Edebiyat Tarihindeki En İyi Gotik Yazarlar

Marry Shelley’den Maurice Sendak’a bugün, Frankenstein’ın yazarı ve şimdiye kadar yazılan (karanlık, hırpani, hayali) belki de en iyi gotik -edebiyatı ya da başka türde- yazar olarak bilinen Mary Wollstonecraft Shelley’nin 220. doğum günü ve doğum gününü kutlamak için (gerçi, büyük ihtimalle ölüm günü için bir kutlama tercih ederdi) ben de edebiyat tarihinden birkaç kötü şöhretli gotiği ya da en azından kendilerini gotik benzeri kanıtlamış yazarları inceleme kararı aldım. Ve sorduğunuza göre, hayır, kendinizi öldürmeniz sizi gotik yapmaz. Aynı zamanda, mum ışığıyla aydınlatılmış bir mağarada veya buna benzer bir yerde yapmadığınız sürece, gotik edebiyatı yazmak da sizi gotik yapmaz… Gotik; bir tarz, bir ruh hali, bir ölüm takıntısı, içi siyah kıyafetlerle dolu bir dolap; yani sanata ya da pornografiye benzer, gördüğünüzde tanırsınız. Aşağıda benim bu kategoriye eklediğim yazarları görebilir, siz de kendi favorilerinizi yorum olarak bırakabilirsiniz.

Marry Shelley, kesinlikle tüm zamanların en gotik yazarıdır – sadece ilk korku romanı olarak adlandırılan Frankenstein’ı yazmadı, aynı zamanda kocasının kalbini ipek bir mendile sarılı olarak hep yanında taşıdı. Olay aslında şöyle gerçekleşmiş; Percy Bysshe Shelley otuzuncu doğum gününden bir ay önce gizemli olaylar içinde boğuluyordu. Percy’nin bir zamanlar ele geçirilen artakalanları yakıldı ama nedense kalbi yanmayı reddetti. Bu da yeterince gotik değilmiş gibi -görünüşe göre “aşamalı olarak taşlaşan kalp” sendromuna sahipti- Shelley, söylendiğine göre sonrasında, hayatının sonuna kadar kocasının taşlaşmış kalbini yanında taşıdı. Kalp, Shelley’nin ölümünden sonra ipeğe sarılı bir şekilde masasının çekmecesinde, yanında Percy’nin Keats için yazdığı ağıt ve Adonais’in bir kopyasıyla birlikte bulundu.

Edith Wharton’ın köpeklere gerçekten düşkün olduğunu biliyor olabilirsiniz. Onları o kadar seviyordu ki hepsini odasının penceresinden görünen köpek mezarlığına gömdü, aynı zamanda o mezarlık birçok ünlü eserini yazdığı yerdir. Her sabah 11’e kadar, onlarla konuşabildiğini düşündüğü ölü köpeklerinin hayaletlerine bakarak yazdı.

Öncelikle, Maurice Sendak ünlü bir söylemi olan “nefis bir ölüm” istediğini söyledi. Asıl noktaya gelirsek, Vahşi Şeyler Ülkesinde’nin yaratıcısı, John Keats’in ölümünden sonra çıkarılmış olan yüzünün alçıdan kalıbının orijinalini yatağının ayak ucundaki tahta kutuda saklar, onu çıkarıp okşar ve sabahları uyandıktan sonra kalıbı yastığının üstüne koyardı. Ayrıca sakladığı tek ürkütücü şey de bu değildi. Katie Rophie’ye göre, Sendak, ölümle alakalı sevilen objeler içeren geniş bir koleksiyona sahipti; Mozart’ın, babasına yazdığı annesinin öldüğünü haber verdiği mektup. Chagall’ın cenazesinden bir görüntü. 16 yaşında, Franklin Delano’nun öldüğü gün, gelecekteki kendine, savurgan bir ergen hüznüyle dolu, insanların sanki hiç bir şey olmamışçasına laklak edip gülmesine söverek yazdığı kederli bir mektup. Wilhelm Grimm’in “Sevgili Mili, annesi ölmüş bir çocuğa…” ismindeki mektubu.

Sendak, kısmen bazı hastalıkları yüzünden genç yaştan beri ölüme takıntılıydı ve çünkü aynı zamanda Roiphe’nin açıkladığı gibi “O çok küçükken, ailesi ona, annesi hamileyken eczaneye gittiklerini ve düşük yapmaya ikna etmek için bütün zehirli maddeleri aldıklarını ve babasının annesini merdivenden aşağı itmeye çalıştığını anlattı… İstenmeyendi ve herhangi bir şekilde öldürülmesine, ortadan kaldırılmasına çalışıldı.”. Hayatının sonraki aşamalarında sevgilileriyle, sanki ölüyorlarmış gibi, oturmayı ve onları resmetmeyi severdi.

Katherine Mansfield ilk düğününde siyah bir yas elbisesi giydi ve siyah hasır şapka taktı, ki eğer kocasını seviyor olsaydı daha gotik olabilirdi ama sevmiyordu. Biyografi yazarı Jeffrey Meyers’a göre “elbise gülünçtü ve trajikomik bir rol oynuyordu, ama kocası bunun farkında gibi görünmüyordu.” Sonradan, onunla uyumayı reddedince ve sabah onu terk edince farkına vardı.

Herkesin Paris’te favori bir yeri vardır. Zeki kelime ustası ve bir numaralı Viktoria dönemi romancısı Charles Dickens da farklı değildi, onun şehirdeki özel yeri ise şehir mezarlığıydı. The Uncommercial Traveler’da şöyle yazdı:

“Ne zaman Paris’te olsam, görünmez bir güç tarafından şehir mezarlığına doğru sürüklenirim. Oraya gitmeyi asla istemem, ama her zaman oraya çekilirim. Bir noel günü, başka bir yerde olmayı tercih ederken, yalnız başına soğuk yatağında yatan yaşlı, gri bir adamın gri saçları üzerinde akan bir musluğun şıp, şıp, şıp diye sefil yüzünden, şekil aldığı ağzının köşesine gelene kadar damlaması ve yüzünde yarattığı kurnaz görüntüyü görmek hoşuma gitti.

Bir yeni yıl sabahı (yine aynı şekilde, dışarda güneş parıldıyordu ve bir kapının bahçesinde, burnunun üstünde bir tüyü dengelemeye çalışan bir şarlatan vardı.) on sekiz yaşındaki soluk sarı saçlı bir çocuğa bakmak için yeniden çekildim; göğsünde -annesinden, üstü nakışlı- bir kalp asılıydı ve nehir kıyısına gelmişti, açık renk alnında bir kurşun yarası vardı, nereden ve nasıl olduğu kör bir gizemdi.”

Açık olmak gerekirse, ceset incelemeleri Dickens’ın zamanında şimdikinden daha yaygındı ama yine de hafta sonlarını cesetlere şiirsel bir bakışla bakarak geçirmekten daha gotik ne olabilir?

Daha çok bilinen adıyla Sherlock Holmes’un yaratıcısı, Arthur Conan Doyle, fanatik bir cinci, ruh çağırma seanslarına katılımcı, ruh fotoğrafçılığı hayranı, Houdini’nin arkadaşı ve The Ghost Club’ın (Hayalet Kulübü), paranormal araştırmalara adanmış dünyadaki en eski kulübün, bir üyesiydi. Esasen, ölülerin dışarıda bir yerlerde olduğuna inanırdı ve onlarla konuşmak isterdi. Görünüşe göre,doğaüstü olaylara olan ilgisi oğlu ve erkek kardeşi dört aylık bir süre zarfında zatürreden ölünce kıvılcımlandı, ki bu da mantıklı görünüyor. Bir sonraki kısım pek de gotik olmayabilir (ya da öyle mi?) ama bahsetmeye değer: aynı zamanda perilere de inanırdı. Doyle, sözde Cottingley Perileri adı verilen 1917 yılında iki küçük kız tarafından uydurulmuş birkaç fotoğrafa tamamen ikna olmuştu ki “The Coming Of Fairies” adında, fotoğrafların gerçekliğini açıklayan bir kitap yazdı. Daha sonra bu yüzden fazlasıyla dalga konusu oldu.

Edgar Allan Poe aslında popüler kültürdeki kadar gotik değildi, ta ki son yıllarına kadar (özellikle içki ve fakirlik yüzünden), nispeten ortalama bir adamdı, yakışıklı ve atletikti, ama (bildiğim kadarıyla) bu listedeki eski favori barına -iddiaya göre- sık sık uğrayan tek yazar. Gerçek bir hayalet olmaktan daha gotik bir şey yok, değil mi?

Peki, Nick Cave biraz çocuk oyuncağı oldu. Fakat her şeye rağmen, “gotik zenginliğinin büyük lordu” olmasına ek olarak, o bir roman yazarıydı.  Ve sahiden, ona bir bakın.

Yazar: Emily Temple

Çeviri: Berra Yüksel

Kaynak: http://lithub.com/the-greatest-goths-in-literary-history/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları