Charlie Chaplin’in Modern Zamanlar’ının Marksvari Bir Okuması

Bir bakıma, Charlie Chaplin’in hayatı kapitalizmin vaadinin ütopyasını temsil eder. 1889’da Londra’da doğan Chaplin, hayatının ilk on yılını aşırı yoksulluk içinde yaşadı.  Hem annesi Hannah hem de babası Charles profesyonel sanatçılardı, babası az tanınan bir müzikhol şarkıcısıydı. Annesi evlilik dışı bir ilişki yaşayıp ikili ayrıldığında ve babası kendini alkole verip öldüğünde Charlie daha çok küçüktü. Charlie ve abisi Sydney’i yetiştirirken Bayan Chaplin kıt kanaat da olsa geçinmeleri için terzi olarak çalıştı ancak aile sürekli olarak taşındı, yıkık dökük tek odalı evlerde yaşamak zorunda kaldı ve çoğu zaman aç kaldı. Hannah Chaplin sağlığı kötüleştikçe akıl hastanesine girip çıktı ve oğulları çocukluklarının birkaç yılını yetimhanelerde harcadı. Onlu yaşlarında Charlie tiyatro grubuna katıldı ve 20. yüzyılın en belirgin kültür ve sinema ikonlarından biri olacağı yolda yükselmeye başladı. Charlie’nin biyografisini yazan David Robinson’a göre Charlie’nin hikayesi anlatılmış en dramatik sıfırdan zengin olma hikayelerinden biridir.

Yirminci yüzyılın başlarında, Charlie Chaplin, her yerde var olan bir figürdü ve zamanının açık ara en popüler komedyeni ve şüphesiz en zenginlerinden biriydi. Buna rağmen, her zaman ezilenlerin mücadelesini anlatan bir halk sanatçısı olarak kalmıştır. Filmleri neredeyse her zaman yoksulluk, işsizlik, savaş, eşitsizlik, işçilerinin huzursuzluğu gibi sosyal problemlerin üzerinde durmuştur ve oldukça eleştirel ve anlayışlı olduğu kadar komiktir de. Ayrıca, geleneksel popülist film mecazlarının aksine, kendisini asla yoksulluktan kurtaramayan Chaplin’in Tramp’ı belki de sinema tarihinin en sembolleşmiş karakteridir. Hikayesi her zaman yoksulluk üzerinedir. Film eleştirmeni Jonathan Rosenbaum “Sadece sinema tarihinde değil, belki sanat tarihinde de, fakir olmak üzerine herkesten çok şeyi, hem de bu kadar canlı detaylarla söylemiş bir sanatçı daha olmuş mudur?” diye soruyor. Buna itirazım yok, ayrıca Chaplin’in inanılmaz sanatsal ve ekonomik başarısı, işçi sınıfı meselelerini tasvir etmeye olan özverisini çok daha önemli ve etkileyici yapıyor.

Tüm bunların ışığında, Chaplin’in en çok tanınan filmlerinden olan 1936 yapımı Modern Times’a daha derinden bakmak istiyorum. Filmde Chaplin’i Tramp adında, devasa, sanayileşmiş, seri üretim yapan bir fabrikada çalışan bir işçi olarak başrol oynuyor. Filmin seyri boyunca, Tramp tesadüfen işçi mücadelelerine katılıyor,  hukukla bazı çatışmalar yaşıyor,  aşık oluyor ve bir komünist olduğu sanılıyor. Kısacası, kendisi 20.yüzyılda proletaryanın bir üyesidir. Film akıllıca siyasi ve sosyal eleştirilerle dolu ama benim burada göz önünde bulundurmak istediğim şey, anlayabilmemi David Harvey’in üzerine verdiği müthiş derslere borçlu olduğum Karl Marx’ın Kapital’inde öne çıkan bazı konseptlerin filmde zekice dramatize edilmesi (ya da karikatürize edilmesi) olarak gördüğüm şeylerdir. Dikkate almak istediğim iki nokta da işçinin zamanını kapitalistin kontrol etmesinin önemi ve işçinin makineyle olan ilişkisi.

Kısa ve basit bir açıklama ile, Marx Kapital’de bir kapitalistin kar etmesinin veya artı değerin -kapitalistin görünüşteki amacı- tek yolunun emek gücünü kullanma ve kontrol etme olduğunu gösteriyor. İşçi kendi değerini üretmek için çalışır -yaşamasına yetecek şeyleri alacak kadar para kazanır- kapitalist de ona bu kadar para öder ve bunun ötesinde çalıştığı tüm süre zarfı kapitaliste artı değer kazandırır. Bundan dolayı, kapitalist işçiye ne kadar az öderse işçiyi daha uzun çalışmaya zorlayabilir, onu daha etkin çalıştırabilir ve –molaları kısaltarak ya da kaldırarak- işçinin çalıştığı süreyi mümkün olduğunca artırmak kapitalist için avantajdır. Diğer bir deyişle, kapitalist tarafından kazanılan karın miktarı işçinin zamanı üzerindeki kontrolüne bağlıdır.

“Modern Zamanlar”da bu konsteptin betimlenmesindeki ustalık olağanüstüdür. Filmin aşağı yukarı ilk 20 dakikası Tramp’ın cıvata sıkıcı olarak çalıştığı “Elektro Çelik Şirketi”nin büyük bir sanayi fabrikasında geçiyor (fabrikanın tam olarak ne ürettiği ve neden cıvataların sıkılması gerektiği belirsizdir, tabii ki amaç da budur.) Şirketin müdürü, fabrikayı kapsamlı izleme sistemiyle donatılmış geniş odasından yönetir. Hızlıca elini sallayarak, masanın arkasındaki dev ekrandan fabrikanın her kısmında neler olduğunu görebiliyor. Bu yolla, işçiler aylaklıklarının ilk işaretinde veya verimlilik düştüğünde azarlanabiliyor. “An”,Karl Marx’a göre “karın ögesidir” ve bu sistem tek bir anın boşa gitmemesini sağlama alır. Dahası, müdür bazı kısımların tam kapasitede çalışmadığını belirlerse, ustabaşına belirli montaj hattının hızını arttırması için (Beşinci Kısım, Hızlandır) işaret eder ve bu yolla işçinin sarf ettiği emek artırılır. Bu Marx’ın “Emeğin ortalama bir miktar çabayla ve olağan derecede yoğunlukla tüketilmesi gerekir ve kapitalist; bunun biteceğini görecek kadar dikkatlidir, işçisinin tek bir an boş kalmayacağının garantörüdür.” kavramıyla mükemmel bir şekilde uyuşur.

Chaplin bu güzel ve komik konsepti aynı anda filme birkaç dakikada yediriyor. Başka bir işçi Tramp’ın görevini hafifletir ve Tramp montaj hattını birkaç dakikalığına terk edebilir. Koridordan yürür, kontrol saatini kullanır ve tuvalete girer. Tramp içeri girer, sigara yakar ve kısa bir mola için klozete oturur. Aniden, müdürün suratı arkasındaki ekrandan belirir ve Tramp’a “Oyalanmayı bırak! İşe geri dön!” diye bağırır. Yani çalışanlar tuvalet molalarında sadece para almamakla kalmıyor, izinsiz bir şekilde molaları kullanırlarsa cezalandırılıyorlar.

Filmin en komik bölümlerinden birinde yine kapitalizmin işçinin zamanını kontrol etme konseptinin altını çiziyor. Bir grup satıcı Besleme Makinesi adı verilen ürünü sunmak için müdürü ziyaret eder; “İşçinizi çalışırken otomatik olarak besleyen pratik alet. Öğle yemeği için durmayın! Rakiplerinizin önüne geçin. Besleme makinesi yemek saatini bitirecek, üretimi arttıracak ve masrafları düşürecek.” Makineyi Tramp’ın üstünde denemek isterler ancak makine şiddetli ve arızalıdır ve sonucunda Chaplin’in eserleri içinde en bilinen bölümlerinden biri sahnelenir. Sunumun sonunda, Tramp nakavt olur ve müdür makineyi pratik olmadığı için reddeder. Sonuçta, eğer işçi iş yapamaz hale gelirse öğle yemeği molasının kalkmasının anlamı olmaz. Burada önemli olan ise öğle yemeği makinesinin pratikliğine karar verenin Tramp değil, müdür olmasıdır. Marx’ın dediği gibi,”İşyerine adım atar atmaz, emek gücünün kullanım değeri ve bunun kullanımı kullanımı, ki bu emektir, kapitaliste aittir.”

Beni, fabrikada işçinin zamanını kapitalistin kontrol etme tasvirinden bile daha çok etkileyen, Chaplin’in zamanın genel anlamda kapitalist toplum üzerindeki üstünlüğünü kanıtlama şeklidir. Kendi derslerinde Harvey, Marx’ın kapitalist devlet kavrayışında zamanın önceliğini vurgular. Zaman benzer şekilde “Modern Zamanlar” üzerinde de hakimiyet kuruyor; başlık sahnesinin başından itibaren zamanla boğulmuş haldeyiz –film karesini devasa bir saat dolduruyor, saat 6’ya doğru ilerlerken üzerinde “Modern Zamanlar” başlığı beliriyor. Tramp’ın fabrikadan sonraki işi, büyük bir mağazada gece bekçiliğidir, birincil görevi de etrafta dolaşmak ve işini yaptığını kanıtlamak için çeşitli kontrol saatlerini kullanmaktır.

Dahası bu toplumda işsizken tüm zamanınızı iş bulmaya çalışarak harcamak zorundasınız – bu sayede, belirli bir kapitalistin kontrolü altında olmadığınızda bile hala sistemin pençesindesinizdir. Filmin sonlarında doğru Tramp, berduş ve yetim olan sevgilisi Gamin’in Tramp hapishanedeyken ayarladığı geçici eğreti evde onunla kahvaltı eder. Bu ikisinin de son zamanlarda yediği ilk iyi kahvaltıdır – domuz pastırması, kalın ekmek dilimleri, kahve – fakat oturup bunların tadını çıkarmaya başladığı an, Tramp gazetedeki manşeti görür: “Fabrikalar Yeniden Açıldı! İşçiler İşe Alınacak!” Hemen yerinden zıplar ve fabrikaya koşuşturur, diğer erkeklerin iş almaya çalıştığı izdihamın parçası olur.

Bir de proletaryanın zaman yönetimini tatbik etme amaçlı özenli ve kadir polis devleti vardır. İşçileri fabrikada kapitalist gözetlerken, fabrika dışında onlara polisler nezaret eder. Polisler her zaman grevleri bastırmak (Tramp tesadüfen bulunduğu bir grev sırasında yanlışlıkla bir tahtaya basar, bir polise tuğla fırlatır ve gözaltına alınır), komünist gösterileri dağıtmak (Tramp farkında olmayarak bir komünist mitingin başında kendini bayrak sallarken bulur, onu lider sanıp hapishaneye gönderirler) ve aylaklığı engellemek (Tramp ve Gamin bir binanın önünde kaldırımda oturup rahat bir ev yaşamı düşlerken bir polis onların yanına gelip onları kovar) amacıyla ordadır. Eğer Tramp’in sürekli yaptığı gibi kapitalist düzeni bozarsınız, zamanınızın fabrikadan daha da yapılandırılmış olduğu bir yer olan hapishaneye gönderilirsiniz.

Modern Times’ın anlattığı ikinci Marksist konsept, fabrika işçisinin makinelerle ilişkisidir. Tramp bir fabrikanın montaj hattında çalışıyordur ve işi iki elindeki tıpatıp aynı iki ingiliz anahtarı ile cıvataları bir metal plaka üzerinde sıkıştırmaktır. Hat yavaşlamadan veya durmadan aralıksız bir şekilde ilerlemeye devam eder, bu da Tramp’ı hiçbir zaman yavaşlamamaya veya bir cıvata bile kaçırmamaya mecbur kılar. Koltukaltını kaşıması gerektiğinde, yetişmek için hattın ilerisine yürümek ve sonrasında işini hızlandırıp kendi noktasına geri dönmek durumunda kalır; bir arı yüzünün önünde uçtuğunda ona vurmamalıdır, vurduğunda da kaçırdığı plakalara yetişmek için koşması gerekir; tuvalete gitmek için ayrıldığında başka bir işçi onun yerini alır, makine asla durmaz. Tabii ki de bütün makineler ve taşıma bantları birbirine bağlıdır ve eğer Tramp bir yanlışlık yaparsa bu bütün süreci sekteye uğratır. Bu yüzden bir plaka kaçırdığında bütün fabrikanın onun yetişmesini beklemek için durması gerekir ve kapitalist, değerli emek gücünü kaybeder. Son olarak, Charlie ara vermek için kendini makineden kurtardığında, vücudu istemsizce cıvata sıkıştırma hareketini yapmaya devam eder.

 

Bunu Marx’ın fabrika işçisi ve makine tasviriyle karşılaştıralım:

“El işi ve imalatta işçiler bir alet kullanır; fabrikada makine, işçiden faydalanır. İlkinde emek aletlerinin hareketleri işçiden çıkar; fabrikada işçiler makinenin hareketlerini takip etmek zorundadır. İmalatta işçiler yaşayan bir mekanizmanın parçasıdır. Fabrikada yaşayan eklentiler olarak dahil edilen işçilerden bağımsız, hayatsız bir mekanizma vardır… İşgücünün hafifletilmesi de işkence aleti olur çünkü makine işçiyi işten azad etmez, tersine işi tüm kapsamından yoksun bırakır… İş koşulları işçiyi çalıştırır.”

Marx bunları yoğun akademik bir dille, Chaplin ise kaba komedi hokkabazlıklarıyla anlatır ama ikisi de aynı şeyi söylüyordur. Chaplin’in de özünde Marx’ı (tesadüfen veya değil) yorumlarken bizi güldürebilmesi “Modern Zamanlar”ı daha da çok etkileyici kılıyor.

Tramp fabrikayı terk etmeden önce son bir makine esprisi gerçekleşir. Öğle yemeğinin ardından şef, işçi başını görevlendirir: “5. Bölümü hat safhaya.” Bandın hızı artar ve Tramp ayak uyduramaz. Kaçırdığı bir plakayı yakalamak için çılgına dönmüş bir şekilde makinenin içine atlar ve dönen dişliler tarafından yutulur, gerçek anlamda makine tarafından tüketilir. Sırasına tekrar döndüğünde o değişmiştir, makinenin sonunda onu yutup yemesi onu kırılma noktasına getirmiş gibidir; başkaldırır, hoplayıp zıplar, işçilere yağ fışkırtır, makineleri kapatıp açar, dans eder ve kablolardan sarkar; bu, sanatın güzelliğini yıkım için bir araç olarak kullanarak “Modern Zamanlar”ın harikuladeliğinin mikrokozmasını sergiler.

 

Chaplin’in hayatının ileri dönemlerinde komünizm sempatisinden şüphelenildiğinden bahsetmezsem ihmalkarlık etmiş olurum, onun saklamadığı politik eğilimleri sola fazla yakındı ve 1947’de FBI onun hakkında bir inceleme başlattı. Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi önünde hiç ifade vermek zorunda bırakılmış olmasa da, o sene yayınlanan, alenen ve keskin bir şekilde Birleşik Devletler politikasını eleştiren Mösyö Verdoux filminden sonra nihayetinde Birleşik Devletler’e geri dönmesi yasaklanmıştı. Bir bakıma Modern Zamanlar bu yüzden dikkat çekecek derecede öngörülüdür; filmde Tramp iki kere, komünist olmasından kaynaklanarak hapse girer ki iki durumda da bu bir hatadır. Sonraki Chaplin filmleri -başta Verdoux ve New York’da Bir Kral (1975) olmak üzere- politik fikirleri yüzünden daha büyük bir ilgi çekse bile Modern Zamanlar, benim için, Chaplin’in sosyal konularla en bağlantılı filmi olarak kalmıştır. Bu film dikkate değer bir zekilik ile zamanın mücadelelerini, bu mücadelelerin içinde olanların insanlığına duyarlılık göstererek sergiler.

Bununla birlikte şimdi birçok eleştirmen ve yorumcu Chaplin’in fazla duyarlı, eski kafalı ve entelektüel ya da teknik açıdan ilkel olduğunu söyler. Bense Rosenbaum’un söylediği gibi, “Chaplin bizim günümüze ait olmaya devam eder – hala kendisinden bir şeyler öğrenebildiğimiz, lütuf veya özür olmaksızın konuşabildiğimiz biridir.” diye düşünüyorum. Modern Zamanlar’da çağımıza damga vuran tüm meseleler ve burada değindiğim konular şu anda da Chaplin’in zamanında olduğu kadar baskın. Amerika’daki son 30 yıl hızlı bir sanayisizleşme dönemi olsa da, ekonominin küreselleşmesi diğer ülkelerdeki fabrika şartlarını Chaplin’in filminde gördüğümüzden daha kötü bir hâle getirdi. Daha geçen hafta Bangladeş’te 1100 terzi işçisini öldüren ve daha fazlasını yaralayan Rana Plaza fabrika binası yıkımının yıl dönümüydü. Kuşkusuz bunun gibi fabrikalardaki günlük çalışma koşulları berbat durumda. Gap ve H&M gibi şirketlere mal üreten Hindistan’daki konfeksiyon fabrikaları genç kızları –çeyiz parası kazanacaklarının sözünü vererek- işe almalarıyla biliniyor; fakat teklif ettiklerinin küçük bir parçasını ödüyorlar, onları tehlikeli makinelerle uzun iş günlerine tabi tutuyorlar, işte yaşanan kazalardan kaynaklanan yaraların tıbbi tedavi masraflarını maaşlarından düşüyorlar, cinsel şiddete maruz bırakıyorlar ve daha pek çok suç işliyorlar. Bu fabrikalarda da kullanılan dokuma makinelerinin Marx için problematik bir ilgi alanı olduğunu düşünürsek, Marx’ın ele aldığı,  Chaplin’in Modern Zamanlar’da değindiği sorunların gayet hala bugün bizimle olduğunu görürüz.

 

David Harvey’nin söylediği gibi “Kapitalizm asla kriz problemlerini çözmez. Onların coğrafi şekilde yerlerini değiştirir.” Birleşik Devletler ve Britanya’daki neoliberal politikalar 70’ler ve 80’lerde emek gücünü ezdiği, finans kapitalini sağladığı ve dünyanın her tarafında emek piyasaları açtığı zaman Chaplin’e çok acil ve gerçek gelen bu sorunlar bizim görüşümüzden dışarı itilmişti. Bu politikalar da Amerikan orta sınıfına yönelik ucuz tüketim malları üretmek için daha az katı iş kanunlarına sahip ülkelerdeki acımasız çalışma koşullarını teşvik eden politikaların ta kendisidir; ve bunlar Çin devletinin 250 milyon çiftçiyi kendi topraklarından şehir içlerine itmesiyle kocaman fakat kırılgan bir işçi sınıfı yaratan, ülkenin tüketim ekonomisini destekleyecek hızlı kentselleşme süreci planlarının altında yatan politikalar. Bütün bunların ışığında, Modern Zamanlar uzak bir dönemin kalıntısı olarak kalmıyor ve kapitalizmin eleştirisini yapmanın şu an 1936’da olduğu kadar önemli olduğu netlik kazanıyor. Bu Chaplin’in dehasını gözler önüne koyuyor; yayınlanmasından neredeyse 80 yıl sonra Modern Zamanlar, hala isminin hakkını veriyor.

 

Yazar: Philip Conklin

Çeviri: Ayça Sayıoğulları, Efe Dönümcü

Kaynak: http://www.theperipherymag.com/modern-times/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları