Demokratik Hükümet ve Cumhuriyetçi Hükümet

Başlıktan anlaşılanın aksine bu makale, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki iki ana siyasi partiyle doğrudan alakalı değil; siyasi teoride bu isimlerin ne anlama geldiğiyle alakalı. Demokratik ve cumhuriyetçi hükümet şekillerini birleştirmek bugünlerde sıkça görülüyor. Bu duruma bir örnek, Akhil Reed Amar’ın America’s Constitution: A Biography (Amerika’nın Anayasası: Bir Biyografi) adlı, bir sözü haricinde harika olan kitabında bulunabilir: “IV. Madde her devlete cumhuriyetçi bir hükümet şekli garanti eder. Bu, aristokrasi ve monarşinin zıttı ve nihai olarak halk kaynaklı bir hükümet şeklidir.” Republican (cumhuriyetçi) kelimesi, dayanak noktası olan people (halk) kelimesi ile aynı etimolojik köklerden gelmiştir (publica, poplicus). People kelimesinin Yunancadaki karşılığı olan demos kelimesinden de democracy (demokrasi) kelimesi ortaya çıkmıştır. Birinci sınıf bir alim olan Amar bile demokrasiler ve cumhuriyetler arasındaki farkı söyleyememektedir.

Bu durumun nedeni, Amar gibi liberallerle benim gibi siyasal iktisatçılar arasındaki ayrımın kökenine kadar gidiyor. Amar, anayasa terimini hukuksal bir anlayışla, yasaların gövdesi olarak inceliyor. Ancak antik teorisyenler, en başta Aristo, anayasa çeşitlerini yalnız yasa formları olarak değil, daha geniş terimlerle ayırt etmişlerdir. Aristo’nun kavramları, modern terimler olan siyasi hatta siyasal iktisadi sisteme anayasa teriminin bugünkü genel kullanım biçiminden daha yakındır. Diğer çoğu 18. yüzyıl Batılı siyaset teorisyenleri gibi Amerika’nın kurucuları da bu terimleri Aristo gibi anlamışlardır.

Aristo, yasalardan ziyade yönetenlere ve çıkar gruplarına dayalı olmak üzere altı adet anayasa şekli tariflemiştir. Amar, yukarıdaki alıntıda Aristo’nun tariflediği şekillerin salt bir boyutunu vurguluyor: Demokrasiyle aristokrasiyi veya monarşiyi karşılaştırıyor. Gerçekten de Aristo bu üç şekli, yönetenlerin çok (demokrasi), az (aristokrasi) veya tek (monarşi) olmasına göre ayırmıştır. Ama çoğu modern liberaller gibi Amar da Aristo’nun bu konudaki birikiminin diğer boyutunu görmezden geliyor. Bu diğer boyut, anayasanın -politik sistem demeyi tercih ediyoruz – erdemli mi yoksa yozlaşmış mı olduğu.

Amar’ın anlattıklarının kafa karıştırıcı olmasının sebebi Aristo’nun kategorilerini birbirine karıştırıyor olması. Aristo’ya göre demokrasi yozlaşmış bir yönetim biçimi. Demokrasinin erdemli hali ise cumhuriyet. Bu yüzden Aristo’ya göre anayasanın altı şekli erdemli (cumhuriyet, aristokrasi, monarşi) ve yozlaşmış (demokrasi, oligarşi, diktatörlük) olmak üzere ikiye ayrılıyor. Ve bu iki kısım içerisinde de anayasanın altı şekli yönetenlerin çok, az veya tek olmasına göre ayrılıyor. Plato da “cumhuriyet” kavramını benzer şekilde kullanmış, yani çok kişinin yönetimde olduğu erdemli ve ideal bir yönetim biçimi olarak. Aristo için yozlaşmışlık ve erdemlilik arasındaki fark, halkın isteklerini göz önünde bulunduran bir yönetimle, kendi çıkarlarını düşünen bir yönetim arasındaki fark. Dahası, Aristo çok olanın fakir, az olanın ise zengin olduğunu netleştirdi. Bu nedenle Aristo’ya göre oligarşi, zenginlerin kendi çıkarlarına göre yönetmesi, demokrasi ise fakirlerin kendi çıkarlarına göre yönetmesi. Thcydides’in Peloponnes Savaşı’nın Tarihi’nde vurguladığı gibi Aristo’nun zamanında çoğu Yunan şehir-eyaletleri demokratik ve oligarşik partiler olarak kutuplaşmıştı. James Madison da Federalist Yazılar #10’da ABD Anayasasının yozlaşmış bir demokrasi değil de, erdemli bir cumhuriyet, yani yönetenlerin çok olduğu ve halkın çıkarlarını öncelik haline getirdiği bir sistem kurma amacıyla dizayn edildiği konusunda netti. Benzer biçimde Anayasanın 4. maddesi eyaletlerin cumhuriyetçi hükümetleri olmasını gerektirir.

Modern siyasi söylev, eski Yunanlardan modern Amerika kurucularına siyaset teorisyenlerinin ilgisini çeken, erdemli ve yozlaşmış politik sistemler arasındaki bu kritik ayrımı kaybetti. Son 150 yıla kadar neredeyse tüm büyük siyasi teorisyenler bu ayrım konusunda zorlandı. Klasik Çin siyasi düşüncesi bile yozlaşmış ve erdemli yönetim şekilleri arasındaki farkın bir versiyonunu içeriyor. Modern siyasi söylev bu tartışmayı basitleştirip kısalttı.

Daha önceki yazılarımda savunduğum gibi, modern tutuculuk, geleneksel erdemli cumhuriyet bakış aşısının yerine “erdemli” pazar ekonomisi mitini getiriyor. Bugün karşılaştığımız şey ise çıkarcı özel gücün baskınlığı, eşitlikçi bir pazar değil. Aristo’nun da anladığı gibi, mülkiyet dağılımı önemli. Thomas Jefferson, James Madison ve Cumhuriyetçi Parti’nin (kafa karıştırıcı bir şekilde 1820’lerde “demokrasinin” popüler iddiaları değişime uğrayınca Demokratik Partiye dönüşen) diğer kurucuları ulusal bankaların kurulmasına karşıydı, çünkü (doğru olarak) bunun özel gücün yoğunlaşmasına ve oligarşinin yeni bir formuna sebep olacağını düşünüyorlardı. Onun yerine özel gücün, arsa (ve ne yazık ki köle) sahipliğine göre eşit olarak dağıtılmasını tercih ettiler ki böylece erdemli cumhuriyeti yöneten çokluk, bağımsız ve kendi kendine yeten çiftçiler olacaktı. İdealize bir Jefferson dünyasında, yaklaşık olarak eşit olanlar arasındaki pazar ilişkileri klasik anlamda erdemli olurdu.

Ancak 19. yüzyılın sonunda sadece ABD’de değil ama tüm sanayi ülkelerinde, küçük ama inanılmaz zengin bir oligarşi finansal-endüstriyel holdingleri birbirine bağlayarak ekonomiye hakim oldu. Avrupa’da Marksizm’den etkilenen işçi hareketi ile geleneksel erdem düşüncesinin yerini sınıf-bazlı kitlesel partiler (sosyalist veya sosyal demokrat) düşüncesi aldı. Bu hareketlere göre, çoğunlukta olan sınıf (işçi veya proletarya sınıfı) çıkarları doğrultusunda hakimiyet kurup, sınıfsız, erdemli bir toplum oluşturmadığı sürece, tüm siyasi formlar yozlaşmıştı. Varlıklı sınıflar liberaller, hristiyan demokrat, köylüler v.b. sıfatlarıyla dengeleyici kitlesel partiler kurdular. ABD dışında, açıkça kendi çıkarını gözeten sınıf siyaseti, geleneksel bir erdemli cumhuriyetçi hükümet düşüncesinin yerini almış gözüküyordu.

İki büyük Amerikan siyasi partisi de kendilerini erdemli demokratik cumhuriyetin, kamuoyu odaklı temsilcileri olarak yansıtmaya devam ettiler ancak bu son iki terim arasında geçişler fazla sık olmaya başladı. Aslında gümrük tarifeleri ve kredi/para politikası konusunda iki parti arasında farklı yaklaşımlar varken, iki parti de, geleneksel cumhuriyetçi yaklaşımla, savunduklarının genel halkın lehine olduğunu söylüyorlardı. Ancak hangi parti iktidarda olursa olsun, iş çevreleri ekonomiyi istedikleri şekilde kontrol ve domine etmeye devam ettiler. Ekonomik olarak kendine yetebilen ve bağımsız vatandaşların erdemli hükümet yönetimine dayanan Jefferson idealinden çok uzaktaydı bu sistem. Onun yerine kişisel güç fazlasıyla merkezi hale geldi.

Avrupa’nın burjuva versiyonundan farklı olarak, Demokrat Parti’nin modern Amerikan liberalizm yaklaşımı, Büyük Bunalım felaketinin herkese öğrettiği üzere kapitalizmin kendiliğinden sağlam ve erdemli olmadığının ortaya çıkmasından sonra Yeni Düzen döneminde oluşmuştur. Bu yaklaşım ile hükümetin rolü, Jefferson siyasal iktisadındaki köklerinden uzaklaşarak, kaotik pazarı düzenlemek ama temel varsayımlarını ve mülk dağılımını sorgulamamak olmuştur. John Kenneth Galbraith’in kelimeleriyle, iş dünyasının özel gücüne karşılık hükümet “dengeleyici kuvvet” olarak gelişmiş ve büyümüştür.

ABD Cumhuriyetçi Partisi tarafından ifade edilen modern muhafazakarlık, Jefferson’ın kişisel özgürlükler fikrini aldı ancak bu fikrin ön koşulunu ve ekonomik çerçevesini, yani kendine yeten üreticiler temelini görmezden geldi. Dünya çapında mülk sahipliği azalmakta ve zenginlerin elinde yoğunlaşmaktadır. Dünyanın bir çok yerinde orta sınıf hala oturduğu evleri ya da apartman dairelerinin sahibi olsa da, bu üretici mülk değildir. Üretime yönelik kaynaklar şirketlerin elinde merkezileşmiştir.

Bu yüzden, Aristo’nun tarif ettiği şekilde bir demokrasiye sahip olup olamayacağımız, kapitalizmin kişisel çıkarcı açgözlülüğünü aşan ve halkın çıkarlarını önceliğe koyan bir sistemi koruyup koruyamayacağımıza ve halkın çıkarlarının para ile yozlaşmış kişisel çıkarcı politikalar karşısında ayakta durup duramayacağına bağlıdır. Muhafazakarlık, bu formülü büyük oranda reddeder, çünkü pazarın erdemli yönetiminin çoktan mükemmele yakın olduğunu ve bu yüzden de halkın çıkarlarının demokratik politik süreçler üzerindeki herhangi bir etkisinin yozlaşmış olduğunu varsayar. Görünüşe göre Cumhuriyetçi Parti (ve başka ülkelerdeki benzeri muhafazakarlar) cumhuriyetçi yönetime olan bağlılığından fiilen vazgeçmiştir ve “pazar” anlayışı tarafından idealize edilen kişisel gücün yönetimini tercih etmektedir. İronik olarak, eğer IV. maddeyi yazarlarının esas niyetine göre okursak, (bir çok muhafazakarın savunduğu şekilde), Anayasa Mahkemesi birçok eyalet hükümetini, Cumhuriyet erdemi taşımadıkları için, anayasaya aykırı olarak yargılayabilir.
Yazar: James N. Holt
Çevirmen: Deniz Tankurt
Kaynak: http://www.worldpolicy.org/blog/2017/06/29/democratic-and-republican-government

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları