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki uzmanlar 2050’de 10 milyon insanın bizim şimdi ürettiğimizin yedi, sekiz katı kadar zehirli enerji üreteceklerini söylüyor, tabi hayatta kalabilirlerse. İyi haberi vereyim: Bedeli ne olursa olsun fosil yakıtlardan kurtulmuş olacağız.

 

 

Küçük ama güçlü ticaret sektörü ve hükümet kurtuluşumuzu helyum-3 denen, uçan balonların içindeki izotop bir maddede görüyorlar. Manyetik alanımız helyum-3’ü sürekli ittiği için bu maddeden Dünya’da neredeyse hiç kalmadı ama Ay’daki regolitte devasa miktarlarda saklı bulunuyor; ki bu da bize söylenene göre çok, çok ileri bir tarihte tamamen temiz güç sağlamaya yetecek. Ay’dan 5 milyon ton helyum-3’ün çıkarılabileceği tahmin ediliyor ve bunun sadece 25 tonu ABD’nin yıllık enerji ihtiyacını karşılamaya yetiyor. (Bunlar ilanlarda görülen türden yuvarlama rakamlar fakat genel fikri kaptığınızı düşünüyorum.) “Helyum-3 Ay/Bikinili Ünlüler” internet sayfası, ilgi seviyesini açıklamak için çok küçük bir başlangıç.

Rusya’daki Energia kurumu, Ay’dan Dünya’ya “sanayi ölçeğinde He-3 getirileceğine” ant içti. Çinliler ise bunu kendi kendilerine kontrol etmekte kararlı. Hindistan, Japonya ve Almanya da bu kaynaktan yararlanmak istiyor. Ay’a çıkan tek yerbilimci Harrison Schmitt’se bu kaynağın büyük bir kısmını ABD’nin alabilmesi için Interlune-Intermars Girişimi’ni başlattı. Rusların bizi He-3 piyasasına hakim olmayı ve “tüm dünyaya diz çöktürmeyi” planlamakla suçlamasının sebebi bu olabilir.

Tüm bunları ilahi kitaplarda da görebiliriz. Şimdi sıra büyük ve iç karartıcı engellere geldi. Öncelikle önümüzde Ay’a devasa aletlerle uzmanlar yerleştirme görevi var. Sonra sıra malzemeyi kazıp çıkarmaya ve Dünya’ya göndermeye gelecek. Fakat hepsinden önemlisi madde Dünya’ya ulaştığında ne yapacağımız sorunu… İşe yarayabilmesi için He-3’ü bir füzyon reaktöründe hidrojenle ateşlemek gerekiyor fakat bu durumda ısı o kadar yükselecek ki reaktörü eritip bizi yine başa döndürecek. İhtiyacımız olan kapsa henüz bulunmadı.

Çok parası olanların yaptıkları şeyler işte.

Her He-3 meraklısına karşın, bunun parmaklarımızın arasından kayıp gidecek bir yanılsama olduğunu düşünen birini bulursunuz. Bir de Ay’a Güneş panelleri koymak için hararetli bir yarış söz konusu. Tıpkı bir annenin kocaman sarılışı gibi! Tabi bu anne sert ve karmaşık değilse -ki uzaya ilk Güneş panelleri kurma girişiminin Naziler tarafından yapıldığını düşünürsek bu durumda bahsi geçen annenin böyle olması mümkün. Müttefik kuvvetleri 1945’te bir Alman araştırma laboratuvarına saldırdığında bir mammoth Sonnengewehr, yani bir “Güneş Silahı”na ait taslak çizimler bulmuşlardı. Bu silah güneşten gelen ışınları dev bir sodyum aynayla yakalamak, hedef almak ve 5100 mil öteye ateş etmek için; kısaca ölüm ışınları saçmak için tasarlanmıştı. Günümüzdeki Ay Güneş projesi daha arkadaşça bir yaklaşım sergiliyor. Fizikçi David Criswell tarafından yönetilen Ay Güneş Gücü (LSP) Dünya’nın tüm enerjisini Ay ışınlarını paneller ve uydular kurarak, ışınları nirengi yaparak ve 10.000 tane kurulması planlanan alıcı istasyonlarına dağıtarak Ay’dan almasını hedefliyor. Çok fazla pahalı olacak, jeopolitiğiyse anlaşılmaz ama bahsi geçen teknolojiye ulaşılabilir. Elbette istismar edilmesi mümkün. Sistem bu kadar doğru çalışırsa Ay’da kahvesini yudumlayan bir LSP çalışanı eski sevgilisini bir çeyrek milyon mil öteden küllere dönüştürülebilir. Hatta bunun olacağını beklemeliyiz de. Bu, tıpkı Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) çalışanlarının internet üstünden eski sevgililerini takip ederken yakalanmaları gibi bir şey. Güç petekleri düzenli olarak işçi arılara karanlık fırsatlar sunar.

Şimdi bir eski sevgilimi yakıp küle çevirip çevirmeyeceğimi düşünüyorum. Ya siz? Tamamen anlık bir hareket olabilir. Sanırım bu, sonsuz bir nefret ateşini dindirebilmenize ya da geçmişi kabullenip kayıpla başa çıkabilmenize bağlı. Niye birini seçelim ki? Hem de ikisini birden yapmak varken.

Fakat konumuz bu değil. Ay’daki ana sanayi Dünya için enerji üretirse bu ikisi arasında başka ne gibi alışverişler görmeyi bekleyebiliriz?

Öncelikle -olumsuzluklardan bahsedip bir kenara bırakmak için- Ay’da yaşayanlar her an karşılarına çıkabilecek birçok şeye karşı tetikte olmak zorunda olurlar.

Kastettiğim “birçok şey”e yalnızca urna yağmuruna tutulmak, metal şiirleri ve bunun gibi Dünya’dan yemekler ve malzemelerle birlikte gelen şeyler değil. Dünya’da her zaman Ay’ı çöplük olarak kullanmak isteyen insanlar olacak. Hatta bu konuda girişimlere bile şahit olduk. Federal yönetim 77.000 tonluk kullanılmış plütonyumu Nevada’daki Yucca Dağı’na göndermek istediğinde bu atıkların Ay’a gönderilmesini isteyenler olmuştu. Ölümcül bakteriler üstünde yapılan araştırmalar mı? Onları da gönderelim. Cezai ehliyetiniz yok mu? Buyurun, biletiniz. En kötüsü ise Ay’daki kolonistler silahların başına geçmek zorunda kalabilirler. Tam tersine Dünya’da, Ay’daki fazlalıkları uzaklaştırma mevzusu var. Dünya ve Ay arasında ticaret başladığında oransızlık neredeyse tavan yapacak. Dünya’nın A’dan Z’ye tüm ihtiyaçları karşılanacakken Ay’dakilerin alacağı şeyler şişede su ve araçlar olacak ama zamanla… Aslında şahsen Ay’da yaşayanlardan biri olsaydım birlikte çalıştığım çılgın partnerime bir yudum su vermekte tereddüt ederdim. Eğer Arktika’dan Arjantin’e su sağlayan tüm tuz giderme tesisleri gelgitlerde suya gömülüyorsa birilerinin Ay’ı dikkatlice izlemesinin zamanı gelmiş demektir. Aslında Ay’dan gelen su ilk zamanlarda olduğundan çok daha değerli olacak. H ve O elementlerin Fred ve Ginger’ı gibidir: Birlikte ortaya çıkarabildiklerine Edward Everett Horton’dan (platin) başlamak üzere bakarsak, göz alıcıdır. Elektrik bile üretiyorlar ve Ay’da platin dolu. Bir dönüş daha ve roket yakıtı oluvermişler! Şimdi de Ay, Mars’a gitmek üzere durak olacak bir benzin istasyonu oldu. Dünya’ya uçuşlar için yakıta ihtiyaç duyulmayacak bile. Titanyum, alüminyum, magnezyum gibi maddelerle dolu yükleriyle ileri teknoloji ürünü mancınıklar bunların hepsini Dünya’ya geri fırlatabilir.

Herkes bu araştırmaya sevinmiyor elbet. Bu hoşnutsuzluk duyan ve dehşete düşenler arasında Navajo Kızılderilileri, Hindular, cadılar ve Ay’ı dinin son parıltısı olarak kabul eden laiklik taraftarı topluluklar var. Çevre eylemcisi Alaskalı Rick Steiner insanoğlunun Dünya’ya yaptığı gibi, hatta daha hızlı bir şekilde Ay’ı da çöplüğe dönüştüreceği teorisiyle Birleşmiş Milletler’in Ay’ı Dünya Mirası olarak kabul etmeleri için imza kampanyası yürüttü.

Bu tepkinin asaleti, kabul etmeliyim ki kalbimi tekletti. Ay’ı vurma konusunu ilk duyduğumda, “Çok parası olanların, benim asla sahip olamayacağım daha çok paralar kazanmak için yaptıkları şeyler işte.” diye düşünmüştüm. Bu konuda dürüst olmak istiyorum, benim insanların servetiyle olan boş derdim tamamen ultra-zenginlere olan nefretimden kaynaklanıyor. Bu güzel dünyadaki perişanlığın en büyük sebebinin ayrıcalıklı sınıfın yakışıksız ayrıcalıklarının keyfini çıkarması olduğuna inanıyorum. Nefretimin geri kalanı ise tamamen kişisel olarak uğradığım haksızlıklardan kaynaklanıyor. Benim payım nerede? Dünyada bu kadar çok para varken bana asla gelmemesi, Musa’nın denizi ikiye bölmesi gibi bir şey.

Ay’a Güneş panelleri koymak için hararetli bir yarış söz konusu.

Elbette uzay sektöründe önde gelenler çok zengin. Erken meyvelerini gördüğümüz bir kamyon dolusu fikirleri var. Ay söz konusu olduğunda da birçok parlak fikir bulup insan zekasının örneklerini çoğaltacaklarına şüphem yok.
Tarihe baktığımızda da görüyoruz ki insan zekâsı karmakarışık. Hatta bu karmaşıklığı girişimin ve aletlere yaklaştığımızda beynimizin çalışmaması durumunun çifte sarmalı olarak açıklayabiliriz. Sanırım bu konuda Thomas Midgley’i örnek gösterebiliriz. 1920’de benzine tetraetil kurşun koyarak motor vuruntusunu engelleyebileceğini fark ettiğinde General Motors şirketinde bir kimyager olarak çalışıyordu. Araba satışları için bu mükemmel bir fırsattı ama malzemenin üretimi oldukça zordu. Yeni formülle çalışan işçiler öyle ciddi kurşun zehirlenmesi yaşadılar ki sinirlerinin zedelenmesine ve acayip halüsinasyonlar görmelerine sebep oldu. New Jersey, Deepwater’daki fabrikada işçiler hayali böcek bulutlarını savuşturuyorlardı. Sorun çözüldü. Tıbbi olarak olmasa da politik olarak sorun halledilmişti. Kurşun gitti, hayat devam etti. Fakat kimyagerin durmaya niyeti yoktu. Çalışmalara devam etti ve fluorokarbonların ilki olan Freon’u icat etti. Bu sayede ozona zarar veren soğutucuların da babası oldu. Midgley sonraki yıllarda çocuk felcine yakalandı. 1944 yılında kendisini yataktan çıkarması için icat ettiği bir çeşit donanımla uğraşırken ona kazara dolandı ve kaza eseri boğularak öldü, sembolik olabilecek bir hareketti.

Böyle bir adama ne yapılmalı? Çok basit, Ay’a gönderelim ve bir tehdit olmaktan çıksın çünkü Ay’da atmosfer yok. Bu açıdan Ay salak-geçirmez diyebiliriz. Ay’a gidebilmek bu gibi durumlarda mükemmel olurdu. Kaynayan, donan, radyasyon ve kireçtaşıyla dolu bir yer olabilir ama en azından dâhimiz rezalet ve intikam olmaksızın uçabilir. Ayrıca bu eğer büyük bir yönetim değişikliği olursa şanslı bir durum da sayılabilir.

Biz küçük Midgley’ler o kadar meşgulüz ki bu yayılmanın sebebini bulmamız için tek bir soru yeterli olabilir. Petrol mü? Bir grup kıyamet kuramcısına göre yakın bir zamanda teknik olarak petrolün tükenmesi anlamına gelen “petrol zirvesiyle” hepimiz yok olacağız. Ama diğer şeyler birden, pat diye yok olabilir. Su, tarla, balık zirvesi de olabilir: Ölüm şeklinizi seçin. Arı zirvesi! Arıların yok olması olayını tabii ki siz de duymuşsunuzdur. Belki siz de benim gibi tamamen yok olmayacaklarını düşünmüş, arada birkaç tane tüylü yaratığın güllerin üstünde gizlice dolandıklarını gözünüzde canlandırmışsınızdır. Öyle olmayacak. Büyük levhalar halinde topluca kaybolan arılardan söz ediyoruz. Kaliforniya’da bir arılık sahibi iki haftada 2 milyar arı kaybetti. Koloni çöküş sendromu. Dünyanın her yerinde var. Yakında meyveler, sebzeler derken… Peki sebebi ne? Herkesin bir teorisi var: Varroa kurtları, genetiğiyle oynanmış cesetler, cep telefonundan yayılan radyasyon, köydeki yetiştirme teknikleri… Kimse emin değil. Fakat garip kısım bu değil. Garip olan kayboluş şekilleri. Çünkü gerçekten kayboluyorlar. Kimse tarlasındaki 40 tonluk ölü arıları aşarak gidip komşusuna “Tarlamdaki arılarını al!” diye azarlamıyor. Cesetler bulunmadı ya da herhangi bir ihbar yapılmadı. Arılar öylece gittiler. Sanki bir cadı iksiri işe yaramış da o kadar etkili olmuş ki öldürmekle kalmayıp yok ediyor. Karışımı bilmediğimizden elimizden gelen tek şey oturup etkilerini izlemek. Sırada ne var? Bir gün sokağa çıkacağız ve köpekler ya da buğdaylar kaybolmuş olacak. Bu şekilde birer birer canlılar yok olacak ve en sonunda insanlar da kaybolmaya başlayacak ve asıl panik o zaman yaşanacak. Şimdi kalabalıklar kirli bomba tehditlerinden, Londra’nın CO₂ sislerinden, metan püskürmelerinden, rogue virüsünden kaçmak için birbirini ezerek sokaklara akın ediyor. Yemek, su, Xanax ya da her ne ya da neler insanları sokağa akın ettiriyorsa onun kıtlığından bahsetmiyorum bile. Sokağa dökülüyorlar da nereye gidiyorlar? Kimse bilmiyor. Adamlar, kadınlar, çocuklar hatta tıbbi buluşlar sayesinde hayatta kalabilen yaşlılar bile bir türlü yatmak bilmeyen ölüler ordusuna katılıyor…

Fakat öncelikli ilkelere dönmemiz gerekirse: Hükümetlerle canciğer olan şirketler Ay’ı ele geçirecek. Genel hatlarıyla plan bu. Ardından Dünya kurban edilmekten kurtulabilir ve Ay’ın güç alışveriş ortağı olsa ya da binlerce kilometrekare boyunca eski mezarlardan metan gazı yükselen bir şifa bulmazlar hastanesine dönüşse de, denizler de denizanalarıyla öyle çok dolup kireçtaşına benzer bir hale bürünse de insanoğlu buna katlanmak zorunda. Burada size kokuşmuş ticarette başarı toplumu yükseltir efsaneleri anlatmıyorum. Daha çok geleceğimizin kurbağa ve akrep hikayesine döneceğini düşünüyorum. Acı çeken insanlık (bu durumda kurbağa oluyoruz) akrebin sırtında otostop çekip akrebin içgüdülerinin üstesinden gelip ikisini birden kurtarmasını umuyor ve sonucu kimse bilmiyor.

Yazar:  Pope Brock
Çevirmen: Elmas Ertunç
Kaynak: http://nautil.us/issue/52/the-hive/the-moon-is-full-of-money

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları