Bovary’nin Ardındaki Adam

Flaubert

Tıpkı şairlerin bahara teşekkür ettiği gibi, roman yazarları da Gustave Flaubert’e teşekkür etmelidir; çünkü roman onunla başlamıştır. O modern romanın, hatta modern anlatının yaratıcısıdır. Öyle ki, bir savaş muhabiri ya da gerilim yazarı dahi ona en az bir avangart kurgucunun olduğu kadar borçludur. Croisset’nin büyükayısı, hayatının büyük bir bölümünü tek bir evde, o zamanın büyük kısmını da tek bir odada geçirmiş estetikçi bir keşiş olarak binlerce kişiyi peşinden sürüklemiştir.

Genelde Flaubert etkisi göze çarpmak için fazla alışılmıştır. Biz o kadar çok beklentiye giriyoruz ki, anlatımın ve muhteşem detayların yanında olan, yüksek ölçüde görselliğe önem veren, gerçekçi bir soğukkanlılığı koruyabilen ve bundan kendini nasıl kurtaracağını bilen, okuyucuyu itme pahasına bile olsa doğruyu arayan, üzerinde yazarın bütün parmak izleri bulunan, izlenebilir fakat görünmez olan, iyiyi kötüyü bir sürü yorum arasından ayırt edebilen iyi bir uşağa benzeyen iyi bir düz yazıyı zor fark edebiliyoruz. Bu özelliklerin bazılarını Defoe’da, Austen’da ya da Balzac’ta bulabilirsiniz. Ama Flaubert’te olduğu gibi hepsini bulamazsınız. Zaten Flaubert’ten sonra da daha fazlasını bulamazsınız.

“Duygusal Eğitim” romanının kahramanı Frédéric Moreau’nun Paris’in Latin bölgesinde gezerken anlattığı pasajı ele alalım: “Tenha kafelerin ardında, barların arkasındaki kadınlar el değmemiş şişelerin arasında esnedi; okuma salonu masalarında gazeteler açılmamış duruyor, çamaşırhane atölyelerinde çamaşırlar sıcak yuvalarında kıpırdıyordu. Arada bir kitapçıların yanında duraklardı. Caddeden aşağı inen ve kaldırımı sıyırıp geçen büyük otobüs bir anda dönmesine neden oldu; Lüksemburg’a ulaştığında ayak izlerinin üzerinden geçti.” Bu pasaj 1869’da yayınlandı, ancak 1969’da ortaya çıktı. Bazı, hatta belki çoğu roman yazarı bunu aynı şekilde anlatır; Flaubert sokakları bir kamera gibi ilgisizce tarar. Nasıl bir film izlediğimizde neyin dışarıda bırakıldığını göremiyorsak, Flaubert’in de neye dikkat etmemeyi seçtiğini göremeyiz. Seçtiği şeyin öylesine incelenmediğini, aslında vahşice seçildiğini ve her detayın kendi seçkinlik jölesinde neredeyse donmuş olduğunu fark etmiyoruz. Detaylar aslında ne kadar muhteşem, esneyen kadınlar, açılmamış gazeteler, sıcak havada kıpırdayan çamaşırlar…  Flaubert, realist anlatım için gerekli olan bir tekniğin en büyük sembolüdür: hareketli ve alışılmışın karışımı. Aslında, kadınlar, çamaşırların kıpırdamasıyla veya büyük otobüsün caddeden aşağı inmesiyle aynı süre boyunca esnemiyor. Flaubert’in detayları, farklı zaman işaretlerine aittir; bunların bazıları anlık, bazıları tekrarlayan şeylerdir ama hepsi sanki aynı anda gerçekleşiyormuş gibi pürüzsüz bir şekilde bir araya getirilir.

Aslında Flaubert, bu detayların aynı anda hem önemli hem önemsiz, hem fark edilebilir hem de gözden kaçabilir olduğunu bu şekilde anlatmayı başarır, çünkü bu aslında hayatın ta kendisinden başka bir şey değildir. Suç yazarları ya da savaş muhabirleri (Hemingway’i ya da Stephen Crane’i düşünün) önemli ve önemsiz arasındaki bu zıtlığın dozunu bunu bir gerilime dönüştürerek artırır. Flaubert, aynı romanda, 1848 devrimi Paris sokaklarına ulaştığında, askerler herkese ateş ederken ve her şey bir kargaşa olduğunda bunu uygular: “Quai Voltaire’e kadar koştu. Kısa kollu tişörtüyle yaşlı bir adam açık pencerenin önünde ağlıyordu, gözleri gökyüzüne doğru uzandı. Seine huzur içinde akıyordu. Gökyüzü maviydi; Tuileries’de kuşlar şarkı söylüyordu.”

Flaubert, tıpkı detayları gibi, aynı anda hem görünür hem de görünmez olduğu için sıkça gizeminden ve sırrından sıyrılıp tekrar gösterilmesi gerekir ve kendi gibi detaylara dikkat eden birileri tarafından değerlendirilmeye ihtiyaç duyar. Frederick Brown bunun için doğru adaydır. Zola’nın 1995 tarihli biyografisinin gösterdiği gibi, tarihsel anlatı yeteneğiyle ve zengin, esnek bir düzyazı tarzıyla kusursuz bir akademisyendir. Onun muhteşem yeni kitabı hem 19.yüzyıl Fransa’sının tarihi hem de harika bir karakter canlılığı çalışmasıdır. Oldukça çok araştırma, bu kitaba şık özgüvenini veren özelliğidir ve bu da okuyucuyu kitabı adeta yutmaya teşvik eder; 19.yüzyılın tıbbı ve hukuku hakkında görkemli mini-hikâyeler, Fransız hükümeti ve halk arasındaki ilişkiler, Paris’in Haussmann yönetimindeki gelişimi, Avrupa’nın Doğu’ya yönelik tutumları, bu hayat dolu hikâyenin büyük dinamiği içinde çözümlenir.

Brown’un yazdığı Flaubert biyografisi bu nesil için bir yaşam kaynağı olur ve büyük bir hızla (sadece bu biyografide bahsettiği) en son rakibi olan Geofrey Wall’un beş yıl önceki akademisyen ve Freudyen anlatımını büyük bir hızla geride bırakır. Wall’dan farklı olarak, Brown’un belirli bir gündemi yoktur (aslında, edebiyat eleştirisinde birinden yararlanmış olabilir): O sadece Flaubert’in devasa çelişkilerini geliştirmeye çalışır. Çocukluğundan beri, Gustave Flaubert hem romantik hem gerçekçi, hem hayalperest hem de doğruyu gösteren oldu. Rouen’deki hastanenin baş cerrahının oğluydu ve açıklanamayan gerçeği aramaktan hiçbir zaman vazgeçmedi. Kimse Charles Bovary’nin Hippolyte’taki operasyonunun grotesk komedisini unutamadı. Eleştirmen Sainte-Beuve, “Madam Bovary” hakkında Flaubert’in kalemini bir neşter gibi tuttuğunu söylerdi. Ama aynı zamanda, fantezi, tarihsel egzotizm ve erotik Oryantalizm’in romantik uçuşlarına teslim olmayı da sevmişti. Brown onu şöyle anlatıyordu: “7 yaşına kadar okumayı öğrenememişti. Gustave’a “Don Kişot” kitabından hikâyeler anlatan yaşlı komşusundan çok etkilenmişti. Daha sonra ‘Okumayı öğrenmeden önce bütün köklerimi bu kitapta buldum, ezbere bildiğim “Don Kişot”ta.’ demişti. Aslında hem “Madame Bovary”de hem de “Duygusal Eğitim”deki baskın mesaj gerçeklikle birlikte savaşta bir hayalperestti.

Flaubert, tarihsel fanteziye kendini kaptırdı. Antik Kartaca’yı yeniden yapılandırdığı “Salambo” romanının üzerinde çok çaba harcadı ve yazım hayatının büyük bir bölümünde, arkadaşlarının eleştirilerine rağmen ilk aşkının üzerinde çalışmaya devam etti: gösterişli, kalitesiz kurgulanmış bir çöl azizi tablosu, “Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılışı”. O, nefes kesen derinlikleri mutluluk vaat eden yaşlı kadınlara âşık oldu, ama özel olarak erotik anılarının üzerine titremeyi tercih etti. Brown haklı olarak “uzak yakınlığa eğilim” konusuna işaret ederek, “En çok sonsuza dek tamamlanamayan sevginin, özlemin ve mahrumiyetin kalesinde kendi gibi hissediyordu,” demiştir. Yine de, terbiyeli bir fahişe takipçisi ve bir genelev içkicisiydi; Mısır, Suriye ve Türkiye’ye, Maxime Du Camp ile 1849-1851 yılları arasında yaptığı meşhur yolculuğunda, antik dönemde olduğu kadar ‘et’e sahipti.

Her an, gerçekçilik romantizmi heyecanlandırabilir ve onunla alay edebilirdi. Fakat romantik, bunun karşılığında, gerçeklerin sınırlarını aşabilirdi. Flaubert ve bir okul arkadaşı, amacı burjuvaziyle en ağır klişelerle dalga geçmek ve iğrenç şakalar yapmak olan “Çocuk” (the Kid) isimli bir figür ortaya çıkarmıştı. Bir anlamda, Flaubert her zaman o “Çocuk” olarak kalacaktı: Hukuk Fakültesini bırakıp eve gelen ve asla tekrar gitmeyen çocuk, yazmayı mastürbasyona ve cümleleri boşalmaya benzeten yazar ve hayatının sonuna kadar iki şey iddia eden kişi: “İki şey yaşamı ayakta tutar: edebiyata olan aşk ve burjuvalara olan nefret.” Flaubert’in  “Madam Bovary, bu benim” derken anlatmaya çalıştığı şey buydu. Onun en önemli romanı bu realizm ve romantizm arasında kalmıştır. Bir yandan, Emma Bovary’nin kaçış hayalleri ve popüler aşk hikâyeleri okuması bayağı bulunurken, öte yandan, bunu kınayan realistler onun korkunç kayınvalidesi veya övüngen kimyager Homais gibi insanlar olmuşlardır. Flaubert Emma’yı kızdırır ve şımartır. Onun bakış açısıyla görmeye başlar ve o hayatını “bütün yalanlar” olarak gördüğünde onunla aynı fikirdedir.

“Madam Bovary”, çabaların yalnızlığı ve estetik inandırıcılığıyla kötü bir şöhret sahibi olmuştur. Flaubert yeteneği konusunda uzun bir yoldan geçti, bolluğa ulaşabilmek için açlıktan öldü. Arkadaşları Louis Bouilhet ve Maxime Du Camp, onun “Aziz Antonius’un Baştan Çıkarılış”ı okuduğunu duyup beğenmemişti. Du Camp, aksine modern ve burjuva bir öneride bulundu: cinsel olarak gezgin olan karısı ve onu zehirleyen doktor kocası Eugène Delamare’nin acıklı ve gerçek öyküsü… Bunun üzerine adam sevgilisine kavuşabilmek için kendini aynı şekilde öldürüyordu. Flaubert, Doğu’da geçirdiği iki yıldan sonra döndüğünde, metresi Louise Colet’e yazdığı mektubunda yazacağı yeni kitabın üçüncü mükemmel roman denemesi olacağını yazmıştı. “Başarmanın ya da pencereden atlamanın tam zamanı.”

 

Eylül 1851’de “Madame Bovary”i yazmaya başladı ve 1856 yılında, 35 yaşındayken el yazılarını teslim etti. Brown, bu dönemde Flaubert’in çalışma alışkanlıklarının yeniden kazanması konusunda oldukça hevesliydi. Rouen’den Seine’e birkaç mil uzakta, Croisset’deki büyük aile evlerinde dul annesiyle birlikte yaşıyordu. Geç kalkmıştı ve öğlen 1’den, gece 1’e kadar piposundan çıkan gri dumanın altında çalıştı. Cümleleri de sigortalar gibi dikkatlice yerleştirilmişti. Süreç, ıstırap verici bir biçimde yavaş ilerliyordu. 6 hafta içinde, Lousie Colet’e yalnızca 25 sayfa yazı yazabilmişti. Yazdığı hiçbir cümlenin birbiri arasında akıcılığı olmayan fakat iyi düzenlenmiş paragraflar olduğu konusunda huysuzlanıyordu. Colet’e yazdığı o muazzam mektuplarda birbirini desteklemeyen çelişkiler olduğu aşikârdı. Rodolphe üst kattaki bir odada Emma’yı baştan çıkarırken, alt kattaki kalabalığın yem ve gübre hakkında konuştuğu ünlü tarım fuarı gibi, tam olarak doğru ayrıntıları kavramak istediği sahneleri özenle araştırdı. Karakterleri hayal etti ve onlarla birlikte acı çekti. Ardından, Emma arsenik aldığında kendisinin de aynı acıyı karnında hissettiğini iddia etti. Fakat küçük burjuva yaratıklarının kendi seçtiği dünyada hapsedilmiş hissetmelerinden tiksinerek yakınıyordu. İçindeki romantizm, her şeyin ötesine geçmek, salt müziğin kitabını yazmak istiyordu. Bu, yalnızca “tarzın içten gelen gücü”nü bünyesinde barındıran “hiçbir şeyin kitabı” ydı.

İşte böylece “tarz” doğmuş oldu. Bu, Flaubert’in romancılara ikinci hediyesiydi ve birinin ona teşekkür etmesi için lanetlemesi de olasıdır. Flaubert’ten önceki yazarlar tabi ki tarz konusunda acı çektiler sonuçta hepimiz Jane Austen’ın gereğinden fazla zalim bir sansürcü olduğunu hissetmedik mi? Lakin hiçbir romancı bu acıyı alenen çekmedi, hiçbir romancı cümlenin şiirini putlaştırmadı, hiçbir romancı biçim ve içeriğin potansiyel olarak yabancılaştırılmasını aşırı derecede zorlamadı. Ve yine hiçbir romancı, teknik sorular üzerinde öz bilincini yansıtmadı. Bir Flaubert bilgini, Flaubert’le birlikte, edebiyatın özünde sorunsal bir hale geldiğini söyler. Yoksa sadece çağdaş bir hal mi almıştır? Flaubert kendisinden önce gelen, Moliere ve Cervantes gibi içgüdü canavarları olan muazzam bilinçdışı yazarlara duyduğu özleminden de etkilenmiştir. Flaubert’e göre, Onlar muhteşemdi çünkü teknikleri yoktu. Diğer bir taraftan, “acımasız meşakkat”e ve “fanatizm”e gönülden bağlıydı. Aslında farklı şekillerde hepimiz bu meşakkatin gölgesi altındayız. Zengin üslupçu, zenginliğinin farkında olmasıyla ortaya çıktı fakat Hemingway gibi daha sade üslupçular şu sıralar zenginlik tarafından bir hayli kontrol altına alınmış sadeliğin üzerine daha da bilinçlendiler. Omzunda Flaubert’in nefesini hisseden bir realist şunu duyar: Yeteri kadar iyi bir yazı mı? Bunun yanında bir biçimci ya da post modernist ayrıca Flaubert’e, yalnız başında yükseklerde uçan bir üslup kitabı olan “hiçbir şeyin kitabı” adına borçlu hissetmelidir. Yeni roman uygulayıcılarından olan Alain Robbe-Grillet ve Nathalie Sarraute’in Flaubert’i büyük bir öncü olarak kabul ettikleri de aşikârdır. Flaubert’in son eseri olan “Bouvard ile Pecuchet” ile Beckett’in sonuçsuz kalan ve karmakarışık görevlerle meşgul olan berduşları ve yolcuları arasındaki bağlantılar açıktır. Beckett’in “Mercier ve Camier” romanı ise övgüyle anılmaktadır.

 

Kitap İncelemesi

Flaubert, yüksek sesle okumayı severdi. Bouilhet ve Du Camp “Temptation” eserini ezbere okumak için 32 saat boyunca acı içinde kıvranmışlardı. Paris’te, Goncurt kardeşler, Ivan Turgenev, Alphonse Daudet gibi arkadaşlarıyla buluştuğu zaman, yazarın yetersiz ritim duygusunu açığa çıkararak başarısız yazı örneklerini okumayı severdi. Turgenev, bu kadar vicdanı elvermeyen başka bir yazar daha bilmiyorum, derdi. O; tekrarları, istenmeyen klişeleri, acemi sonoriteleri katletti. Birçok yönden evhamlı olan Frederick Brown’un, Flaubert’in Fransızcaya geçişini incelememiş olması çok yazık. “Madame Bovary”den tek bir cümleyi inceleyelim. Emma hamile, Charles ise aptal aptal onun bu durumdan gururludur ve bunun üzerine kitapta şöyle bir cümle geçer: “L’idée d’avoir engendré le délectait.” Asıl anlamı: “Yaratma fikri onu memnun etmiştir.”. Bunun yanında, son yaptığı Penguin çevirisinde Geoffrey Wall bu cümleyi şu şekilde yorumlamıştır: (The thought of having impregnated her was delectable to him.) “Onu hamile bırakma düşüncesi, ona hoş geliyordu.” Son derece kaynak metne bağlı kalınmış olmasına rağmen çevirmenin yetersizliğini görmek üzücüdür. Çünkü bu İngilizce cümle için ancak Fransızcadakinin uzaktan akrabası diyebiliriz. Fransızca cümleyi yüksek sesle okuduğumuzda, üç kelimede de “ay” sesleriyle karşılaşırız: “l’idée,” “engendré,” “délectait”. Wall’un çevirisinde ise en ufak bir ses oyunu bulunmamaktadır. Belki de “Can vermek ona can katıyordu.” gibi Fransızcada yapılan ses uyumunu yakalamaya çalışmak çok daha özgün olabilirdi.

İşte bu Flaubert’in bahsettiği ritimdi ve gerçekten de düz yazılarından oluşan şarkılarının ilk sayfasında yer alan o ayırt edici “ay” sesinin verdiği benzerlikle, zaman kipleri arasında bir ritim tutturmuştu. İngilizcede alışkanlık fiili olarak çevrilen “imperfect” eylemlerin düzenli bir şekilde tekrarlanan sesi “Madame Bovary”nin can sıkıntısı çeken sesini bir zile döndürmüştür. Proust, Flaubert’in büyük bir yeniliğinin de bu fiilleri kullanması olduğunu dile getirmişti.

Buna karşın, kaygılı ve tipik bir Flaubertçi olan Virginia Woolf, yazarları, cümleler için değil bölümler için okuruz ve Madame Bovary kuşkusuz hepsini muazzam bir biçimde içinde barındırıyordu, demişti. Binlerce ayrıntı lirizmleri, komedileriyle ahenk içindedir ve tabi ki hepsi bir arada ayrılmaz bir bütünü oluşturmaktadır. Örneğin, Flaubert, Charles Bovary’inin tıp sözlüğü ciltlerinin “sayfalarının henüz kesilmemiş olduğunu fakat satın alınmaktan kitap kapağının zarar gördüğünü ve bir o kadar da hızla satıldığının” ne kadar komik olduğunu ifade eder. La Vaubyessard’daki büyük toptan sonra, Emma’nın ihtişamlı bir yaşamı tattığında, Charles, eve dönerken; ellerini ovuşturarak, tekrar eve dönmenin ne kadar güzel olduğundan bahsettiğinde oldukça gülünç ve acı bir hal alır. Özetlerindeki vecize kabilinden muhteşem cümleler, bıçak gibi saplanır içinize: “Onun bu hayatı, kuzeye bakan bir çatı katı kadar soğuktu ve örümcek gibi bir can sıkıntısı, yüreğinin gölgeler altında kalmış bir parçasını ağlarıyla örüyordu.”

1857 yılında romana, dindeki ahlak anlayışını aşağıladığı gerekçesiyle dava açıldığında Flaubert “zina yapan kadın” figürünü kınamadığından suçlanmış ve bunu oldukça doğal göstermişti. Aslında, savcının anlayışsızlığın ötesinde, bu kitap gerçekten tehlikeliydi. Flaubert’in de dediği gibi, rahatsızlık veren ayrıntılar değil kitabın ta kendisiydi. Sadece Emma’nın şişesinde kalan son damlayı diliyle sıyırması ya da seksi bir şekilde Rodolphe’ün piposunu ağzına alması ya da Léon’la o ünlü at arabası gezisini yaparken sevişen çiftin varlığını, camdan çıkan bir çıplak elin (une main nue) gösteriyor olması değildi rahatsızlık veren tahrik unsurları. Ama bunun yanında, kitabın insafsızca kaybolan vizyonu, nihayet Homais’i ironik bir zafere büründürüp tüm dünyayı basmakalıplardan oluşan bir keşmekeşe döndürmekle tehdit eden ve zinanın da evlilik kadar monoton olma hakkını savunmasını yargılamaktadır. Romanın son satırında, Homais, Şeref Nişanı’nını aldığında, the Kid alaycı alaycı gülüyor gibiydi.

Flaubert 30’larındayken kabalığıyla yer edinmişti. Brown, Batı yolculuğunun zoru başarma betimlemesinden sonra Türk hamur işleri yüzünden yağlanan gezginin harika bir tasvirini ortaya çıkarır: “Giydiği şalvarı, Hint esintileri taşıyan önlüğü, gümüş ve altın işlemeli sarı bir kravatıyla belirgin bir şekilde daha yaşlı gözükmektedir. Saçları incelmiş hatta avuç avuç dökülmüşlerdi. Yüzünde isilik varmışçasına bir kızarıklık vardı. Mantıklı bir nedenden çekinerek frengiye yakalandığında ve ne zaman frengi çıbanı kendini gösterse cıva şurubunu içtiğini biliyoruz. Bu, ona dişlerine mal olsa da piposu ölene dek onunlaydı. Yaşlı bedeninin içinde genç bir adam vardı. O büyük yolculuklar son bulmuş ve 30 yıllık acımasız meşakkat dönemi başlamıştı. “Madame Bovary” un yanısıra “Temptation” ın üçüncü bir versiyonu olan “Sentimental Education”, “Üç Hikaye” ve tamamlamadığı “Bouvard ile Pécuchet”i üretti. Son eseri olan nafile çabalarından ortaya çıkan komik çalışmaları hayranlarına aittir fakat burada Flaubert’in dolambaçlı yollarla kendisini ifade etmekten başka yapacak bir şey bulamamasını anlamak zor değil. Burjuva aptallığının sürekli tekrar edilmesi, romanı böylesine gereksiz tekrarlara düşmeye mahkûm etmiştir. Burjuva klişe örneklerinin alfabetik bir sıraya konmuş “Kabul Gören Fikirler Sözlüğü” zaman zaman Flaubert’e yapılan bir şaka gibi görünüyor.  

George Sand’e “Saf Bir Yürek”in varlığı adına teşekkür etmeliyiz. Son yıllarında sadakatli mektup arkadaşı, onu yüce ve ahlaki çalışmalar yapması adına teşvik etmişti. İnsanlar “Sentimental Education”ı başarısız bir eser olarak değerlendiklerinde, hangi karakterin hayranlık uyandırmaya değer olduğundan emin olmadığını söyledi. Flaubert ise buna karşılık olarak karakterlerini bu şekilde yargılamasının kendisinde doğru hisler uyandırmadığını belirtti. Çehov’un “Küçük Köpekli Bir Kadın”ı sanki Madame Bovary’e bir şeyler borçluydu. Müstehcen kitaplar ahlaksızdır çünkü gerçek dışıdır, diye yazıyordu. Onları okuduğunuzda, birileri “İşler bu şekilde yürümüyor.” diyordu ve son olarak “Aklınızda bulunsun, Onların rahiplerinden biri olarak kabul görmem gerekse bile geleneksel “realizm” denen şeyden tiksiniyorum.”

Yine de, Mayıs 1876’da, ilk başta “Saf Bir Yürek’in Tarihi” olarak adlandırdığı okuma yazma bilmeyen bir hizmetçi hakkında küçük bir öyküye başlamıştı. Sand’e, eroini onaylayabileceğini yazdı. Fakat Flaubert’in yazı yazma süreci, bir ay sonra vefat eden hasta Sand için çok aheste ve işine bağlı ilerliyordu. Erkenden kalkanlar, uzun bir gecenin ardından camın önünde durmuş ve Frederick Brown’u güzel bir paragrafa dahil ederken ve arkadaşlarının yokluğunda lale ağacına, aya ve de nehre yazdıklarını anlattığı “Saf Bir Yürek”in bazı cümlelerini duymuşlardır.  

Dört yıl sonra öldü. Babası gibi Flaubert de Şeref Nişanı’nı almıştı ve cenaze töreninde bir grup asker tarafından “Şeref Nişanının tüm merhum üyelerine ithafen önemsiz ama görkemli bir uğurlandığını yazdı Emile Zola ve bir yerlerde Kid gülüyordu.

The New Republic’de baş editör ve Harvard Üniversitesi’nde edebiyat eleştirileri alanında profesör olan Frederick Brown tarafından kaleme alınan “Flaubert: A Biography” nin yanı sıra makalelerini kitap haline getirdiği son eseri “The Irresponsible Self: On Laughter and the Novel.”dir.

Yazar: James Wood

Çevirmen: Arya Büyükaşık, Yaren Özen

Kaynak: www.nytimes.com/2006/04/16/books/review/the-man-behind-bovary.html

 

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları