Aydaki Ayetullah: İslamcı İran’da Sınıf Mücadelesi ve Dinamikleri Üzerine

1979 İran Devrimi, 20. yüzyılın en büyük demokratik olaylarından birisiydi. Yalnızca sayılar bakımından bile nüfusun %10’unun da rol oynamasıyla gerçekleşen, çağdaş tarihin en büyük devrimlerinden biriydi. 2500 yıla yakın süren monarşik kurallara son vermiş ve devrimci bir demokratik cumhuriyet kurulmasını vaat etmişti. Ancak acımasız baskısı ile sonradan gelen teokratik karşı devrim, İranlılar da dahil birçok kişiyi şaşırtmaya devam ediyor. Bu şaşırtmacanın çoğu kasıtlıdır; teokratik rejim ve Amerikan emperyalist dış politika direktörleri, meşruluğunu devrimin kökenlerinin ve Tahran rejiminin mahiyetinin perdelenmesinden türetiyorlar. Rejimin teokratik özelliğine fazlasıyla odaklananlar, rejimin gizlemeyi hedeflediği şeyi anlayamıyorlar: İran burjuvazisinin vahşice sömürücü yönetimi. Bununla birlikte, solda sınıf indirgemeciliğinin lehinde teokratik unsuru reddedenler de büyük resmi göremeyenler arasında. İran burjuvazisi teokrasiyi bir heves uğruna seçmedi; İslam rejiminin kurulması İran’ın 20. yüzyıl politik ve ekonomik gelişiminin sonucuydu. Aşağıdaki kısım ise İran burjuvazisinin çağdaş iç bölünmeleri ile birlikte nasıl bu noktaya geldiğini ve bunların ülkedeki devrimci solun geleceği için ne anlama geldiğini açıklar nitelikte.

1906 Fars Anayasal Devrimi, 20. yüzyılın ilk büyük devrimlerinden birisiydi. O zamanlar, İran burjuvazisi zayıf, ülkenin kent merkezlerine yoğunlaşmış ve İran’ın petrol zenginliğini kontrol edip eşit olmayan ekonomik anlaşmalardan faydalanan İngiliz İmparatorluğu’na aşırı derecede bağımlıydı. Ülkenin çoğunluğu yıkıcı bir aristokrasiyi destekleyen, yolsuzluk ve yoksullukla dolaşan yıkıcı bir feodal yönetim altında kalmıştı. Bu süreç içerisinde, Avrupa’dan ilham alarak anayasal ve demokratik bir devlet kurmayı ve ekonomi üzerindeki yabancı kontrolünü serbest bırakmayı amaçlayan ilkel ve milliyetçi burjuvazi tarafından ilk politik partiler ve topluluklar kuruldu. İngiltere Büyükelçiliği’nin bahçelerinde 12.000’den fazla devrimcinin kamp kurmasının ardından  Mozaffar ad-Din Shah Qajar, bir parlamentonun seçilmesine izin vermeyi kabul etti. Evrensel olarak oy kullanma hakkı ile seçilen bu parlamento, kendisini bir kurucu meclis olarak ilan etmiş ve bir anayasayı yürürlüğe sokmuştu. Fakat ertesi yıl Şah’ın ölümü, Rus ordusu tarafından 1908’de parlamentonun bombalanmasıyla sonuçlanan, İngiliz ve Rus desteğiyle soylu kesim tarafından gerçekleşen bir karşı devrime yol açtı. 1909’da devrimciler Tahran’ı tekrar ele geçirdi ve anayasayı yeniden düzenledi.

Bu ilk demokratik dönem, kronik istikrarsızlık ve ulusal burjuvazinin zafiyeti yüzünden zayıf düşmüştü. İran, İngiliz emperyalizminin ve iş birlikçi burjuvazinin ayakları altında kalmıştı. 1906 devriminin gazisi Mirza Kuchik Han, 1914 yılında Gilan eyaletinde monarşiyi tamamen devirmeyi, laik ve demokratik bir cumhuriyet kurulmasını amaçlayan yeni bir ayaklanma başlattı. Sovyetlerin desteğiyle 1920’de Pers Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni kurdu. Ancak Han’ın daha radikal reformlarda bulunmayı reddetmesi, kendi partisi ve Pers Komünist Partisi arasında bölünmeye yol açtı. Buna rağmen devrimciler Tahran’da yürüyüşe devam etmeye ve kurallarını kuvvetlendirmeye hazırdılar.

Reza Pehlevi’nin yönetimine geçmeden önce, burada bu erken devrimci hareketlerin zayıflığını belirlemek önemli. Bunlar büyük çaplı devrimci hareketler değildi. Daha önce de belirtildiği gibi İran hâlâ ağırlıklı olarak feodal bir toplumdu. Burjuva demokratik devriminin, böyle küçük ve parçalanmış bir burjuvazinin bulunduğu bir toplumda tamamlanması neredeyse imkansız haldeydi. Sosyalist devrim için ihtiyaç duyulan sınıf olan proletarya ise daha da az olarak varlığını sürdürüyordu. Dahası İran, tabakalandırılmış bir köylülükle çok da merkezi olmayan bir devletti ve bu cephedeki herhangi bir birlikteliğin sağlanabilmesi çok zordu.

Sosyalist bir İran fikrinden korkan İngilizler, İran Kazasova Tugayı’nın lideri Rıza Pehlevi’yi bir darbe yapmaya, parlamentoyu onu başbakan yapması için zorlamaya ve isyanı ortadan kaldırmaya ikna etti. İçten bölünmelerini aşamadığı için Cumhuriyet kuvvetleri ezildi. Başlangıçta, Mustafa Kemal Atatürk’ten esinlenen Pehlevi, kendi cumhuriyetini kurmayı planlamıştı. Sosyalist partinin Pehlevi’nin cumhuriyetçi programını desteklemesi ile birlikte, Sosyalist Parti ve Revival Partisi arasındaki koalisyon 1923 seçimlerini kazandı. Fakat her nasılsa din adamları ve İngilizler, onu cumhuriyet için yaptığı planlardan vazgeçmeye ve kendini Şah olarak taçlandırması yolunda ikna etti. Gerçek şu ki, Rıza Pehlevi politik bir hileydi: İş birlikçi burjuvazinin devam eden egemenliğinin yeni yüzü. Destekçilerinin ona sağlayabildikleri dışında ne bir rehberlik programı ne de bir ideolojisi vardı. Kendisini başlangıçta destekleyen Sosyalist parti, muhalif konuma ilerledi ve kendini onun yeni kurduğu polis devleti tarafından bertaraf edilmiş buldu. Rıza Pehlevi’nin kendisi faşist olmamasına rağmen, Mussolini rejiminden ilham alıyor; militarizmi, kişilik kültünü ve tek parti yönetimini savunuyordu. Kurallarının çoğu belirsiz bir modernleşme, milliyetçilik ve din karşıtı olan programa dayanıyordu. Pehlevi’nin başardığı şey, İran Devleti’nin modernizasyonu ve merkezileştirilmesi, bununla birlikte İran işçi sınıfının ortaya çıkmasıydı. Ancak bu merkezileşme, aynı zamanda İran milliyetçiliği kılığı altında yoğunlaşmış Kürt, Azeri ve Arap gibi azınlıklar üzerindeki devlet baskısını ve bir etnik çatışmayı da körükledi. Onun bu agresif ruhbaniyet karşıtlığı, toprak ağaları ve feodal kalıntıların saldırısı altında acı çeken, kendini yeni doğmaya başlamış bir köktendinciliğe duyarlı bulan muhafazakar ve dindar köylüleri yabancılaştırmaya da sebep oldu. Ayrıca, ulusal burjuvazi sayılarını ve gücünü artırmaya başlarken, iş birlikçi burjuvazi kontrol altında kaldı.

1930’larda Pehlevi, rejimini giderek Nazi Almanyası’yla müttefikleştirdi ve ülkede bir Alman siyasi ve ekonomik varlığı yetiştirildi. İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle birlikte Pehlevi tarafsız kaldı ancak Nazi Almanyası ile dostça ilişkilere devam etti. İngiltere ve Sovyetler Birliği, bu ilişkiyi endişeyle inceledi; İran’ın petrol sahaları ve müttefik tedarik hatları risk altındaydı. Alman vatandaşlarını İran’dan çıkarmak bahanesiyle İngiltere ve Sovyetler Birliği İran’ı işgal etti ve Rıza Şah’ı tahttan indirdi. Oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’yi tahta geçirttiler ve anayasal demokrasiyi görünüşte restore ettiler. 1940’ların ve 1950’lerin başlarına, ulusal ve komprador burjuvazi arasındaki artan mücadele ve komünist Tudeh Partisi’nin yükselişi damgasını vurdu. Ulusal ve komprador burjuvazi arasındaki çatışma, İngiliz yanlısı başbakan ile bağımsız milliyetçi Muhammed Mussadık arasındaki seçim arenasında kendini gösterdi. Mussadık çevresinde, nihayetinde ulusal burjuvazinin siyasi partisi olan Ulusal Cephe olarak bilinecek bir koalisyon toplandı; bunun başlangıcı, burjuva demokratik güçlerinin iş birlikçi burjuvazinin yaptığı oy pusulaları ve seçim yolsuzluklarına karşı birleştirilmesi ile damgasını vurdu. Bu arada Tudeh, kentsel işçiler arasında kök salmaya başlamıştı ve parlamento temsilciliği elde etmek için mücadele ederken, işçi sınıfını etkili bir şekilde seferber edebilmişti. Tudeh, kadın haklarının güçlü bir savunucusu idi; evrensel oy hakkı, artan sosyal haklar ve ücretli annelik izni için baskıda bulunuyordu. Buna ek olarak askeri subayları da içeren silahlı kolu Tudeh Partisi Askeri Teşkilatı, yönetici sınıflara korku saldı, 1949’da Muhammed Reza Pehlevi’yi öldürmeye teşebbüs ettikten sonra yasaklandı ve üyelerine karşı yaygın bir darbe başlatıldı. Yasağı olmasına rağmen, Tudeh dönemin İran toplumunda etkili bir güç olmaya devam etti. Yine de, Tudeh kendisinin tutarlı ve etkili bir program süremediğini düşünüyordu. Birliğinin öncelikli amacı cumhuriyetin kurulmasıydı ancak bu öncelik, aşırı tutuculara hitaben yapılması da dahil olmak üzere liberal bir halk cephesi stratejisi ile daha militan bir devrimci strateji arasında yalpalıyordu.

1952’de Ulusal Cephe’nin seçimleri ezici bir oy üstünlüğü ile kazanmasıyla birlikte ulusal burjuvazi güce yükselmişti. Ulusal Cephe, başbakan olarak Mussadık’ı atadı ve yeni bir demokrasi ve refah dönemi başlatılmış gibi görünüyordu. Hindistan’da Nehry ve Mısır’daki çağdaşları gibi Mussadık, güçlü bir sosyal demokratik ekonomi, laiklik ve antiemperyalizmden yana güçlü bir milliyetçiydi. Onun tanımlayıcı politikası ve onu nihai olarak emperyalizm güçleriyle doğrudan çatışmaya iten politikası, İran’ın petrol endüstrisini kamulaştırmasıydı. Üçüncü dünya çapında yükselen diğer milliyetçilerden farklı olarak Mussadık, sağlam bir temelden gelecek desteği asla elde edemedi. İş birlikçi burjuvazi, kraliyet ve askeri tesislerin çoğunun yaptığı gibi ona kızmıştı. Mussadık, parlamentoyu toprak reformunu gerçekleştirmek, monarşinin gücünü kısıtlamak ve seçilen hükûmetin kontrolü altındaki orduya getirmek için acil durum yetkileri vermeye ikna edebilmiş olsa da hem isteksiz hem de monarşiyi ve iş birlikçi burjuvaziyi ortadan kaldıramayacak durumdaydı. İhtiyaç duyulan şey, 1906’da başlayan ulusal demokratik devrimin doruk noktasıydı ve bunu gerçekleştirmede kilit oyunculardan biri Tudeh’ti. Gelin, görün ki Tudeh, Mussadık’ın lehinde veya aleyhinde sağlam bir tutum sergilemedi; bazen onu emperyalizmin bir ajanı olarak kınar ve bazen de ona çok önemli destek verirdi. Silahlı kolları, Mussadık’a karşı girişilen bir askeri darbeyi bastırmasına rağmen, Mussadık sonunda Şah’ı devirmesini ve demokratik bir cumhuriyet ilan etmesini isteyen bir TPMO (Tudeh Partisi Askeri Organizasyonu) mitingini zorla durdurdu. Buna cevap olarak Tudeh, TPMO’yu feshetti; ertesi gün Mussadık, İngiliz ve CIA destekli bir darbeyle devrildi. Şah’ın iktidara gelmesiyle birlikte, ulusal demokratik burjuvazi ve Tudeh tamamen baskı altında kaldı ve İran, Birleşik Devletler’in bir vasalı, Soğuk Savaş’ın Amerikan emperyalizminin piyonu haline geldi. Mussadık ve Tudeh’in bahtsızlıklarının sebebi, her ikisinin de demokratik devrimin tamamlanmasını sağlamak için gerekli olan belirleyici adımları atamamış olmasıydı. Tudeh tek başına İran’da iktidarı ele geçirmek ve sosyalizm kurmak için yeterince güçlü değildi ancak aynı zamanda İran’ın programının bir parçası bile değildi. Tudeh, “Stalinci” iki aşamalı devrim anlayışına sadık kaldı ve bu nedenle, demokratik reform taleplerini sosyalist devrimin nihai hedefine taşıyabilecek bir program yaratamadı. Buna ek olarak, demokratik devrim tamamen sağlamlaşıncaya kadar ona tüm desteğini vermesini gerekirken, Mussadık’ı kınadı. Öte yandan Mussadık, daha önce de belirtildiği gibi, parlamento prosedürünün ve liberal demokrasinin formalitelerinin çok üzerinde kaldı. Arkasında İran halkının kitlesel desteği ve ordunun önemli kesimleri vardı; devrimi tamamlamak için acil durum güçlerini 1906 anayasasını askıya almak, parlamentoyu dağıtmak, monarşiyi devirmek ve bir cumhuriyet kurmak için kullanmış olması gerekirdi. Sadık demokrat olan Mussadık’ın demokrasiyi savunmak için en azından geçici olarak bir diktatör olması gerekti ama o bunu yapmadı. İran politikasının bu dönemini tanımlayan şey, devrimci ve demokratik güçler açısından kararlılığın eksikliği idi; tepki kuvvetleri bu iç çatışmaları ele geçirmeyi ve düşmanların atmakta isteksiz oldukları adımları atmayı başarmıştı. Mussadık’ın tahttan indirilmesini takip eden Şah diktatörlüğü, 20. yüzyılın en yolsuz, beceriksiz ve acımasızca bastırılmasından biriydi. Tamamen ABD ve CIA’e bağlı olan Şah, İran halkına aşağılama dolu gözlerle baktı. Kendisini modernist ve milliyetçi olarak göstermeye çalışsa da halk buna kanmamıştı. 1961’deki bu çelişkiyle karşı karşıya geldiğinde “Ne zaman İranlılar İsveçliler gibi öğrenirse, ben de o zaman İsveç’in kralı gibi davranacağım.” dedi. 1976’da, Uluslararası Af Örgütü Şah döneminin İran’ı hakkında “Dünyadaki en yüksek ölüm cezası oranı, geçerli bir sivil mahkeme sisteminin akıl almaz bir işkence mazisi. İnsan hakları konusunda dünyada hiçbir ülke İran’ınki kadar berbat bir rekora sahip değil.’’ demiştir. Büyük bir modernleşme planı olan “Beyaz Devrim” tam bir felaketti, eski feodal toprak ağalarının gücünü kırarak köylüler arasında yeni bir temel atmaya çalışarak kapsamlı arazi reformunu yürürlüğe koydu. Ancak bu arazi reformu ona destek kazandırmak yerine kendilerine bir geçim kaynağı bulamayan yoksul bir kitle ve başıboş dolanan işçilerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Aşırı dindar ve muhafazakâr olan bu köylüler, dini kuruluşlara yapılan saldırılara git gide içerlemeye ve gittikçe radikalleşmeye başladılar; yozlaşmış ve çökmüş olan iş birlikçi burjuvazinin nefsinden nefret ediyorlardı. Sınıf bilincinin eksikliği ve içinde bulundukları umutsuz durumu kavramada sorun yaşayan bu köylüler, sefaletlerinden sorumlu olduğunu düşündükleri laik kuruluşa karşı adalet için susamış, dini tutuculuk alevine çekilmeye devam ettiler.

Şah’ın rejimine karşı muhalefet hareketleri eski Ulusal Cephe’den, Liberal İslamcı Özgürlük Partisi’nden, yeraltında faaliyet gösteren Tudeh’e kadar çeşitlilik gösteriyordu. Ancak şunu söyleyebiliriz ki, gelecek yıllarda devrimi etkileyecek olan yeni güçler 1960’lı yıllarda ortaya çıkmaya başladı. Bunlardan ilki Şah rejimine karşı gerilla savaşı başlatan Fedai Örgütü (Iranian People’s Fedai) idi. Marksist devrimci Bijan Cazani tarafından yönetilen Fedai hareketi, Musaddık ile müttefik olmadığı için Tudeh’e ve Tudeh’in can çekişen politikalarına karşı bir siyaset izleme yolunu seçti. Fedai hareketi, kurtuluşu İran halkını aktifleştirmede gördü ve halkı ayaklandırmak maksadıyla güvenlik güçlerine, askeri hedeflere silahlı saldırılar düzenlemeye başladı. Şunu da belirtmemiz gerekir ki Fedai, Tudeh’in pasif olan hayatta kalma ve reformizm politikasına karşı bir tavır takındı, açıkça sosyalist bir devrim ve bir işçi demokrasisinin kurulması çağrısı yaptı. Bu yıllarda ortaya çıkan ikinci muhalif güç ise Mesud Rajavi önderliğinde kurulan İran Halk Mücahitleri (People’s Mujahedin of Iran) hareketi idi. Ali Şeriati’nin fikirlerinden oldukça etkilenen bu grup, İslami sosyalizm ve demokratik devrimi talep etmektelerdi. Mujahedin hareketi, rejime karşı gerilla ve propaganda savaşında Fedai ile ittifak yapmaya başladı. Bununla birlikte Mujahedin hareketi kısa zamanda kendi arasında iki farklı gruba ayrılacaktı. Bu gruplar İslami sosyalist kanat ve daha sonra Peykar (İşçi Sınıfının Kurtuluş Mücadelesi Birliği) adlı Maoist bir organizasyona dönüşen Marksist kanat olmuştur. O dönemde yeni bir güç olarak ortaya çıkan üçüncü muhalif hareket ise Ayetullah Humeyni’nin hareketi idi. Humeyni’nin demokrat bir kimlikten tiranlığa evrildiği iddiasının aksine, kendisinin teokratik hırslarını ve isteklerini hiçbir zaman gizleyemediğinden söz edilir. Humeyni’ye göre Şah’ın en büyük günahları batılılaşma ve laiklik idi. Beyaz Devrim’in kilit noktalarından biri gayrimüslimlerin kamu görevini üstlenmesine izin verilmesiydi. Humeyni, bunu İslama bir saldırı olarak yorumladı ve Şah’ı açıkça kınadığını duyurdu. Tutuklandıktan sonra ona destek olmak isteyen insanlar çeşitli ayaklanmalar başlattılar. Paris’e sürgüne gönderilen Humeyni, burada da halkı Şah’a karşı kışkırtmaya devam etti. Bu kışkırtıcı söylemlerde etki alanını genişletmek için solculara ve liberallere de atıfta bulunmaktan geri durmadı. Onların da desteğini kazanmaya çabaladığını ekleyebiliriz.

İran Devimi’nin komprador burjuvaziyi çökerttiğini söyleyebiliriz. Şah’ın devrilmesi sürecinde ve sonrasında kurulan devrimci işçi konseylerinin burada payının yüksek olduğu bilinen bir gerçektir. O dönemde İran, sanki ikili bir güç dengesi durumuna ve sosyalist bir devrime doğru ilerliyor gibi görünüyordu. Ancak İran Ekimi’nin gerçekleşmesi pek olası bir durum olarak görülmüyordu. Humeyni, Paris dönüşünde kendisinin usta bir siyasi manipülatör olduğunu kanıtladı. Anti-emperyalist ve anti-kapitalist fikirleri Tudeh ve Fedai hareketi dahil olmak üzere sol kanattan yoğun bir destek aldı diyebiliriz. Mücahitler, Peykar ve Kürt komünist partileri İslami Cumhuriyet’e karşı çıksalar da solda birliğin olmaması bu grupları yenilgiye mahkum etti. Başlangıçta Humeyni liberal demokrasinin temel normlarına saygı duyuyor, serbest ve adil parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin 1980 yılında yapılmasının önünü açıyordu. Bu seçimlerde İslami Cumhuriyet Partisi (Islamic Republican Party) parlamentoda çoğunluğu elde ettiyse de önemli bir muhalefet ile karşı karşıyaydı. Buna ek olarak Cumhurbaşkanı Abdülhasan Benisadr, usta bir insan hakları aktivisti ve demokrattı; ayrıca Humeyni’nin dindar cumhuriyet eğilimlerine de karşıydı. Bu şekilde savaş hatları ileri düzeyde bir çatışma için hazırlanmış bulunmaktaydı.

Komprador modernist burjuvazi çökmüş ve devrimci durumun akışı ile birlikte ulusal burjuvazi, kendini egemenliğini kaybetmiş bir vaziyette bulmuştur. Eğer sol parçalanmasaydı, yeniden birleşip devrimi nihayete erdirmesi kuvvetle muhtemeldi denebilir. Bu nedenledir ki, burjuvazi Humeyni ile iş birliğine gitme yolunu seçmiştir. Gerçek bir demokratik sisteme doğru herhangi bir hareket, devrimci kolların güçleri için bir zaferle sonuçlanacaktı. Klasik Bonapartist tarzda Humeyni, kendini sınıf çıkarlarının üzerinde ve kutsal bir yönetimin temsilcisi ilan etti. Humeyni usta bir politikacı ve propagandacıydı. Örneğin, o dönemde İslami Cumhuriyet Partisi’nin bastırdığı afişlerden birinde “İslam, işçilerin tek destekçisidir.” yazmaktaydı ve yoğun katılımlı 1 Mayıs mitingleri düzenlenmekteydi. Diğer klasik tepki havuzu olan lümpen proletaryası da Humeyni’yi desteklemek için harekete geçti, servet ve güç için istekli olan Devrim Muhafızları’nın çekirdeğini oluşturdular. Bu şekilde muhafazakar köylüler nihayet intikam almış oldu. Devrim bir kent ilişkisi olsaydı, karşı devrim kırsal bir devrimdi. Okuryazar olmayan, sınıf bilincinden yoksun bu umutsuz köylüler, Humeyni’de yeryüzünde ilahi adalet sağlayacak kurtarıcılarını gördüler. Hatta işi abartan hayranlarının Humeyni’yi ayda silüeti olan kutsal bir figür olarak gördüklerini söyleyebiliriz. Humeyni 1981 yılında gerçekleştirdiği darbeyle Cumhurbaşkanı Benisadr’ı devirip İslami Cumhuriyet Partisi dışında tüm partileri kapattığında, sol bu tepki koalisyonu tarafından yıkılmış oldu. Fakat burjuvazi molla müdahalecileri aracılığıyla orada durmadı.

İran’ın Irak tarafından işgali hem bir dikkat toplama hem de bir dikkat dağıtma noktası olmuştur. Rejim, gücünü devam ettirebilmek adına Saddam Hüseyin’in barış teklifini reddetti ve savaş 1980’lerin neredeyse tamamına yayılmış oldu. Rejimin İran halkına karşı işlediği en büyük suçlardan biri yoksul ve işçi sınıfı ailelerinden gelen küçük yaştaki çocukların cephe hattına gönderilmesi ve yoğun olarak istismar edilmesi oldu. “Cennete giden anahtarlar” giyen on iki yaşındaki çocuklar savaşa gönderildi veya mayın tarayıcı olarak kullanıldı. Savaşa yüz bin kadar çocuğun katıldığı ve ölümlerin, toplam kayıpların yaklaşık yüzde üçlük dilimini oluşturduğu tahmin ediliyor. Buna bir sınıf soykırımı dışında başka ne denebilir? Egemen sınıf, egemenliğini güvence altına almak için toplumun en savunmasız ve hatta en değerli üyelerini feda etmek de dahil olmak üzere barbarca yöntemlere başvurabilir.

Karşı devrimin en meşhur yönlerinden biri de kadının toplumdaki rolünün ve statüsünün azaltılması ve alçaltılması olmuştur. İranlı kadınlar devrimde kilit rol oynamış ve sol, kadın özgürlüğünü kuvvetli bir şekilde desteklemiştir. Egemen sınıf, yeniden üretim araçları üzerindeki kontrolü yeniden sağlamak için böyle bir yola başvurmuş, kadının toplumsal haklarını çiğnemiş ve kadını tabiri caizse eve hapsetmiştir. Son zamanlarda Ruhani Lider Ali Hamaney, toplumsal cinsiyet eşitliğini İslam’ı baltalamak için batılı ve siyonist bir komplo olarak gördüğünü ve kınadığını ifade eden bir demeç verdi. Bu demeçle birlikte Hamaney ve  aslında kadınların bastırılmasının arkasındaki gerçek motivasyonları da ağzından kaçırmış oldu: Ev hanımları ve anneler olarak rollerinin devam etmesini sağlamak. Kapitalistlerin gözünde kadınlar yeni işçiler üreten makinelerden başka bir şey değildir. İranlı kadınlara uygulanan seyahat, istihdam ve eğitimle ilgili kısıtlamalar kadınlara yönelik herhangi bir kısıtlama ve baskının geldiği noktadan gelmektedir; onların yeniden üretim istismarının devamını sağlamak. Emperyalist insan hakları aktivistleri şu noktayı gözden kaçırıyorlar ki, emperyalizm kadınları ve kadın haklarını yalnızca kendi hedeflerine uygun gördüklerinde desteklemektedir.

İslamcılık etnik azınlıkların, özellikle Kürtler ve Arapların, baskı altına alınması için de kullanılmıştır. İran Kürdistanı uzun süreden beri İran’da devrimci sosyalizmin merkezlerinden biridir ve İslami Devrim sonrasında İslam Cumhuriyeti’ne karşı silahlı direnişin gerçekleştirildiği ana alanlardan da biridir aynı zamanda. Bugüne kadar devam eden bir solcu ayaklanma, bahsi geçen bu topraklarda devam etmektedir. Huzistan değinilmesi gereken bir diğer direniş bölgesidir. Bu eyalet, İran’ın en büyük petrol üretim bölgelerinden biri olmasına rağmen gittikçe yoksullaşmakta, az gelişmiş olarak kalmaya devam etmekte olan kabile tipi yaşam tarzının sürdürüldüğü bir yerleşim bölgesi olma niteliğini sürdürmektedir. Ayrılıkçılıkla ilgili paranoyasını sürdüren rejim, Arap işçilerini, milliyetçi şovenizmin, teokrasinin ve kapitalizmin üçlü yağıltısı altında ezmektedir.

Rejimin “anti-kapitalist” ve “devrimci” söylemine rağmen, İran kapitalist bir devlet olmaya devam ediyor. İslami Cumhuriyet Partisi, 1980’lerde Başbakan Mir Hüseyin Musavi’nin “sol kanat” hizbi ile o zamanki Devlet Başkanı Hamaney’in serbest piyasacı kapitalist hizipçileri arasında kutuplaşmıştır. Irak’la savaşın sona ermesinin ertesinde burjuvazi, İran’da egemenliğini 2 şekilde pekiştirmiştir:

1) Solcuların kitlesel olarak infaz edilmesi ve etkisiz hale getirilmesi,
2) İslami Cumhuriyet Partisinin çözülmesi ve Musavi kanadının hükümetten çıkarılması.

1989’da Haşimi Rafsancani’nin başkan seçilmesi ile neoliberal ekonomi ve serbest piyasa “reformları” ortaya atıldı. Bu politikalar halefi Muhammed Hatemi tarafından da devam ettirildi. Serbest piyasayı ve neoliberal ekonomi politikalarını benimsemelerinden ötürü Batı, Rafsancani ve Hatemi’yi reformcu olarak görüyordu. İslam Cumhuriyeti’ni önceki rejimlerden ayıran şey, ulusal burjuvaziyi temsil etmesidir. İran kapitalizmi, emperyalist kapitalistlere değil; İranlı kapitalistlere fayda sağlayan bir sistemdir. Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a muhalefeti ve uyguladığı yaptırımlar aslında kapitalist emperyalizm güçlerinin gerçek arzusunun yansıması ve İran kaynakları ve ekonomisi üzerinde 1979’da kaybedilen üstünlüğün yeniden kazanılması isteğidir.

Mahmud Ahmedinejad’ın başkanlığı İslam Cumhuriyeti’nde bir dönüm noktası oluşturdu. Çünkü İslam Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ortaya çıkan ve başarısını rejime borçlu olan İran burjuvazisi kendisini iktidara getirdi. Aynı zamanda rejime kızgın olan Ahmedinejad ulema liderliği ile sık sık yüzleşti ve din adamlarının baskısına karşın seçilmiş hükümetin ve özellikle de cumhurbaşkanlığının yetkilerini artırmaya çaba gösterdi. Dönemin başkan yardımcısı Rahim Meşai de o dönem İran’da İslamcılık devrinin kapandığını kamuoyuna bildirmiştir. Ahmedinejad’ı destekleyen İran burjuvazisinin bu bölümü, din adamları tarafından yayımlanan İran’ın kültürel mirasının çöktüğü propagandasına karşı İslamcılık fikrini alt etmek için İran milliyetçiliğini de teşvik etmiştir. Ancak ulema neden 2009 seçimlerinde Musavi’ye karşı Ahmedinejad’ı destekledi? Çünkü politik vahşi doğada, kurulmasına yardımcı olduğu rejimin kuruluşundan 20 yıl sonra Musavi yeniden ortaya çıktı ve rejime karşı tavırlar takınmaya başladı. Musavi’nin 2009 yılı seçim propagandaları kapsamlı siyasi ve ekonomik reform çağrısı yapıyor ve tam siyasi demokrasinin restorasyonu, ahlak polisliği kurumunun ortadan kaldırılması, kadınlara yönelik ayrımcı yasaların ilga edilmesi, refah devletinin güçlendirilmesi de dahil olmak üzere sosyal ve demokratik ekonomi politikaları ve anayasanın kapsamlı bir revizyonu gibi önemli maddeleri içeriyordu. Elbette Musavi’nin yeni keşfettiği demokrasi ve sosyal eşitlik sevgisini tam anlamda gerçek bir ideolojik dönüşüm isteğinin göstergesi olarak değil, oportünizmin bir ifadesi olarak görmeliyiz. Ancak bu bile muhafazakâr burjuvaziyi yeterince korkuttu denebilir. 1979’dan beri İran’ın devrimci bir senaryoya girmesi en sert şekilde, İslam Cumhuriyeti’ne son verilmesi çağrısında bulunan yoğun protesto gösterileri oldu. Ahmedinejad destekçileriyle rakip olan din adamları sınıfının ittifakı uzun süreli bir ittifak olarak görülmemelidir. Tam aksine bu ittifak sol eğilimli bir hükümetin oluşmasını engellemek için oluşturulan geçici bir ittifaktı.

Hasan Ruhani’nin 2013’te seçilmesi, iktidarın İslami kapitalist kampa dönüşmesini işaret etti. Nükleer anlaşmanın sona erdirilmesi ve İran’a yapılan yabancı yatırımların açılmasıyla İran işçi sınıfına ve sol muhalefete saldırılar yoğunlaştı. Asgari ücret artışları İran yasalarıyla zorunlu olarak enflasyona zincirlenmektedir ve aralarında Cafer Azimzade ve Shapour Ehsani’nin de bulunduğu sol örgütlü işçiler yoğun baskı altındadır. Sendika üyelerinin birçoğu sürgüne gönderilmiş ve Öğretmen Sendikası lideri İsmail Abadi de altı ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Ruhani yönetimi altında siyasi mahkumların infazları da artmaya devam ediyor. Ağzından salyalar akarcasına İran’da rejim değişikliği talep eden Amerikalı Neoconların ve Batılı kapitalist sınıfın geri kalanı ise İran’ın bu durumuna sessiz kalmış vaziyetteler ve şu an öyle görünüyor ki, İran’da kendi işlerini yapmakta serbestler. Bu yalnızca, emperyalist devletler tarafından insan hakları üzerine ifade edilen “endişe”nin, timsah göz yaşlarından başka bir şey olmadığını göstermektedir.

Son olarak, İran’ın ve İran solunun geleceği nedir? Tahmini olarak iki senaryodan söz edebiliriz: Birincisi, yönetimini sağlamış olan İran burjuvazisinin, Franco’nun ölümünden sonra İspanya’da yaşananlara benzer demokratik bir geçiş yapmaya razı olması. İkincisi ise başka bir devrim. Kaçınılmaz olan şey ise İslam Cumhuriyeti’nin günlerinin sayılı olduğudur. Şu da bir gerçektir ki cumhuriyet, amacını yerine getirmiştir; yakında İran burjuvazisi türbanların altına gizlenmek zorunda kalmadan açıkça hüküm verebilir. İran solu ise ne yazık ki kırılmış olarak kalmıştır. 2000’lerin ortalarına kadar İran’ın İşçi-Komünist Partisi yeraltı soluna egemen oldu ancak kurucusu Mansur Hekmat’ın 2002’de ölümünden sonra kırıldı ve sonuç olarak ortaya çıkan örgütler rejime karşı harekete geçeceklerine neredeyse birbirlerine saldırıyorlardı. İran’da çaresizce ihtiyaç duyulan şey tüm sol örgütlerin ve işçi sendikalarının birleşik bir cephesidir. Böyle bir birleşik cephe, İran toplumunun acil ihtiyaçlarına cevap verebilen esnek bir programa ihtiyaç duyacaktır. Her durumda bu cephe, kitleleri harekete geçirebilmeli ve fırsat ortaya çıktığında iktidarı ele geçirmeye hazırlıklı olmalıydı. Liberal ve reformistlerin aksine solun sosyalizm mücadelesini, teokrasiye karşı mücadele ve demokrasi mücadelesiyle birleştirmesi gerekiyor. Bu noktada kadın özgürlüğü, azınlık hakları ve ekonomik adalet talepleri ayrılamaz durumdadır. Ayrıca İran solu, küresel komünist hareketle dayanışmaya ihtiyaç duyuyor. Emperyalizme teslim olmaktan korkan birçok solcu İslami Cumhuriyet’i eleştirmekten kaçınır ya da tuhaf bir özür dileme eğiliminde olur. Andre Vitchek, yazdığı garip bir makalede İran’ı “İslami sosyalist” bir devlet ilan ediyor! İran zengin bir devrimci geleneğe sahip bir ülke; eninde sonunda İranlı yoldaşlarımızın galip geleceğinden emin olmalıyız.  

Yazar: Zachary George Najarian-Najafi

Çevirmen: İlker Aydın, Saffet Yalçın

Kaynak: https://medium.com/@zacharygeorgenajariannajafi/the-ayatollah-in-the-moon-on-class-power-and-dynamics-in-islamist-iran-c248fc5cbe06

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları