Einstein’ın İzafi̇yet Teori̇si̇ni̇n Ne Kadarı Virginia Woolf’un Yazılarında Bulunuyor?

Ne yazık ki, bir insan “evreni yemek başında oturarak çözemez,” diye 1934’te günlüğüne yazmıştı Virginia Woolf, ona, hem Dalgalar’ın mistisizm çekimli yorumu hem de The Occult’ın sıradışı görüşüyle gelen William Butler Yeats ile bir sohbetinden sonra…

Onun kayda geçirdiğine göre, “Ne din ne de bilim evreni açıklar,” demişti Yeats. “Bunu Okültizm açıklar.” İnce ayrıntıyı seven Woolf, Yeats’in ne din ne de bilimin evrenin her anını ölçmediği düşüncesine kısmen katılmış olabilirdi; ama Bloomsbury yazarı, tartışmasız, bilime daha sıcak baktı. Sadece özel ve halka açık yazıları boyunca batıl inanç olarak gördüğü herhangi bir şeye kin dolu iğneleyici hakaretler yağdırmakla kalmadı; aynı zamanda fizik ve astronomideki ilerlemelere derin bir ilgisi vardı, en dikkat çekeni Albert Einsten’ın, sırasıyla 1905 ve 1915’in, Özel ve Genel Görelilik Kuramlarıydı, ki bunlar da, öncelikli olarak, zamandaki olayların her yerde herkes için aynı olmadığını, ama daha ziyade gözlemcinin uzaklığına ve hızına bağlı olduğunu öneriyordu. (Örneğin, ışık hızında ilerleyen bir saat, ışık hızından daha az hızı olan bir saatten daha yavaş tik tak ediyor gibi görünebilir.). Genel kanının aksine olan bu kavram, gökbilimci Arthur Eddington 1919’da göreliliği kanıtladıktan sonra, Woolf’un dünyasını büyük ölçüde değiştirdi, ki bu da hem bilimsel tutuculuğu altüst etmede yardımcı olan, hem de halkın ilgisini yakalayan olağanüstü bir başarı… Woolf’u, Einstein ve görelilik prizması yoluyla okumak – Mrs. Dalloway, A Room of One’s Own adlı eserde tesadüfen bahsedilen fizikçi veya bir teori- artan zaman çarpıklıklarını ve To The Lighthouse (bu yıldan 90 sene önce yayımlandı), Orlando, The Waves, kısa hikayesi “The Mark on the Wall” ve daha birçok diğer metinde yer alan anlatıma dayalı yapıyı zenginleştirebilir. Einstein’ın teorisi, Woolf’un, çılgın, doğrusal olmayan, tanrısız olası bir dünyada anlam arayan, basit ama olağanüstü sanat ve hayat felsefesini bile göze çarpmayacak şekilde etkilemiş olabilir.

Woolf, “hayatın… orada yaşamayı reddettiği” evler gibi karakterler yaratma olarak tanımladığı, Arnold Bennett gibi birinin çalışmasının aksine, akışı ve iç ve dış dünyanın garipliğini yakalayan bir kurgu yazmak istiyordu. Basit, iyi tanımlanabilir, ve doğrusal olmayan -dogmalar tarafından sıkı sıkıya belirtilen bir şey-; ama daha ziyade, yarı saydam, tarif edilmesi zor, ve bireysel tecrübelerle ilgili bir şey olan bu hayat fikri, “Modern Fiction”dan bir satırda özetlendi, bu da Woolf’un en bilinen makalelerinden biri… “Hayat, simetrik bir şekilde ayarlanmış gösteri lambaları dizisi değildir.”, diye yazmıştı; tersine, “Hayat, parlayan bir ışık halkasıdır, bilinçliliğin başlangıcından sonuna kadar bizi çevreleyen yarı geçirgen bir dışkabuk…”

Woolf’un bilime olan ilgisi kritik olarak biraz dikkat çekmesine rağmen, tıpkı Holly Henry’nin Virginia Woolf and the Discourse of Science adlı eserinde ve Modernizm ve bilimsel söylev üzerine birkaç metinde olduğu gibi, Woolf’un bu bağlamda söz konusu olduğunu görmek hala nadirdir. Ama onun zamanında bilimdeki yeni fikirler muhtemelen çalışmalarının içine işledi. Bir an veya gelecek bir an içinde, benim zamanımın seninkinden daha yavaş işlediği sürekli değişen bir dünya görüşü sundu – zaman kavramının, bilimsel gelişmeler yoluyla kendiliğinden sık sık tekrar tanımlandığı bir çağda iletilmiş bir görüş, ki bu da tek resimli fotoğrafçılığın devrimci gelişiminden başlayarak (ki bu da zamanı yavaşlattı, aynı zamanda konuşmayı da), izafiyete, Edwin Hubble’ın evrenin genişlediğine dair şok eden açıklamasına ve kuantum mekaniğine (zamanı her zamankinden tuhaf hale getirdi) kadardı. Lord Kelvin’den sonra bu son üçü, 20’li yüzyılın başına yakın, tarihin en zamansız duyurularından birini getirdi: “Şu an fizikte keşfedilecek yeni hiçbir şey yok.”. Şüphesiz, Woolf bilim insanı değildi. Ama yeni fizik dillerinden -özellikle Einstein’ınkilerden- anladıklarını sanatına ve, inanıyorum ki, basit ama hareketli bir yaşam ve aynı şekilde sanat içeriği vizyonu sunan bir felsefeye çeviriyordu.

*

Einstein bilimsel bir şöhretti. Doruk noktasında popülaritesi, Neil deGrasse Tyson veya Bill Nye gibi çağdaş bilim popülerleştiricilerine adanan hevesi veya Stephen Hawking’in bugünki popülerliğini bile gölgede bıraktı.

Eddington, bir tutulma sırasında yıldız ışıklarının bükülmesini ölçerek Einstein’ın teorisini kanıtladıktan sonra, halkta görelilik hakkında olağanüstü bir merak patlaması ortaya çıktı; öyle ki Einstein tarafından veya Einstein hakkında yazılan hemen hemen her şeyin kopyalarının satılması bekleniyordu, aksi takdirde isyana sebebiyet veriyordu. Eddington’ın başarısından sonra kalan yıllar boyunca, Londra’nın The Times gazetesi, neredeyse her gün Einstein ve imzası haline gelen teorisi hakkında parçalar yayımladı. Hatta birisi, Londra’da çanak çömlek de içeren görelilik malları satın alabilirdi. Einstein’ın çağrısının bir kısmı göreceliğin şaşırtıcı karşı sezgiselliğiydi; ve bir süre gazeteler, kısa ve sade açıklamalar için alışılmadık derecede yüksek fiyatları gözden çıkardı. Halkın Einstein’a olan takıntısı o kadar hararetli, o kadar çılgındı ki; 1929’da Alman yayını için kısa bir bildiri yazdığında, Arthur Eddington’dan kendisini şu şekilde bilgilendiren etkileyici bir mektup aldı:

“Londra (Selfridges)’daki büyük mağazalarımızdan birinin, yoldan geçenler hepsini okuyabilsin diye camlarına senin bildirini yapıştırdığını (yan yana yapıştırılmış altı sayfa) duyduğuna sevinebilirsin. Büyük kalabalıklar onu okumak için etrafında toplanıyorlar!” Bir sonraki yıl, Holly Henry’nin kayda geçirdiğine göre, Manhattan’ın Doğal Tarih Müzesi’ndeki korumalar, 4000’in üzerinde insan, söylendiğine göre izafiyetin gizemini çözen filmi izlemeye koştuğunda neredeyse bir isyan haline gelen şeyı kırmak zorunda kaldılar.

Woolf’un, Einstein’ın çalışmalarına ne kadar tanıdık olduğu belirsiz, hatta çelişkili. Onun çalışmalarına, 1925’te Alman fizikçinin teorisinin -ABC of Relativity (Göreliliğin ABC’si)- büyüleyici bir açıklamasını yayımlayan filozof Bertrand Russel ile olan arkadaşlığı yoluyla maruz kalıyordu. Fakat 1938’de Woolf Ekimde, yazarı söyleşmek için ziyaret eden Amerikan edebiyatı öğrencisi Elizabeth Nielsen’a (Woolf hakkında tez yazan ilk kişi) yazdığı bir mektupta “Einstein okumamıştım. Bunu anlamamalıyım.” diye yazdı; Woolf’un deyimiyle, “Einstein ve kurgu üzerindeki ekstra olağan etkisi.” Buna rağmen, Clive Bell’lerdeki bir partiyi anlatan 1926’dan kalma bir günlüğün giriş bölümünde Woolf şunları yazmıştı: “Her ne kadar tartışma benim sınırlarımı aşsa da, kalıp, eğer Einstein haklıysa, kendi hayatlarımızın geleceği hakkında nasıl tahminde bulunabileceğimizi tartışmayı bir çocuk gibi istedim.” (Bu Einstein’ın yanlış anlaşılmasıydı, belki de kontrolsüz ama sonu olan, ışık demetlerinin en sonunda kaynaklarına geri döneceği evreni aşırı yorumlasından veya, muhtemelen, dile düşmüş ikiz paradoksundan kaynaklanmıştı; ki bu paradoksta bir insan, ışık hızına yaklaşarak diğerinden daha yavaş yaşlanıyordu; böyle karmaşık yanlış okumalar kısa bir süre için yaygındı.). Bunun ötesinde, Woolf, Einstein’ın faşizme yönelik kınamalarını not defterine yapıştırmıştı. Yani, hiç şüphesiz Einstein’ı okumuştu; belki de Woolf’un mektubunda demek istediği, resmi yazılarını okumamış olmasıydı. Woolf, Eddington ve gökbilimci ve bilim popülerleştiricisi James Jeans vasıtasıyla, gazete parçalarından görelilik anlayışının birazını derledi.

Woolf’un Einstein’a olan borcu, belki de 1928 lüdik romanı Orlando’da en açık şekilde görülür. Bu romana adını veren Orlando; kitaba, I. Elizabeth’in egemenliği süresince, genç bir çocukken başlar, ve daha sonra, bir gün kadın olarak uyanır, ve bu kadın 20. yüzyıla kadar yaşar. Woolf’un baş kahramanı Orlando’nun, eleştirmen arkadaşı aynı zamanda birden fazla konvensiyonel hayat için yaşayan Nicholas Greene’ye göre, zaman görecelidir; zaman, Orlando ve Greene için çevrelerindeki dünyadan çok daha yavaş ilerliyordu. Orlando kitabındaki Einstein’la olan bu bağlantı, büyük ölçüde gözden kaçtı, ama yine de önceki bir eleştirmen bunu yakaladı: New York Times için 21 Ekim 1928’den bir Orlando araştırmasında, Cleveland B. Chase, romanın Einsteincı göreliliğin bilinçli bir incelemesinden farksız olduğunu iddia etti. “‘Mrs. Dolloway’ ve ‘To the Lighthouse’a’ benzeyen başka bir roman ümidiyle Orlando’nun kapağını açanlar, Bayan Woolf’un bir kez daha gelenek ve görenekle bağını kopardığını ve diğer bir dördüncü yazı boyutunu keşfetmeye kalkıştığını fark edecekler. Önceki romanlarında öylesine büyük bir başarıyla kullandığı bilinç akışı metodunu terk etmekle kalmayıp, onunla, Einstein izafiyet teorisinin yazıya uygulaması olarak -bu tanım için daha iyi bir terim yok- tanımlayabileceğimiz bir şeyi birleştirdi.” diye yazmıştı Chase. Woolf, kendisi, tanınmış Einsteincı görelilik ikonunu, farklı sıklıklarda tik taklayan saatleri, romanın sonuna kadar kaynakça olarak kullanmış gibi görünüyordu:

Ve aslında, en başarılı hayat sanatı uygulayıcıları, bu arada bunlar genelde az bilinen insanlardır, bir şekilde, her normal insan sisteminde aynı anda atan altmış veya yetmiş farklı zamanı saat on biri gösterdiğinde, geri kalan hepsi beraber çalsın diye eş zamanlı kılmanın yolunu buluyor ve şimdiki zaman ne şiddetli bir aksamaya uğruyor, ne de geçmişte unutuluyor. Onlarla ilgili yalnızca şunu söyleyebiliriz; tam 68-72 yıl kadar yaşıyorlar, ki bu da mezar taşlarında onlara verilen süre. Geri kalanlardan bazılarını aramızda yürümelerine rağmen ölü olarak biliyoruz; bazıları yaşam biçimlerinden geçmelerine rağmen henüz doğmamışlardır; diğerleri ise kendilerine 36 deseler de yüzlerce yaşındadırlar. Bir insan yaşamının doğru uzunluğu, “Dictionary of National Biography” ne derse desin, her zaman bir tartışma konusu olmuştur. Zor bir   problem olduğu için – bu zaman tutma…

İşte, görelilik felsefik bir anlayışa yol açıyor: zaman deneyimlerimizin, geçmiş ve günümüzün ağırlığının, herkesinkiyle aynı olduğunu varsaymazsak birbirimizi daha iyi anlayacağımız, genç bir vücut içinde yaşlı biri ve görünürde yaşlanmış bir vücut içinde genç olabileceğimiz, zamanın hepimizin içinde farklı aktığı anlayışı… (Tobias Wolf’un “Bullet in the Brain”’deki zamansal çarpıtmaları da hatırlattım.). Woolf’un metni görelilik bilimini abartmasına rağmen, bunu deneyimlemek doğru hissettiriyor. Woolf genellikle karmakarışık bir fikri balonun zarafetiyle güzel bir imgeye dönüştürdü.

To the Lighthouse da, tanınmış “Time Passes (Zaman Geçiyor)” kesitinde açıkça görelilik algısı yaratır. Eskiden romanın odağı olan Ramsaylar; kısa, minimalist parantez içlerine indirgeniyorlar. Şaşırtıcı bir örnekte, Bayan Ramsay’ın öldüğü parantez içinde belirtilir; bir diğer örnekte, Andrew Ramsay, savaş sırasında havaya uçar. Bunlar satteki çabuk, düzensiz tik taklarken; neredeyse boş olan evin içindeki ve dışındaki atmosferi tanımlayan “Time Passes (Zaman Geçiyor)”’ın geri kalanı yavaş ve bitkin. Kelimenin tam anlamıyla zaman Ramsaylar ve evleri için farklı ilerliyor gibi geliyor. Woolf’un, terk edilmiş evin çalkantılı, mistik yansımasını oluştururken kafasında Einstein olsa da olmasa da,  <“Time Passes (Zaman Geçiyor)”’ı 1925 yıllı bir günlük girişinde arkadaşlarının onu, yapması için cesaretlendirdiği “bu kişisel olmayan şey”, “kompozisyonun bütünlüğünü bozabilecek” üstesinden gelinecek “yeni bir sorun” olarak tanımladı> bu eser büyüleyici bir edebi görelilik tarifi olarak kalmaktadır. Woolf, “The Mark on the Wall” adlı eserinde de benzer tekniği kullanır, ki içinde isimsiz bir anlatıcı, başka bir karakter, dalgın düşüncelerini bölene ve kabaca bir salyangoz işaretini ortaya çıkarana kadar çok dolambaçlı bir şekilde, (hepsinin bir anı olduğu) duvardaki işaretin ne olabileceğini merak eder. Sanki bir saatin tatlı ilerleyişinden başka bir saat ritminin şiddetli hızına sürüklendik.

“The Waves (Dalgalar)” adlı eserde, yapısal görelilik kavramı aşırı bir dereceye götürülmüştür. Kitabın italik olarak yazılmış bölümleri güneşin doğuşunu ve dalgalar üzerinden batışını tek bir gün için yavaş yavaş, bölgesel ve evrensel açı arasında gidip gelerek kaydeder; buna rağmen, altı karakterin bu atmosferik ara tabakalar arasında oluşan kendi kendine konuşmaları uzun yıllar boyunca gerçekleşti. Dil de göreliliği yansıtır; tüm konuşmacıların monologları, yüce ve parlak, tüm bunların yanında basit, bir diksiyon kullanır; fakat ara oyunu, büsbütün başka bir zaman dünyasındaymış gibi, derin bir okyanusal durgunlukla ilerler: aynı zaman içinde çok büyük ve boşluklu, eğilen, yılanımsı ve bir sonraki aydınlık. Woolf’un “soyut bir mistik gözsüz kitap: bir oyun şiiri” olarak tanımladığı The Waves (Dalgalar), o Modernist roman damgasını alır -gün akışı içerinde oluşan bir taslak- ve onu mimari açıdan Einsteintik bir şeye dönüştürür.

Bazı eleştirmenler Woolf’un zaman tanımının, Fransız filozon Henri Bergson’ın etkisini gösterdiğini tarşırken, -Einstein’la 1922 yılında ölümcül bir tartışmadan önce son derece popülerdi; ki bu tartışmada fizikçi, Bergson’ın izafiyeti anlamada başarısız olduğunu iddia etti ve Bergson daha az tanınır hale gelmeye başladı- Woolf’un kocası Leonard bunu reddetti. “Bayan Woolf, Bergson’dan bir kelime bile okumadı.” diye açıkladı. Birisi, onun dolaylı olarak Fransız filozoftan -bu filozof saat zamanından farklı olan, süreklilik olarak adlandırılan ölçülemeyen bir “iç” deneysel zaman ileri sürmüştü- etkilendiğinden şüphelenmesin diye Leonard şöyle ekledi: “Onun, Bergson’ın fikirlerinden zerre kadar etkilendiğini düşünmüyorum.” Woolf bunu asla açıklığa kavuşturmadı. Bergson çok tartışılan fikirlerini bilmesine rağmen, bana göre onun imgeleri, aynı zamanda -söylentilere göre- okumadığı bir fizikçiyi de anımsatıyor.  

*

Eğer izafiyet Woolf’un çalışmalarının ilgisini çektiyse ve çalışmalarını bilgilendirdiyse, teşkilatlı din hakkındaki görüşleri hem daha açık hem de daha az takdir ediciydi. Woolf’un kayda geçirilen hayatının büyük bir kısmı -günlük girişleri, mektuplar, ilanlar- teşkilatlı dinler ve batıl inançlar için genel olarak belirgin bir şekilde aşağılama içeriyor, felsefe hayatını etkileyebilecek olan bir bakış açısı… Woolf’un kahramanlarının çoğu, yazarları gibi ateistti veya tanrıcılığa karşıydı. “Ah, dinden nasıl da tiksiniyorum.” demişti besteci Ethel Smythe’e 1934 yılında yazdığı bir mektupta; önceki yıl, Smythe, Woolf’un din anlayışı olmadığını günlüğüne yazmıştı. Woolf’un kendi deyimiyle, “din karşıtı bir önyargıya” sahipti. Okumak için Hindistan’a yolculuk yapan ve sonradan Woolf’un “Buda’nın yanlış inanışları” olarak isimlendirdiği şey hakkında yazan “dindar kuzeni” Dorothea Stephen’dan hiç hoşlanmıyordu. E. M. Forster onu “gizli, ahmak” olarak tanımladı -kelime eşleşmesi, tabiki de, önerisel. Dorothy Brett, bir tanıdık, Katherine Mansfield’ın hayaleti, Brett’in evine sık sık uğradığını iddia ettiğinde, Woolf huysuz bir şekilde gözlemledi ki “Brett bilimsel değil; eski öyküleri hemen ciddiye alıyor. Katherine Mansfield, ölümden sonraki bu ucuz hayatı hak etmek için bir şey mi yaptı?”

Her nasılsa, Anglo-Katoliğe dönmesi Bloomsbury şüphecilerinin canını sıkan T.S. Eliot hakkında olan Woolf’un en kin dolu suçlamalarının bazıları korundu. Mektuplardan oluşan bir hakaret başyapıtında, 1928 yıllı bir mektupta şöyle bildirdi: Eliot, bugünden itibaren bizim için ölü çünkü Tanrı’ya ve ölümsüzlüğe bir Anglo-Katolik olarak inanır oldu ve kiliseye gidiyor. Çok şaşırdım. Bir ceset bile bana onun olduğundan daha güvenilir görünürdü. Demek istediğim, ateşin yanında oturup Tanrı’ya inanan yaşayan bir insanda tiksindirici bir şey var.” Bu tanımlamaların sertliğine rağmen, Woolf Tanrı gerekmeksizin bizim nasıl iyi ve kibar olabileceğimiz hakkında da tatlı bir şekilde yazabiliyordu. Mrs. Dolloway’e koyduğu gibi: “(Clarissa) Tanrı’nın olmadığını düşünüyordu, kimse suçlayamazdı; ve böylece bu ateistin iyilik uğruna iyi şeyler yapan dinini yavaş yavaş geliştirdi.”

Onun fikirleri herkesçe bilinen agnostik babası Leslie Stephen’dan (To the Lighthouse adlı eserde Mr. Ramsay olarak karikatürize edildi.) etkilenmişti; kendisi, bilimsel gelişmelerin -özellikle evrim teorisinin- insanlığın evrendeki yeriyle alakalı uzun süredir var olan İncil’in anlattığı tanımlarla çelişmeye yol açtığı, bölünmüş bir Victoria İngiltere’sinin ürünüydü. Bu gerginlik, çağın simgesel metinlerine hayat verdi, Matthew Arnold’ın “Dover Beach” ve Lord Tennyson’ın “In Memoriam A.H.H.” eserleri gibi… Hem şüpheli sorulara açıklık getirmesi hem de şeytanın aldatma aracı olarak rol alması bakımından bilim (hem geçmişte hem de şimdi), ışıklı gibi görünmüştü. Woolf’a göre, geleneksel inançların ışığı, hayatın kasvetliliği boyunca yol gösteremeyecek kadar loş, açık ve parlaklık açısından sınırlı göründü. Babası ile ilgili eleştirel betimlemesine rağmen, babasının, “evrenin karanlık bilmecesi” olarak isimlendirdiği konu hakkındaki yazılarından bazıları Woolf’da yankı uyandırdı. Babasının daha materyalist olan felsefesinin tersine, Woolf, sanat ve yaşamın birbiriyle bağlı olduğu, insanlar ve deneyimler arasındaki sınırların geçirimli olduğu üstünkörü bir mistisizm anlayışı geliştirdi. Bilime olan ilgisine karşın, sarsılmaz bir bilimciliğe bağlı kalmadı; zihni dine kapalıydı ama başka bir yere açıktı. Woolf’un -dilinin sürekli gelişen akışını yansıtan- hayat görüşünde, evren Tanrısız karanlık bir bilmece olarak kalabilir, ama bazı parlak kapılar aralık kalabilir; ki bu da harika ve korkunç bir “Nerede olduğunu kim bilir?” oyununa yol açar.

*

Woolf, gerçekliğin kendisini yüce, kutsal yaptı. Kendim de bir inançsız olarak, sık sık bir dine sahip olmamanın ışıksız, sıkıcı, anlamsız bir hayat sürmek olduğunu savunan, saçma basmakalıp inanışlar gördüm. Woolf’un hayat felsefesi buna karşı koydu. Günlüğünden 1926 yılında yazılmış bir paragraf, seküler üstünlüğün sıradan bir deneyimini harika bir şekilde gösteriyor:

Gökyüzündeki dağları görüyorum: kocaman bulutlar ve İran üzerinden yükselen ay; orada bir şeyin muhteşem ve şaşırtıcı bir hissi var bende, bu “o” mu? Aslında bu kastettiğim güzellik değil. Bu, bahsi geçen şeyin kendi içinde yeterli, tatmin edici, erişilen olduğudur. Yeryüzünde yürüyen kendi garipliğimin hissi de orada: insan pozisyonunun sonsuz tuhaflığı… Bu “o” ile sık sık karşılaştım ve çok rahat hissettim.

Fakat bu felsefeyi en iyi sergileyen paragraf, bana göre, hayat ve sanatın birden aynı olduğu günlük hayatın pamuk yünü arkasındaki dünyanın gizemli vizyonunu ortaya çıkaran ani bir “şok” geçirdiğinde “A Sketch of the Past” adlı eserde görünüyor:

Bundan felsefe olarak adlandırabileceğim şeye ulaştım; ne olursa olsun bu benim değişmez fikrim; o pamuk yünün arkasında bir desen gizli olduğu fikri; bizim -demek istediğim tüm insanlığın- buna bağlı olduğumuz fikri; tüm dünyanın bir sanat eseri olduğu fikri; bizim bu sanat eserinin bir parçası olduğumuz fikri… Hamlet veya bir Beethoven dörtlüsü, bizim dünya olarak adlandırdığımız bu çok büyük kitle hakkındaki doğrudur. Fakat Shakespeare yok, Beethoven yok; kesinlikle ve kesinlikle Tanrı yoktur; biz kelimeleriz; biz müziğiz; biz nesnenin kendisiyiz. Ve şok olduğumda bunu anladım.

İşte, Julia Kristeva’dan ödünç almak için bir terim olan bir çeşit “mistik ateizm”. İnsan bilincinin sınırını aşan, hiçbir Tanrıyı içermeyen ama yine de görkemli bir şeyi doğrulayan bir deneyim: hayatın kendisi, kısaca söylemek gerekirse, sanatın aydınlık, kutsal kalitesine dönüştü. İşte burada, yünün arkasında, belki de tüm saatler aynı şekilde tik taklıyordur.

Hayatın anlamı, basitçe, yaşamak olabilir, diye bize söylüyor gibi görünüyor Woolf; ve kendi içinde bu harika olabilir, sert rüzgarlarda veya anormal bir şekilde sakin, ruhun gecelerinde bize yol gösterecek önemli bir denizfeneri olabilir.

 

Yazar: Gabrielle Bellot

Çevirmen: Almıla Cerit

Kaynak: https://lithub.com/how-much-of-einsteins-theory-of-relativity-is-in-the-writing-of-virginia-woolf/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları