Ermenilerin Gözünden Kürtler

‘’Bir zamanlar kendi devletleri vardı.’’

 

Ermeni ilkokulu K. Khachaturov’un gözetmen öğretmeni, 1894 tarihli seyahat günlüklerine bir not bırakmıştı: Bu satırların yazarı, eski Kürtlerden sık sık başkentle birlikte Diyarbakır’da Dicle Nehri’nin arkasında bir devletlerinin bulunduğunu ve bir kısmının bazı Ermeni bölgelerini fethettikten sonra Ermenistan’a taşındığını duyuyordu. Kürtlerin bu son görüşleri hiç kimse tarafından ispatlanmadı; aksine Ermenilerin tarihinde de Ermenistan kralı Tigran’ın Azhdahak’a ve Kürtlerin kralına karşı zafer elde ettiği ve onları kendi devletine taşıdığı ve Ermenistan’ın dağlık alanlarına, özellikle de Ararat Dağı’na yerleştirdiği söyleniyordu.

Kürtler – sünni Müslümanlar (eski adıyla Keldaniler), diğer ataerkil toplumlar gibi farklı isimlerle birçok kavme ayrılmışlardır. Rus imparatorluğunun Erivan şehrinin Ararat dağları yakınlarında yaşayan kabileleri “Brooklar”, küçük Ararat’ın doğu tarafında ; Rusya, Türkiye ve İran sınırındaki en büyük kabileleri “Celaller”, Kars yakınındakiler “Cunukanlar”dır. Kürtlerin İran’ın kuzeydoğudaki vilayetlerinde de kendi köyleri vardı.

Kürtler uzun boya, tıraşlanmış sakala, uzun gaga buruna, uzun bıyıklara, etkileyici kara gözlere sahiptirler. Kürtlerin hem kadınları hem de erkekleri doğru, dürüst, samimi, cesur ve atletiklerdir. Müziği, şarkıları ve dansı severler.

Kürtler ağırlıklı olarak sığır yetiştiriciliği yaparlar. İlkbaharın başlarında sığırlarıyla birlikte yüksek yerlere göç ederler ve sonbaharın sonuna doğru dönerler. Kışın ise kış kulübeleri olarak adlandırdıkları köylerinde yaşarlar. Kulübeleri şu şekilde düzenlenmiştir: Zemini aile için dikdörtgen şeklinde, diğer büyük olanı ise atlar, inekler için kazarlar; sonra bu kirişlerin çukurlarının üzerine saman veya kuru ot koyarlar ve yeri doldururlar; bir yandan hem insanlar hem de hayvanlar için giriş vazifesi gören geniş kapıyı takarlar ve işte Kürtlerin kulübesi hazır. Ahırın bir köşesinde küçük bir yer hayvanlardan ayrılır, akşamları Kürtler orada toplanırlar ve koyundan başlayıp siyasetle biten bin bir türlü konu hakkındaki sonsuz sohbetlerini sürdürürler.

Kürtler tüm boş vakitlerini bir hedefe veya ava ateş etmekle geçirdikleri için evin idaresi de yalnızca kadınlara aittir. Onlar koyunları sağarlar, et ve peynir yaparlar, halı ve kilim dokurlar, erkeklerin sorumluluğu ise bu ürünleri öküzlerin üzerinde satmakla sınırlıdır.

Onların ticaretini Yahudiler, Ermeniler ve Kafkasya Tatarları(günümüzde Azerbaycanlılar) yaparlar. Tabii tüm bu tüccarlar Kürtleri acımasızca haraca keserler. Bu aldatmaca Kürtlerin kendisinin saf kurnazlığına çok yardımcı oluyor. Tüccarı atlatmak isteyen Kürt, her zaman tüccarın istediği fiyatın yarısı kadarını verir. Tüccarlar bunu çok iyi biliyor ve dört kat daha fazlasını istiyorlar. Ve yine de aldatılmış olan Kürt bir Ermeni’yi ya da Yahudi’yi aldattığı inancındadır.

Düğün alışverişlerinde malları birkaç yüz rubleye almak zorunda kaldığında ve daha sonra borçlandığında Kürt, kendi kimliğine bürünür. Her şehirde ya da ticaret yapılan köyde onların yalnızca borçla mal satın aldıkları hayırsever tüccarları vardır. Kürtlerin “krvo” olarak adlandırdıkları bu hayırseverler kendi krallarına öylesine yardım ederler ki tüm hayvanlarından, halılarından, kilimlerinden mahrumdur; borç defterlerindeki rakam ise hep aynı kalır.

Kürt, misafiri en kötü düşmanı bile olsa ona dokunmaz, evinin yakınlarında hiç kimsenin misafirini rahatsız etmemesi için o, misafirini gerektiği şekilde ağırlar ve kışlık evinden yeterince uzak olan bir yere uğurlar.

Sıradan bir misafir geldiğinde, yani düşmanları olmadığında Kürtler onları çok iyi karşılarlar; kadınlar çoraplarını ve iç çamaşırlarını yıkar, ayaklarını yıkar, sahip oldukları iyi şeylerin hepsini ikram ederler, akşamları misafir yatarken ise kadınlar ve kızlar şarkının sessiz melodisi altında iyi uyusun diye şarkı söylerler. Kürtlere göre misafir Tanrı’nın gönderdiği bir insandır; misafirini onurlandırmayan da Tanrı’ya saygı duymaz.

İntikam almak konusunda da görüşleri aynıdır. Tanrı intikamı emreder ve Kürt her şekilde kanlı düşmanından intikam almaya çalışır. Onlara göre ölülerin ruhu öbür dünyada yalnızca katilin kanı döküldüğünde huzur bulur. Ve her Kürt, hem Tanrı, hem ölülerin ruhu (öldürülen oğlu, kardeşi, akrabası-hepsi birdir) hem de yaşadığı toplum için intikam almak, katilin kanının dökmek zorundadır. Katil öldürülene kadar Kürt’ün ailesi her gün ağlar. Ölenin annesi ya da kız kardeşi kan lekeli gömleği kutsal bir şey gibi saklar; her gün onu göğüslerinden çıkarır, intikam almak zorunda olan adama giydirir ve ağlar. Eğer öldürüldükten sonra geride küçük çocuğu olan bir dul kalırsa o zaman gömlek son kez giydirilir; babasının kanının boşa akmaması için bebekliğinden itibaren gelecekteki intikamcı rolü için hazırlanır.

Bu korkunç geleneğin de parlak bir yanı bulunmaktadır; bazen ölen kişinin ailesi katili affeder. Bu ancak cinayet önceden planlanarak işlenmemişse ya da katil katledilen kişinin ebeveynlerinin çadırındaysa gerçekleşir, katil diz çöker ve: “ Doğru, oğlunuzu(veya kardeşinizi) öldürdüm, fakat ben yaptıklarımdan dolayı tövbe ettim. Merhum benim iyi bir dostumdu, ama aramızdaki kavga gözlerimi kör etti, kılıcımı kuşandım ve kavga etmeye başladık ve oğlunuz öldü. Geleneklerimize göre merhumun ölümünün intikamını almanız gerekir. İşte kendim geldim ve ocağınızın merhametine sığındım; ya beni bağışlayın ya da ocağınızı benim kanımla yakın” der. Merhumun ebeveynleri katil onların merhametine sığındığında onu işlediği suç için sonsuza dek affeder, sonra da katil katledilenin evindekilerin adamı olur. Eğer öldürüldükten sonra geride küçük çocuğu olan bir dul kalırsa ve katil bağışlanmayı dilerse, o zaman merhumun ailesinin yaşamasına yetecek ne kadar koyun, inek ve diğer şeyler varsa verir. Bunun dışında, ihtiyaç duyduğu her anda bu aileye yardım etmek zorundadır.

Kürt kabilelerinin her birinin sadece manevi işlerini değil, aynı zamanda kendi kabilesinin laik bölümünü de yöneten bir şeyhi vardır. Şeyhler, kabile üyelerinin özel yaşamlarını anlamaya çalışır, kabilelerinden birinin hayvancılıktan dolayı her şeyini kaybettiğini öğrendiğinde(onların zenginliği hayvancılıktan ibarettir), yoksul köylünün durumunu anlatan birkaç kelime yazıp tüm Kürtleri kendisine çağırır ve onlardan komşularına bir yardımda bulunmadan gitmemelerini ister. Şeyh bağış toplamaya başladıktan hemen sonra yaklaşık üç-dört yüz koyun, bir düzine kadar inek ve diğer hayvanlar toplanır. Kürtlerden biri toplanan hayvanları topladıkları kişiye iter ve: “ Şeyh, kabilemiz içinde rahatça yaşamanız için size çok sayıda koyun ve inek gönderdi” der. Kürt, kabilenin kendi hayvanlarından feda ettiğini çok iyi bilir fakat armağanı şeyhtenmiş gibi kabul eder ve büyün aile ona teşekkür etmeye başlar. Kürtlerin şeyhe bu kadar bağlı kalmalarının ve onun bir işaretiyle kendilerini ateşe de suya da atmaya hazır olmalarının sebebi budur.

Eğer şeyh herhangi bir insandan hoşlanmıyorsa o zaman kabilenin tüm Kürtleri bu insanı hor görür ve elbette ki bir fırsat doğarsa kılıcına ihanet etmeye her zaman hazırdır. Savaşa giden Kürtler, düşmanlarına aman vermemeye, yaşlıları, bebekleri, genel olarak direnenleri öldürmeye ve genç kadınlarla kızları tutsak almaya yemin ederler. Her savaşçının şeyhin huzurunda söyledikleri onların yeminini oluşturur: “ Mutluluğum, kaderim üzerine yemin ederim ki şeyh tarafından bana verilen tüm görevleri yerine getireceğim; aksi takdirde kötü kader peşimi bırakmasın ve karım korkaklığım için beni küçümsesin ve bir daha çadırına almasın.” Bilakis, Kürt bu yeminini bozmak yerine ölür. Kadınlar, özellikle de eşleri tarafından küçümsenmek Kürt için en büyük talihsizliktir.

Kürtlerin kadınları diğer komşu halklarınkine göre daha fazla hakka sahiptirler. Kürtlerin eşleri, hem ev yaşamında hem de savaşta kocalarının-yoldaşlarının yerini alırlar. Eğer adam savaşa girerse, o zaman kadın hayvanları ve çiftliği korur. Eğer ev sahibesi mallarını korumada başarısız olursa,  benzeri düşünen insanların hürmetinden ve saygısından yoksun bırakılır. Böyle zayıf bir kadının kızıyla evlenmeyi de hiçbir genç adam kabul etmez.

Kadınların cesareti de onlara oldukça geniş bir özgürlüğe sahip olma hakkını verir. Evlenene kadar tamamen özgürdürler; kendileri için bir arkadaş seçebilir, onlar için aşk şarkıları yapabilir, seçtikleri kişilerle dağlarda yürüyebilirler- kısacası kalplerinin arzuladığı her şeyi yaparlar. Kızlar özgür kuşlar olarak adlandırılan, özgürlüğünü kısıtlamaya kimsenin hakkı olmayan kadınlardır. Bu özgürlük onların geleneklerinden gelir, bu yüzden anneler kızlarını başkalarının sevgilisinin adıyla çağırmaktan utanmazlar. Ve kızlar evlenmelerinden itibaren artık özgürlüklerinden yoksun bırakılırlar. Eğer kadın kocasına ihanet ederse, o zaman kadını öldürmek yasak değildir. Kimse katili yargılamaz ve kadının babası bile ona bir şey söylemez ve ona kızmaz; aksine kızının katiline aferin der.

Genç Kürtlerin hayatını hiçbir şey sınırlamaz: evlilik yaşına gelinceye kadar şarkılarını besteler ve şarkı söylerler. O zaman geldiğinde de damadın babası kızın babasına gider ve pazarlık başlar. Gelinin ebeveynleri eğer gelin güzelse yüklü miktarda para, koyun, at vb. talep ederler. Diğer toplumlarda gelin çeyizi kendi getirir, Kürtlerde ise tam tersi zengin bir damat gelinin babasına birkaç düzine, bazen de iki veya üç yüz koyun, birkaç inek ve öküz verir ve gelinini alır. Başlık parasına harika bir bakış da kızların kendisindedir: eğer onunla evlenmek isteyen genç bir Kürde aşık olursa ve onun için küçük bir başlık parası teklif ederse budan rahatsız olur ve sevdiğiyle evlenmeyi kabul etmez.

Eğer damat ile gelinin babası arasında başlık parası konusunda herhangi bir anlaşma yoksa ya da damat fakirse ve gelin için talep edileni ödeyemiyorsa o zaman Kürtler arasında başvurulan başka bir yola başvurur, yani sevgilisini gizlice kaçırır. Genç kız gururu tatmin olduğundan genç Kürt ile birlikte kaçmayı kabul eder; yani babasının dikkatine rağmen onu kaçırmayı başaran kocasından gurur duyabilir: cesareti, zenginliğe ve başlık parasına tercih eder. Genç Kürt damadın bir kızı kaçırması çok tehlikelidir: kızın ebeveynleri tarafından öldürülebilir ve bu cinayet Kürtler arasında suç sayılmaz. Kaçırmayı planlayan genç Kürt, etrafına birçok sadık yoldaş toplamalı, en azından bir aylığına güvenli bir şekilde yaşayabileceği bir yer seçmeli ve daha sonra kızı kaçırmalı.

Gelinin kaçırılmasından  bir ay sonra babası hakaret etmeyi unutur, çünkü damadının cesaretini övmeyi başaramaz ama onu affeder. Eve döndükten sonra genç Kürt her zamanki işine kabul edilir ve ardından diğer kabileler arasında yaptığı işten büyük onur duymaya başlar.

Ağırlıklı olarak kabilenin içerisinden biriyle evlenirler. Eskiden çocukları beşikteyken nişanlarlardı. Nişanın bir göstergesi olarak kızın başına başörtüsü bağlarlardı.  Paraları da kıza bağlarlardı. Bu andan evlilik çağına gelene kadar bütün bu yılların bayram günlerinde damat, nişanlısına koç ve kıyafetler için kumaş vb. getirirdi. Düğün, damadın anne ve babasından fazlaca harcama gerektirir, kim koçu, tahıl veya diğer ürünlerle parayı verecek diye onlara yardıma akrabaları gelir.

Gelini damadın evine getirmek için damadın arkadaşları onu aramaya gönderilir. Gelinin evine yaklaştıklarında evin kapısı kapanır ve açılınca “kardaş” (akraba veya kardeş) gelinin arkadaşına fidye vermelidir. Gelini giydirmeye başlarlar.

Damadın evine vardıklarında gelin, damadın babası ona bir hediye sunana kadar atından inmez. Ona bir inek ya da kısrak verir. ( boğa veya aygır verilmez.) Gelin evin eşiğine doğru adım atar. Damat tarafındaki kadınlardan biri gelinin ayaklarının altına birkaç lavaş atar. Gelin selamlayarak ve ekmeği toplayarak eve girer. Eşiği aşan gelin damadı öpmelidir. Evin içerisinde kadınlar onu elinden tutarlar, aynı anda “seni buraya kabul ettik ve sen ömrünün sonuna dek bu eve hizmet etmelisin” diyerek odanın ortasında yerde bulunan ocağın etrafında bir veya üç kez dolaşmaya zorlarlar.

Bundan sonra gelini onun için hazırladıkları kırmızı örtüyle çevrili odanın köşesine götürürler. Kendi ailesinin ve damadın ailesinin kızlarıyla çevrili halde gelin burada yastıklara yaslanıp halının üzerinde oturur. 2-3 gün kadar süren tüm düğün töreni boyunca kendini kocasının akrabaları hariç kimseye göstermez.

Gelinin köşesinden çıkışına bazı ritüeller de eşlik eder. Damadın babası kendi akrabalarını ve gelinin akrabalarını davet eder. Yemekleri sunarlar; yemek sırasında damadın babası veya akrabası gelinin çıkışının yapılması gerektiğini ve ona hediye sunulması gerektiğini bildirir. Konukların her biri elinden gelen şeyi verir. Kadınlardan biri geline toplanan hediyeleri hediye eder, onun örtüsünü çıkarır ve onu konuklara götürür. Gelin her birinin elini öperek konukların çevresinde dolaşır. Bu andan başlayarak gelin artık özgürce hareket edebilir. Ancak yüzü kırmızı bir eşarpla kapalı kalır.

“Gelinin gösterilmesinden” yaklaşık bir hafta sonra baba, damadın akrabalarının yanı sıra gelini de arkadaşlarıyla birlikte davet eder ve yirmi kişilik küçük bir davet düzenler. Ardından gelin birkaç gün babasında kalır ve kocasının evine dönerken babasından bir hediye alır.

“Doğumlar  saman ile kaplı bir yerde gerçekleşir. Kocası evden ayrılır ve ancak doğumdan bir veya iki gün sonra döner.  Doğum yapan kadına tecrübeli, aynı zamanda kendi emekleri için ücret ödenen kadınlar hizmet ederler. Bir çocuğun doğumundan önce mollaya başvururlar; o da her şey yoluna girsin diye bir tılsıma “dua” yazar. Doğumdan sonra tılsım yeni bir amaçla verilir – annenin ve yeni doğanın sağlıklarının korunması. Eğer yapabilirlerse mollayı bir inek, boğa ya da koçla ödüllendirirler“, V. Nikitin, “Kürtler”, Paris, 1956 (Fransızca’dan çeviri “Progress” yayınevi Moskova, 1964)

Eğer doğum zorsa, doğum yapan kadına kardeşinin veya misafirinin geldiğini söyleyip kendine gelmesi için yalvarır, onun kulağına bağırarak adını söylerler ve kulağını çekerler. Eğer bayılırsa bilincini yerine getirmek için silahla ateş ederler. Bazen nehre giderler ve suyu hançerle keserler(doğum yapan kadını bağlayan şeyi kesmek için büyülü bir yoldur). Halk arasındaki inanca göre, doğum sırasında kadına “Hal-Anası” adında, ince, korkunç, kocaman göğüsleri omuzlarının üstüne atılmış dev bir kadın olan bir yaratık saldırır. “Hal-Anası” doğum yapan kadının kalbini ve ciğerlerini söker, onları nehre taşır ve suyun içinde yıkar. Eğer bunu yapmak için yeterli zamanı varsa anne ölür. Hal-anasını uzaklaştırmak için doğum yapan kadının etrafında tüfek ateşi düzenlerler. Hançerle nehrin suyunu keserek aynı zamanda Hal-anasının nehirde yıkamak için gelebileceği kalbi ve ciğerleri serbest bırakmak istemektedirler.

Çocuğun adı kadınlar tarafından verilir. Annenin henüz vermiş olduğu tavsiye üzerine toplanırlar ve bir isim seçerler.

Çocuklar iki ya da üç yıla kadar emzirilir. Oğlan çocuğu özel kaygıların odağıdır. Ona karşı çok hassas olurlar . Kız çocuklarına daha az ilgilidirler. Eğer bir kadın sadece kız çocuğu doğurursa, ona merhametle bakarlar.

Sünnet olacağı zaman çocuğun ailesi iyi bir davet hazırlarlar. Sünnet ustura ve kamış çubuklu yerel bir berbere yaptırılır. Üç ya da dört gün sonra vaftiz babası çocuğun durumunu öğrenmek için gelir ve çanak çömlek, büyük ekmek, süt, bal, yumurta ve tereyağı getirir. Vaftiz oğluna çanağı verirken için arhaluk için bir parça bez ya da paspas atarlar.  Her halükarda, çanağı boş vermezler. Bu büyük bir onursuzluk olurdu.

Ölen kişi yatağında uzandırılır, yüzü güneye bakar. Ölüm gelir gelmez ağlamaya ve hıçkırmaya başlarlar. Daha sonra ölen kişi özel bir odaya nakledilir burada yıkanır ve pamuklu bir bezden yapılmış bir örtüyle sarılır. Ağız, burun ve kulaklar pamukla doldurulur ve kolunun altında da pamuk konur. Eğer ölen kişi aynı gün gömülmediyse göğsünün üstüne ölen kişinin yüzüne bakan bir taş ve ayna konur.

Tabutsuz gömerler. Ölenler, mezarlığa kazıklarla yapılmış sedyeler üzerine taşınır. Cenaze töreni akraba ve komşularından oluşur; kadınlar göğüslerine vurarak ağlarlar. Ölünün önünden ya da arkasından atını sürerler. Eğer ölen genç bir adamsa, atını parlak bir bezle süslerler(genellikle boynuna kırmızı bir şal asılır), eyerine kılıcını ve hançerini asarlar. Eğer ölen kişi yaşlıysa, atı siyah bir yas beziyle örtülür. Gömüldükten sonra at eve götürülür ve ölen kişinin ailesinin mülkiyetinde kalır. At kimseye verilemez ancak kullanılabilir. Eğer ölen kişi zengin bir ailedense veya bir kabilenin lideriyse sedyenin arkasından sırtında battaniye ve silah bulunan bir çok eyerli atı sürerler. Daha sonra ölen kişinin evine geri dönerler. Molla bir dua okur, oradakiler de “amin” derler.

Evin sahibi, günün sonunda bir kandil lambası yakar ve merhumun yıkandığı yere koyar. Ölenlerin aydınlıkta olabilmesi için lamba sabahtan akşama kadar yanmalı, aksi takdirde mezarın içi karanlık olur. Bunun dışında Kürtler, cuma günü akşamında, ölen genç bir adamın veya genç kızın mezarı üzerine ve Seyid’in (Muhammed’den gelen) mezarı üzerine bir mum yakarlar.

Cenaze gününün akşamında ölen kişinin anısına hiçbir yemek yapılmaz. Ölenlerin evinde bile yemek yapmazlar. Komşular ölen kişinin ailesi için yemek getirirler. Ölen kişinin anısına yapılan ilk yemek ölümün üçüncü gününde düzenlenir. Bütün köy buna katılır- her aileden bir kişi katılır. Ölümünden yedi gün sonra, yirmi ila kırk kişinin davet edildiği ikinci bir yemek vardır. Kırkıncı gün içinse üçüncü bir yemek düzenlenir. Ölümünden bir yıl doluncaya kadar genellikle ölen kişinin ailesi eğlencelerden ve zevklerden kaçındıkları, hayatın sevincinden söz etmeyi yasakladıkları bir yas tutarlar.

Bir dul ikinci bir evliliği ancak bir yıl sonra yapabilir ve genellikle ölmüş kocasının kardeşi ya da babasıyla ya da her halükarda onun soyundan biriyle evlenir. Dul kadının farklı soydan biriyle evlenmesi namussuzluk sayılır. Bu anlaşılabilir, çünkü kadın için zamanında başlık parası ödemişlerdir ve ailesi bu durumda mülkünü kaybeder.

“Nuh’un Gemisi”

 

Yazar: Hamlet Mirzoyan, Marina Mirzoyan

Çevirmen: Kübra Fidan

Kaynak: https://regnum.ru/news/polit/2316572.html