Aziz Brecht ve Tiyatro Borsası – Bölüm 4: Brecht Olarak Brecht

Avrupa draması, bugünün aksine 1920’lerde kelimenin tam anlamıyla avangarttı. Endüstriyel burjuvanın kayıtsızlığının milliyetçiliğinin, aşırı duygusallığının ve serbest ekonomi iyimserliğinin ideolojik çerçevesi, büyük kapitalist savaşlarının ilkinde bireylerin yaşadıkları korkunç deneyimler ile yanlışlanmıştı. Enflasyon sınır tanımıyordu, refaha rağmen toplumsal yapı bariz bir şekilde istikrarsızdı, her şey serbestti. Bireysel kaostan önce gelen ve onu hızlandıran, toplumsal kaostu. Duyarlı insanlar, mümkün olan toplumsal örgütlenmeler arasında en iyisi olup herkes için bir yer barındıran mite, ulus devlet mitine karşı ayaklanmaktaydılar. Bireyin karma edebiyattan, tiyatrodan, sanattan ve -endüstriyel kapitalist toplumdaki ıstırabına tanıklık eden- deneysel tarzlardan yabancılaştırılması, birçok sayıda yetenekli insanın ölümüne ve sürgün edilmesine neden olan burjuva yalanına karşı ayna tuttu, burjuva yalanını suçladı ve ona saldırdı. Kadınlar, çocuklar ve erkekler boşu boşuna acı çekip ölmüşlerdi. Bu burjuva mitinin sürekli ayakta tutulmasına karşı mümkün olan tek onurlu tavır direnmek, reddetmek ve insanları bu son derece tehlikeli kayıtsız memnuniyetten şok ederek çıkarmaktı.

Toplumsal yaşamın mutlak kanunları olarak maskelenen insanlık dışı bir toplumsal anarşiye “hayır” demek ahlaki bir duruştu. Böylesine karmakarışık değerlere karşı ayaklanma ve bunların reddi, bariz bir nihilizmdi. Birinci Dünya Savaşı, insan iradesinin “zayıf ve kolayca şekillendirilebilir” olduğunu ve “barbar, vahşi ve kontrolsüz” olabileceğini kanıtlamıştı. Ama Brecht gibi kişiler “insanları acımasız ve baskıcı bir topluma boyun eğmeye zorlayan” koşulları kabul etmediler. Tersine, bu durumun nasıl elde edildiğini görmeyi sağlayacak yöntemleri gösterdiler -[insanlık dışı toplumsal anarşinin -E.N.] maskesini düşürerek. Ve aslında “insanın kalbindeki öldürme eğilimini baskılayabilmesi için uyum sağlaması gerek” değildi; tersine insanın uyum sağlamak için toplum tarafından insanlığını baskılamaya ve kalbine cinayet eğilimlerini kabul etmeye zorlandığı gerçeğine karşı bir başkaldırıydı.1 Dahası, ikiyüzlülükle gizlenmiş ve ruhu öldüren burjuva toplumsal anarşiyi, bireyin kendiliğinden tanımlanan romantize edilmiş bir bireysellik ilkesiyle aşmaya çalışmanın boşa olduğunu gösterdi; özellikle de böylesi bir aşmayı başarmanın tek yolu bireyin tam da başkaldırdığı toplumsal mekanizmalar ve çevre iken…

Romantize etmek ve katılık, Brecht’te değil, zamanımızın toplumsal psikolojisinde ve maalesef Brecht’in gösterilerine karşı “muğlak duygular” besleyen ve hatta Cesaret Ana’yı Brecht’in “son dileğinin” bir ifadesi olarak düşünen o eleştirmenlerde bulunuyor.2 Halbuki söz konusu oyun, “Savaş kötüdür” şeklindeki savaş karşıtı [pasifist -E.N.] bir didaktik sergileme ya da “uluslararası saldırıların arkasındaki ekonomik amaçların sert bir Marksist suçlaması” değildir.3 Mesele Marksist olmaktan ziyade sosyolojiktir. Oyun, aslında Cesaret Ana’nın “hiçbir şey öğrenmediğinin”; köylülerin ve küçük tüccarların geleneksel olarak yaşamlarını güvence altına almak için kullandığı kurnaz numaralar rezervinin, günümüzün egzantrik gerçekçiliği gibi, topyekün savaşın felaketlerini ve kargaşalarını aşmak için yetersiz ve demode bir yol olduğunun bir göstergesidir.4

Brecht, bize ne düşünmemiz gerektiğini öğretmektense doğrudan hayatımızı tehdit eden karmaşık toplumsal güçler ile beraber insan varlığının temel değerleri üzerine yeni ve anlamlı biçimde düşünmenin gerekliliğini göstermekle ilgileniyordu. Önde gelen ve Marksist olmayan bir sosyolog ve Brecht’in çağdaşı olan Karl Mannheim’ın da belirttiği gibi:

Derin düşünme halini –birçok romantik düşünürün yaptığı gibi- her halükarda hayat karartan bir gücün altında olmak gibi düşünmek bariz bir yanılgıdır. Aksine, birçok durumda derin düşünme hali, bize saf ve derin düşünmeden uzak insanların ne yapacaklarını bilemeyeceği kadar karmaşık yeni durumlara kendimizi ayarlamaya yardım ederek hayata tutunmamızı sağlar.5

Böylesi karmaşıklıktaki yeni durumları dinamiklerini bütün ince farklılılarıyla aydınlatarak bu denli bir çatışmaya ve karasızlığa izin veren, bunları zorunlu kılan ve hatta kurumsallaştıran bir toplumsal yapı israfını ve nevrozunu nesnel bir şekilde kavramayı mümkün kılar.6 Bundan da bireyin, insan olarak potansiyeline erişebilmek için kolektif bir şekilde toplumsal yapıyı değiştirmesi gerektiği sonucu çıkar. Birey ya dünyayı değiştirmek yerine kendini değiştirir ya da kendini değiştirmek yerine dünyayı değiştirir. Ama toplum, topluma boyun eğmenin kişinin en insani içgüdülerini reddetmesi ve toplumun çelişkili palavraların ve diktaları karşısında kişinin şizofrenik bir başa çıkma yöntemi benimsemesi anlamına geliyorsa, o zaman dünyayı değiştirmeye kalkışmamak ruhun intiharıdır. Üstelik içinde yaşadığımız dönem hakkında böyle bir gerçeğin farkına varamamak, özünde gerçekliğe olan nevrotik ve katı tepkimizi temsil eder ki bunu da, yirmilerin sonunda Almanya’da olduğu gibi, yalnızca hayatımız pahasına görmezden gelebiliriz.

Brecht, seyircinin “tutkulu…bir eleştiri tavrı” getireceği ve “seyircinin toplumsal çevresini anlamasına yardım edebilmek ve hem mantık yolu ile hem de duygusal olarak bunu yönetmesine yardım edebilecek, insanların birlikte yaşantılarının örneklerini” görebileceği “objektif” bir öğrenme ve tercih tiyatrosu yaratmaya çalıştı. Bu da, Marksizm ile olduğundan çok sosyolojiyle ilgiliydi…7

Brecht, kendi zamanının burjuva tiyatrosunun “ebediyen insani” ve “evrensel durumlar”8 geleneğinde yazmanın, nihayetinde faşizmin tehlikeli ve uyuşturucu bir şekilde mantığa uydurulmasının yaygınlaştırılmasına sebep olacağının çok iyi bir şekilde farkındaydı. Onun yerine Brecht, hümanist bağlamda “insanı çevrenin bir fonksiyonu ve çevreyi insanın bir fonksiyonu olarak, yani çevrenin insanlar arasında ilişkilere ayrılmasını”9 öğreterek kendisine dönük ve “tarihi yoldan” düşünmeyi aşılayarak “sanatının kendi imkanlarıyla… hayata hakim olabilmek şeklindeki büyük amacın ilerletmesi” için çalıştı. Bu anlamda, bunu drama sanatı bağlamında başarmaya çalıştığı yöntem –”yabancılaştırma etkisi”- Mannheim’ın toplumsal “uzaklaştırma” kavramına benzer; kişinin kendini modern dünyanın değişimlerine ve karmaşıklıklarına akılcı bir şekilde alıştırabilmesi için elzem…10

Brecht’in dramasının temel değeri ve önemi, siyasi yönden kendi fikirlerini insanlara kabul ettirebilen bir radikal olması değil, daha ziyade sosyolojik yönden bilimsel bir kavrayışla, modern toplumdaki ve tarihteki temel çelişkilerin ve baskıların kökünde bütünleşmiş olan, birey için varoluşsal bir endişeyi estetik kavramlarla göstermeyi başarmış olmasıdır. Bu yüzden, Brecht’in dramasını ve elbette dönemimizin sanatsal üretimi tümüyle kavramak için, kültür eleştirmeninin daha bilimsel ve sosyolojik bir tavır sergilemesi gerekir…

Zamanımızın kültürünü ve tepeden tırnağa içinde olduğumuz, sanatın son derece kapsamlı bir şekilde ortaya çıkardığı ve kasıtlı veya değil kayıt altına aldığı bu karmaşık tarihi ankara göre –genellikle iki ya da ikiden fazla unsur ile- nerede durduğumuzu anlamak önemlidir. Gerçek bir toplumu kurmada temel olan değerleri kavramaya başlamadan önce, varoluşsal ve toplumsal tarihi bir algıya sahip bir toplum olmak gereklidir.

 

Yazar: Eleanor Hakim

Çevirmen: N. Selencan Ungay

Kaynak: https://monthlyreview.org/2013/07/01/st-brecht-and-the-theatrical-stock-exchange

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları