Araplar ve Yahudi Soykırımı

 

The Arabs and the Holocaust
The Arab-Israeli War of Narratives
Gilbert Achcar
Metropolitan Books, 2010, 400 sayfa, ciltli

Genel olarak 19. ve 20. yüzyıl sömürgeciliğinin ve emperyalizmin geç bir ürünü olan FİLİSTİN TRAJEDİSİ’nin aynı zamanda tarihteki en büyük endüstriyel soykırımın, yani insan toplumuna ve tarihine bakış açımızı alt üst eden Nazi soykırımının çok spesifik bir artçı şoku olduğu da anlaşılmalıdır.

Sanayi çağında teknolojik ilerleme kaçınılmaz olabilir. Ancak bu ilerleme, toplumsal gerilemenin en korkuncunu, çağımızda soykırımın yanı sıra nükleer savaş ve felaket boyutunda bir çevresel yozlaşmayı da beraberinde getirebilmektedir.

İtalyan Marksist Enzo Traverso şöyle yazar: “Auschwitz’te, yirminci yüzyılın ve medeniyetimizin gerçek temellerinin üzerinde tekrar düşünmemizi gerektiren son derece modern bir soykırım da karşımıza çıkıyor. Avrupa Yahudilerinin (tek hedef onlar olmasa da) merkezî hedef konumunda oldukları soykırım, insanlığın ilerlemesine yönelik kaçınılmaz bir eğilim öngören, Marksizm de dâhil tüm teoriler için de bir engel oluşturmaktadır:

“Özgürlükçü düşüncenin modern çağdaki en güçlü ve en coşkulu ifadesi olan Marksizm’in Yahudi soykırımını görmekte ve anlamaktaki yetersizliği, yirminci yüzyılın sorunlarına getirdiği çözümlerin doğruluğu hakkında büyük bir şüphe doğuruyor. Marksistlerin [olaylar yaşanırken] sessiz kalmaları geçmiş, barbar yüzyıla getirdikleri yorumlara gölge düşürüyor.”

Soykırımın dünya çapındaki ağırlığıyla yereldeki şiddetli sonuçlarına aynı anda göğüs germek mümkün mü peki? Soykırımın yarattığı korkunun bugün ve yarın için kalıcı bir ders niteliğinde olduğu düşünülüyorsa, Nazi soykırımının “benzersizliği” hakkındaki bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaya ne demeli?

Traverso’ya göre “Auschwitz’in tarihsel benzersizliğini kabul etmek, yalnızca geçmişin anlamı ile geleceğin benzersizliği arasında verimli bir diyalog kurulmasını sağladığı takdirde bir anlama sahiptir. Amaç, dünyamızla bu suçun işlendiği yakın geçmişte yer alan dünya arasındaki birçok konunun aydınlatılması olmalıdır.” (Enzo Traverso, Understanding the Nazi Genocide. Marxism After Auschwitz, Pluto Press and International Institute for Research and Education, 1999: 4, 78, vurgu bana aittir)

Avrupa’daki Nazi soykırımı olmasaydı bugün Orta Doğu’da özellikle Irak, Fas ve Mısır’da ve diğer bölgelerde yaşayan daha çok Yahudi bulunacaktı, ancak daha az Siyonist olacak ve bir “Yahudi Devleti” büyük olasılıkla olmayacaktı. Tarihte felaketleri öngörebilmek çok zordur, özellikle de sonuçlarını.

Lübnanlı Marksist Gilbert Achcar, Traverso kendisinden Şoah (Avrupa’daki Yahudi soykırımı) hakkında İtalyanca bir seçkiye bir bölümle katkıda bulunmasını istediğinde, bu konulardan bazılarını, özellikle “Ortadoğu’da Soykırım algısı”nı aydınlatma veya açıklığa kavuşturma zorluğunu üstlendi. Bu araştırma, Achcar’ın tam metin kitabı The Arabs and the Holocaust’a yönlendirebilir.

Katmanlı Farklılıklar

Achcar’ın girişte belirttiği gibi, “Ülkelerdeki ve koşullardaki farklılıkların politik eğilimler ve hassasiyetlerdeki çeşitlilik nedeniyle kat be kat arttığı Arap dünyasında, Soykırım algısını tarif etmek müthiş bir çaba gerektiriyor. Yerlilerin Yahudi trajedisi hakkındaki düşünceleri bile Filistin trajedisi, yani Nakba ile olan bağları nedeniyle son derece karmaşık hâlde.” (2)

Peki, o zaman konular arasındaki açmazı nasıl çözmeli? “The Time Of The Shoah” başlıklı birinci bölümde Achcar, Arap siyasî düşüncesinin 1930’ların başından 1948’deki savaşın öncesine kadar olan sürecinin dört ana akımını inceliyor: “Liberal Batıcılar”, “Marksistler”, “Milliyetçiler” ve “Gericiler ve/veya Köktenci İslamcılar”.

Bu dört bölümün, özellikle Arapça metinleri okuyamayanlarımız için katkısı olağanüstüdür. Burada esas olan Arap dünyasında yekpare, Nazizm taraftarı ve Yahudilere karşı aşırı düşmanca bir politikanın olduğu şeklindeki basmakalıp düşünceyi yıkmaktır.

“Arap Milliyetçiliği=Yahudi Düşmanlığı” algısını toplumun bilincine yerleştiren batıdaki kitle iletişim araçları olmuştu fakat bundaki en büyük paya Leon Uris’in 1958 tarihli fevkalade başarılı propaganda romanı Exodus ve Hollywood’da gişe rekorları kıran, bu romandan uyarlama film sahipti.

Gilbert Achcar, Arap Milliyetçiliğinin unsurlarını eleştirdiği yazısında sözünü esirgemeden konuşurken bir yandan da resmin karmaşasında okuyucuya yol gösteriyor. Sahte ve gerçek “Arap Milliyetçiliği ve Yahudi Karşıtlığı”nın sorunlarını tartışırken “Iraklı Yahudilerin birçoğunun Siyonizm karşıtı olmasına rağmen, Yahudileri Siyonizme ya da İngilizlere  [savaşlararası dönemde Irak’ın sömürge derebeyine edit.] destek vermekle suçlayan bazı Iraklı milliyetçilerin Yahudi karşıtı eğilimlerinden bahsediyor. Aslına bakıldığında, “hem İngiliz hem de Siyonizm karşıtı olan Yahudiler genellikle Komünistlerdi” diye devam ediyor.

Öte yandan, 1930’lu yıllarda Filistinli milliyetçilerin Filistin’de Yahudilerle Siyonistleri ayırt edememeleri Iraklılarınkinden çok daha ‘doğal’dı, nitekim Filistinli Araplar, kendilerini dünya Yahudilerinin temsilcisi olarak tanımlayan ve aralarında Siyonizm karşıtı Yahudi sayısının çok az olduğu bir Yişuv’la (Filistin’e Yahudi göçü) karşılaşmışlardı. Ancak buna rağmen, “Filistin’deki seküler Arap milliyetçiliğinin en radikal temsilcisi olan İstiklal Partisi, Yahudilere öylesine açık bir tavırla yaklaşmıştı ki, Baruch Kimmerling ve Joel Migdal, yazdıkları The Palestinian People (Filistin Halkı) kitabında onlardan övgüyle bahsetmektedir.” (94)

Kimmerling ve Migdal şöyle aktarıyordu: “İstiklal hiç tereddüt etmeden, asıl hedefin Yahudiler değil İngilizler olması gerektiğini duyurmuştu. Öyle ki, yapılan eylemlerde Yahudileri ve mallarını korumak için Filistinliler muhafız birlikleri oluşturuyordu.” (The Palestinian People: A History, Harvard University Press, 2003: 106. Achcar tarafından alıntılanmıştır, 94, 316n)

Bu örneklerdeki ve daha birçoklarındaki temel nokta, Yahudi karşıtı yaklaşımın Arap milliyetçiliğinde itici güç yahut bağımsız değişken olmadığıdır. Asıl tartışılan, bunun aksine, sömürgeciliğe karşı mücadele stratejileri, dinin çatışmalı rolü ve siyasî örgütlenmenin yöntemleridir.

Arap milliyetçiliğinin kollarının faşist örgütle birtakım bağları elbette bulunuyordu. En seçkin üyelerinden bazıları önce Herut sonrasındaysa Likud partilerinin liderleri olarak İsrail devletinin en yüksek kademelerine tırmanacak olan sağcı Revizyonist Siyonistler Birliği ise bu örgütle çok daha fazla ilişkiliydi. Fakat üyelerden çok azının Nazi ekolünün ırkçı soykırım ideolojisiyle ortak bir noktası bulunuyordu.

Bununla birlikte Achcar eleştiri yazısında, Arap liderleri özellikle İngiltere’nin düşmanı olan faşist rejimlerle işbirliği yapma noktasına yaklaştıran “düşmanımın düşmanı dostumdur” şeklindeki kısır ve tutucu fikre sert bir dille yaklaşıyor.

Emin el-Hüseynî Gerçeği

“Gerici ve/veya Köktenci İslamcılar” tartışmasında Kudüs müftüsü Muhammed Emin el-Hüseynî elbette öne çıkıyor. Benimle aşağı yukarı aynı kuşaktan olanlar Exodus’ta “Hacı Emin” ile tanışmışlardır. Kitapta Büyük Müftü, ikinci bir Hitler olmak için can atan üst düzey kötü adam, Nazi müttefiği ve hatta Nazi ajanı biri olarak öne çıkar. Achcar onu “Nakba’nın (1947-’49 Filistin Felaketinin) mimarı” olarak nitelemektedir.

Hüseynî 26 yaşındayken “1917 Balfour Deklarasyonunun mimarlarından biri olan” Siyonist, Filistin İngiliz Yüksek Komiseri Herbert Samuel tarafından 1921 yılında müftü olarak tayin edilir. 1930’ların başlarına kadar müftü, “İstiklal’in aksine, Filistinli Arapların öfkesini İngilizlerden Yahudilere yöneltmeye uğraşacaktır.” (132, 134)

Hitler rejiminin yükselişiyle, Hüseynî ve diğer “gerici İslamcılar” Nazizm’e sempati duymaya başladılar. Hüseynî, 1936-’39 tarihî isyanına yol açan 1936 Filistin genel grevinin sabote edilmesinde önemli rol oynamıştı. İsyan, 1937’de Peel Komisyonu’nda Filistin’in bölünmesinin önerilmesinin ardından olanca gücüyle devam edecekti. Bu noktada Hüseynî Almanya ile bir açık ittifaka yanaşmış ve tutuklanmamak için sürgüne kaçmıştı. Sürgün Müftü, Filistin’de İngiliz yetkililere oldukça uzlaşmacı bir tavırla yaklaşırken şimdi, baskıcı İngilizlerin gaddar ve kanlı koşulları altında isyanı sürdüren “Kassamiler kadar uzlaşmaz bir hâle bürünerek millî üstünlük kampanyası başlatmış” durumda.

Achcar “Hüseynî bu süreçte Filistin milliyetçi hareketini tarihinin en büyük hatasına sürükledi. Genel görüşün aksine, bu hata ülkenin bölünmesi planlarını reddetmemek olacaktı ki bu onursuzca teslim olmak anlamına gelebilirdi” diye ileri sürüyor.

“Filistin milliyetçi hareketinin en büyük hatası, aslına bakılırsa Londra’daki parlamento tarafından onaylanan 17 Mayıs 1939 tarihli resmi raporu tanımamak olmuştu. Bu yeni belgede Filistin bölünerek ayrı bir Yahudi devleti oluşturulması fikri reddediliyordu. İngiliz hükûmeti gelecek beş yılda Filistin’e yapılacak Yahudi göçünü yıllık yetmiş beş bin kişiye sınırlanmasını ve on yıl içerisinde, Araplar ve Yahudiler tarafından ortak bir şekilde, orantısal temelde yönetilecek bağımsız bir Filistin devleti kurulmasını istiyordu.” (142-3)

Siyonist hareket doğal olarak yeni plana olumsuz yaklaşırken ve İstiklal’in seküler milliyetçilerini de içinde barındıran Arap Yüksek Komitesi (Filistin isyanının önderi) üyelerinin çoğunluğu da planı uygun bulurken, Emin el-Hüseynî’nin nüfuzu komitenin bu planı reddetmesine yol açtı. Esasen bu yapılan, Filistinlilerin çok sayıda kurban vererek yürüttükleri bir mücadele zaferinin bir kenara atılmasıydı.

Sonrasında Müftü, II. Dünya Savaşı’nda bir radyo yayınında Araplardan mağlup taraf olan Mihver güçlerini desteklemelerini istedi. Bu çağrının kayda değer bir etkisi olmamıştı lakin Siyonist harekete büyük bir propaganda kozu ve Leon Uris’e şöhret kazandırmıştı, günümüze kadar da kazandırmaya devam etmektedir.

Tarihçi Peter Novick’in işaret ettiği çarpıcı gerçeğe göre, İsrail’deki Soykırım müzesi Yad Vashem’in hazırladığı toplu Soykırım Ansiklopedisi’nde yer alan müftü hakkındaki madde Goebbels ve Goring hakkında yazılan makalelerin iki katından daha uzun, Himmler ve Heydrich hakkında yazılan makalelerin toplamından daha uzun, Eichmann hakkındaki makaleden daha uzun ve Hitler maddesinden uzunluk olarak çok az kısaydı.” (Achcar tarafından alıntılanmıştır, 165)

Achcar ayrıca 1943 yılına kadar Hüseynî’nin Heinrich Himmler’le şahsen yaptığı görüşmeler neticesinde soykırımdan haberdar olduğunu belirtir. Hüseynî, Nazilere faydasız tavsiyelerde bulunmaya devam etmiş ancak bu tavsiyeler göz ardı edilmişti (bunlar, gelecekte İsrail başbakanı olacak Yitzhak Shamir’in önderliğini yaptığı “Millî Askerî Örgüt” isimli faşist Siyonist kolun Nazilere yaptığı gizli çağrılardı güya.)

Yitik Seçenekler

Hüseynî 1974 yılında vefat edene dek, dünya Yahudi komplosu hakkında onun uydurduğu saçmalıkları sürdürdü. Achcar, Hüseynî’nin gerçek vasiyetini şöyle özetlemiştir:

“Hüseyni’nin son derece kötü önderliğinde alınan mağlubiyetlerle birlikte devam eden çatışmanın 1945 sonrası geldiği aşamada, Filistinliler için, şayet Nakba felaketinden kurtulmayı hâlen istiyor idilerse, tek çıkar yol bu onursuz kişinin siyasî nüfuzunu ilk ve son kez sarsmak ve, bizim de daha önce önerdiğimiz gibi, Arap hükûmetlerinin 1946 yılında oluşturduğu program temelinde kurulacak iki-uluslu devletin Yahudi tarafıyla uzlaşmaya çalışmak olacaktı. Ancak izlenen rota böyle olmamıştı: Hüseyni’nin kötücül gölgesi, Yahudiler’e duyduğu kin, düşmanlarının başına körü körüne lanet yağdıran tavrı, Filistin hareketi fiyaskoyla sonuçlanana dek harekette önemli bir yer tutmuştu.” (161)

İsrailli tarihçi Simha Flapan’ın belirttiği gibi Siyonist liderler bu fırsatı kendi lehlerinde nasıl kullanacaklarını elbette biliyorlardı: Hüseyni’nin nüfuzunun azalmasına ve birçok Filistinli önder ve örgütün Hüseyni’yi reddetmesine rağmen “Ben-Gurion’un bir Filistin devleti kurulmasına karşı etkili şekilde karşı gelmesi, müftünün kanlı politikasına karşı ortaya konan dirence zarar veriyordu.” (Achcar tarafından alıntılanmıştır, 161)

Arap dünyasında ilerlemeci ve devrimci seçeneklerin önünün kapanması muhakkak üzücü. “Liberal Batıcılar” (yazarın babası Joseph Achcar da onlardan biriydi) ve “Marksistler” hakkındaki önceki bölümlerde Achcar bir zamanlar etkili olmuş bu akımların izini sürüyor.

“Tüm olanlar göz önüne alındığında, Filistinli liberallerin tavrı dünyada Nazizm’e karşı muhalefetin en dikkat çekici ve övülmeye değer biçimi olarak görülmelidir,” nitekim onlar “iki düşmanlarının da düşmanına” (Siyonist saldırı ve İngiliz sömürge gücüne) karşı koymuşlardı.

Liberallerin mücadelesinde “Seküler ve dinî olmak üzere her iki liberal değerin, kendileri için mücadele eden milletlerin Filistin adaletini tesis etmelerini sağlayacağı ümidiyle (ya da dileğiyle), bu değerleri diğer tüm kaygıların üstünde tutan bir etik hiyerarşi” savunulmuştu. (45)

Bu ümidin II. Dünya Savaşı sonrasında Batılı demokrasilerce kırılması, bölgeyi şekillendiren en kötü ihanetlerden ve de elbette en yıkıcılarından biri olmuştu. Bunun ardından Batı, Suudi Kraliyet Ailesi’nden Saddam Hüseyin’e ve Hüsnü Mübarek’e kadar Arap hanedanlarını ve başkanlıkçı diktatörleri desteklemişti.

Arap dünyasındaki Marksistler, Yahudi karşıtlığına ve Siyonizm’e karşı muhalefetin yanı sıra Faşizm’in tesirleriyle savaşta da büyük ve haysiyetli bir rol oynamışlardı. Komünizm’in tarihinden haberdar olanların çok iyi bildiği Stalinist politikanın sürpriz değişiklikleri göz önüne alındığında, Marksistler’in Moskova’ya bağlılıkları kendilerini çoğu kez çelişkili konuma düşürmüştü.

Nihayetinde, “1947 yılında Moskova’nın Filistin meselesine ilişkin fikrini değiştirerek, İsrail devletinin kurulması ve bu devletin Arap ordularıyla ilk savaşında yardımcı olmak için politik ve askeri (Çekoslavakya’nın gönderdiği silahlarla) destek sağlayacağını duyurması Arap Komünistlerin ilerlemesini birden keserek Arap kamuoyunda uzunca bir süre yalnız kalmalarına neden oldu.” (63)

Arap solundaki boşluk, emperyalizmle aralarına kendi duvarlarını ören ancak sol görüşü ve bağımsız işçi sınıfını inanılmaz bir şekilde baskılayan milliyetçi güçlerce dolduruldu -Mısır’da Nasırcılık, Suriye ve Irak’ta Baas-. Bu güçler Siyonizm’le mücadelelerinde ise başarısız olacaktı.

Nakba’nın Gölgesinde

“The Time of the Nakba” başlıklı ikinci bölümde Achcar; Nasırcılık, FKÖ (Filistin Kurtuluş Örgütü) ve İslamî direnişin etkisinin son zamanlarda arttığı dönemlerde Arapların Yahudiler ve Nazi soykırımına bakış açılarını irdeliyor. “Damgalar ve Damgalama” hakkında yazdığı bölümde Achcar, “tartışmasız bir Siyonist kartı” ve dinî Siyonizm’de köklü aile bağları bulunan Avraham Burg’un son zamanlardaki bir yazısında Şoah hatırasının İsrail devletinin kurulması uğruna “alelade ve bayağı politikaların malzemesi hâline getirilmesine” tepki gösterdiğini aktarır. Achcar, Burg’un Filistin trajedisini tanımasını Edward Said’in, kendi tabiriyle, “korku ve dehşet içindeki bir kişiyi Yahudilerin etrafını saran özel trajediye teslim etme” ihtiyacının farkına varmasının yanına koyar.” (291, 292, 293)

Bu tarz ifadeler Norman Finkelstein’ın “Soykırım Endüstrisi”nin Siyonist satıcılarının akıl almaz, aşağılık ifadeleriyle bir yandan tam bir tezat oluştururken
“Politik düşünce ve söylemimize girmeye çalışan ürpertici ve kirli bir Yahudi karşıtlığı ve ikiyüzlü bir dürüstlük Yahudilerin hiç acı çekmediklerini ve soykırımın Siyon Büyükleri tarafından hazırlanan şaşırtmalı bir plan olmasının çok ama çok fazla para getiren bir plan olduğunu.”

Yaşanan üzücü olaylardan biri de eski Fransız Komünist’in soykırım inkârcısı Roger Garaudy’ye dönüşmesi oldu. Bunu “bir musibet” olarak niteleyen Achcar, şöyle devam etti: “Soykırım inkârından daha da kemikleşmiş bir sorunun habercisi: yani, eğitim sistemindeki kötüleşme, entelektüel özgürlüklerdeki kısıtlamalar, … ve halkın tamamının televizyonla aptallaştırılması gibi nedenlerle Arap ülkelerinde onlarca yıldır kendini belli eden entelektüel gerileme.” (260) Belki bu son cümle, Tunus ve Mısır’da yaşanan karmaşanın yayımlanmasında al-Jazeera’nın rolünün yeniden gözden geçirilmesini gündeme getirebilir.

İsrailli yorumcuların büyük bir çoğunluğu benzer bir gerilemenin İsrail’in Yahudi toplumunda da görüldüğünü belirtiyor. Bu gerilemeye neden olarak 1967 İşgali sonrası yaşanan ahlaki çöküş, aşırı Ortodoks grupların artan gücü, Rus göçmenlerin anti-demokratik ırkçı politikaları, İsrail’in ekonomik neoliberal dönüşümüyle oldukça eşitliksiz bir toplum yaratarak Yahudileri ve Arapları yoksullaştırması gösteriliyor.

Modern Avrupa medeniyetinin göbeğindeki Nazi soykırımı bizzat gelmiş geçmiş en korkunç çöküşün ürünüydü. Hiçbir toplum içindeki o korkunç potansiyelden uzaklaşabilmiş değildir. Temiz bir geleceği kimse garanti edemez, bunun için devamlı mücadele gerekir.

Achcar’ın 1948 sonrası dönemi ayrıntıları ve ayrımlarıyla anlattığı yazıyı özetlemeye çalışmadan, şöyle bir genelleme yapmak mümkün: Filistin’e özgürlük mücadelelerine büyük kitlesel katılım sağlanırken ve gerçek çözüm ihtimali dâhilî ve haricî politik duruma göre şekillenirken, “karşılıklı tanıma”ya hatta karşılıklı dayanışmaya yönelik dürtüler gündeme geliyor.

Biz burada insanların aralarındaki ilişkilerden bahsediyoruz, diplomatlar veya siyasî elitlerin değil. Böylesi anlarda, Arap tarafındaki soykırım inkârcılığı ve Yahudi tarafındaki “Araplar bizden nefret ediyor.” söylemi yok oluyor.

İnsancıl bir Geleceğe Doğru

Ne acıdır ki, ufukta hiçbir çözümün (“iki devletli”, “tek devletli” ya da vahşet ve ayrımcılığın olmadığı herhangi bir başka çözümün) gözükmediği ve Filistin ve müttefiklerinin Barack Obama’ya bağladıkları ümidin toz olup uçtuğu böylesi anlarda siyasî ve dini bir tepkinin hortladığı görülebilmektedir. Bundan faydalananlarsa baskıcılardan başkaları değildir.

2009’un başlarında Gazze’de İsrail’in yaptığı katliamdan kısa bir süre sonra, Kahire’deki el-Ezher Camisindeki Cuma namazı hakkında New York Times’ta dikkate değer bir yazı yayımlandı. Her zamanki gibi Mısırlı yetkililerce incelenip onaylanan vaazda Yahudiler, domuz ve maymun soyundan gelenler, Kudüs’ü ve diğer kutsal mekânları yağmalayanlar olarak nitelenerek camidekiler tahrik ediliyordu.

Sonrasında polis caminin kapısına dikilmiş ve “namaz sona erdi, evlere dağılın!” şeklinde bir anons yaptı. Herkes dağılmıştı eve, mesaj açıktı çünkü. İstediğiniz tüm Yahudi karşıtı nefret söylemlerini her Cuma dinleyebilirdiniz ancak Mısır rejiminin Gazze’ye açılan Refah kapısını açması için sokağa çıktığınızda kafanıza bir darbe yiyebilirdiniz.

Belki bugün Tunus’ta ve Mısır’da başlayan demokratik devrim, Gilbert Achcar’ın üzüntüyle bahsettiği siyasî, toplumsal ve entelektüel çöküşle biriken zehrin temizlenmesini sağlayabilir. Bu olaylar Arapları ve Soykırımı, hem Arap hem de Yahudi tarafındaki tarih ve ideolojinin karmaşık bağlarıyla bir kez daha yüzleştiriyor. Achcar şöyle bir çıkarımda bulunuyor:

“Geçmişle görülen hesaplar kapanmadıkça ve bunlardan ders alınmadıkça huzurlu bir gelecek hayali kurmak mümkün değil. Fakat Araplarla Yahudiler arasında ortak bir anlayış geliştirmeye çalışanların emeklerinin meyve vermesi için şiddetin son bulması gerekiyor. Ancak o zaman ilhamını Aydınlanmanın evrensel mirasından alan politik akımlar geri gelebilir. …”

 

Yazar: David Finkel

Çevirmen: Rüstem Sayar

Kaynak: https://www.solidarity-us.org/node/3191

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları