Eşitsiz Gelişim

 

Kapitalizm bir dünya sistemidir. Kapitalizm öncesinde bazı ulusların, içinde kapitalist ögeleri barındırdığını görürüz. Fakat kapitalizm olarak nitelendirdiğimiz olgu, bu ögelerin eşsiz bir şekilde küresel ticaret ile uyum sağlaması sonucu, 15. yüzyılda Avrupalıların Amerika’yı işgali, Hint Okyanusu ticaret yollarının nüfuz altına alınması ve Trans-Atlantik köle ticareti sayesinde sömürü sisteminin kurulması ile oluşmuştur. Çıkışından itibaren kapitalizm, bazı ülkelerin (emperyalizmin anavatanlarının) zenginleşmesine ve üretimini köklü biçimde değiştirebilmesine yol açmıştır. Üretimdeki bu köklü değişiklik ise, bu ülkelerin (ve yönetici sınıflarının) diğer ülkeleri ekonomik ihtiyaçları doğrultusunda yağmalayıp sömürmesi ile sağlanmıştır. Bu ilişki ilk başta sadece kendi kendine yetebilen büyük toplumlardan zenginliklerin çıkarılması olarak başlamıştır. Zaman ilerledikçe bu ilişki bağımlılık düzeyine evrilmiştir; sömürülen ülkeler yalnızca hammadde deposu olarak kullanılmamış; aynı zamanda tamamlanmış ürün için hayati bir pazar da olmuştur. Bu bağımlılık aynı zamanda sömürülen ülkelerin kendi kendine yetebilirliğini de yok etmiştir. Yakın zamanda ise bu sömürülen ülkeler, küresel pazarda imalat merkezleri olmuştur. Şu ana kadar emperyalist merkezlere bağımlılığı sağlamak için gerekli anaparanın kontrolü sağlanmıştır (IMF ve Dünya Bankası). Ayrıca bu bağımlılığı sürdürebilmek için farklı ülkelere farklı üretim alanlarında ihtisas yaptırılmaktadır. Eşitsiz gelişim anti-kapitalist devrim için çok ciddi sonuçlar doğurmuştur. Yakın zamana kadar çoğu üçüncü dünya ülkesinin sömürüsü dünya kapitalist pazarına iliştirilmiş pre-kapitalist (kabaca yarı-feodal olarak da bahsedilir) yöntemler ile sürdürülmüştür. Bu da göstermiştir ki kapitalizm ile dünyadaki üreticiler arasındaki düşmanlık, toprağın adaletsiz dağıtılmasından dolayı oluşan ve inanılmaz derecede sömürücü toprak sahibi-sakin ilişkisinin başka bir biçimidir.

Çin bu konuda iyi bir örnektir. Diğer bölgelerde (örneğin koloni zamanlarında Afrika’nın büyük bir kısmında) işçilerin zorla çalıştırılması veya köylü ekonomisi ile çiftlik tarımının birlikteliği (bkz. Küba) söz konusuydu. Kapitalist üretim formları ekonominin küçük bir kısmıydı, nüfusun ise daha küçük bir kısmını içeriyordu. Dahası, bu küçük sektör ile iç içe olan kapitalistler bu yarı feodal toplum yapısı ve emperyalistler tarafından ülkelerine hükmedilmesinin kendi çıkarlarına bir engel olduğunun farkındaydı. Toprak sahiplerini devirmek ve toprakları ele geçirmek için herhangi bir hareketin potansiyel müttefikleri idi bu kapitalistler.

Bu bağlamda Çin Devrimi’nin anlaşılması gerekir. Çin Devrimi, çürümüş derecede eski bir sisteme karşı yapılmış bir köylü devrimi idi. Bu devrim Çin’in ekonomik bağımsızlığını emperyalist güçlerden (kısmen) geri almasını ve Çin topraklarının tekrar dağıtımını sağladı. Çin Komünist Partisi, ancak devrim sonrası temel konuların üzerinde durduktan sonra Çin içerisindeki cılız kapitalist sektör hakkında ne yapılması gerektiğini tartışabilmiştir. Şehirlerin çoğu Kuomintang tarafından kontrol edilse de kayda değer seviyede sanayileşmiş tek bölge olan Mançurya, Japon kontrolü altındaydı. Endüstri proletaryasının işleri ele alma konusunda herhangi bir tecrübesi veya yapılanması bulunmuyordu. Herhangi bir hareketin köylülerden destek almaması durumunda Komünist Parti’den destek alması gerekiyordu.

Endüstrinin kalkınması Çin’in pek çok baskı oluşturan sorununu çözmesi için gerekliydi. İletişim ve ulaşım konusunda zorluklar, kıtlık ile uğraşan bölgelere yardım götürmekte sorun çıkarıyordu. Bu kıtlık döngüsünü kırmak için gerekli olan tarımsal üretkenliği sağlayacak tarım araç gereçlerini üretmek için seri imalat şarttı. Burada aslında beşeri sebeplere sahip bir problemin (kıtlık) sadece teknolojik bir çözüme ihtiyacı var gibi görünebilir. Fakat beşeri sebepler (feodal toprak sistemi ve yabancı fabrikalara bağımlılık) kendilerini düşük teknolojik seviyedeki Çin topraklarında kendilerini ortaya çıkarabilmiştir. Teknolojik ve sosyal bir devrimin varlığı olmadan bu toprağın nüfusu beslemesi mümkün değildi.

Bu bağlamda bakıldığı zaman tarımsal devrimin yanında duran kapitalistlerin yeri çok önemlidir. Bu kapitalistler, yeni endüstrilerin gelişimini imkânlı kılan teknik ve yönetim alanında uzmanlıklarını sundular. Hemen kamulaştırılma yapılması, onları Kuomitang’ın ellerine itecekti. Peki işçiler, kapitalistler yerine mevcut işletmeleri işletemez miydi? Bir noktaya kadar işletebilirdi. Fakat iç savaşın eşiğinde pek çok işletmenin tek tük çalışabildiğini ve teknik uzmanlığa sahip işçilerin pek bulunmadığını da akılda bulundurmak gerekir. Daha da önemlisi, Çin proletaryası, uzun bir ortak mücadele tecrübesine sahip olgun bir sınıf olmaya yeni yeni başlamıştı.

Buradaki tek sorun sadece mevcut işletmelerin çalışmasının devamını sağlamak değildi. Buradaki sorun, kıtlığı durdurmak için inanılmaz bir büyüme gösteren endüstriyel temelin de geliştirilmesiydi ve mevcut cılız kapitalist sınıfın uzmanlığı bir kenara bırakılamayacak kadar önemliydi.

Zaman burada kilit bir rol oynamaktaydı. Endüstrinin büyümesi, aynı zamanda kıtlık ve savaş sonucu şehirleri doldurmuş topraksız köylülerin kırsala geri dönmesini de engellemekteydi; kırsal bölgeler henüz köylüleri geri almaya hazır değildi. Bütün bu etmenlerin yanı sıra, Tayvan’dan gelecek ve ABD destekli Kuomitang işgali göz ardı edilemez bir tehdit oluşturuyordu. Kore Savaşı sırasında MacArtur, açıkça Çin’i işgal etmekle tehdit etti.

Burada köylülerin kısıtlı politik kapasitesi ile yüzleşmemiz gerekir. Çin köylü sınıfı, hatırı sayılır sorunlarını çözmek için kapitalist ilişkileri terk edip (özellikle maaşlı iş gücü), kapitalist olmayan bir kalkınma süreci oluşturabilecek midir? Köylüler bu bağlamda pek çok şey başarmıştır. Köy seviyesinde köylüler, köyün yönetimini yozlaşmış toprak sahibi elitlerden almış ve toprağı çarpıcı bir şekilde yeniden dağıtmıştır. Komünist Parti’nin aldığı hayati rolü bir kenara bırakırsak, köylüler, bir noktaya kadar, şehirlerin, hatta bölgelerin yönetimlerini kontrollerine almışlardır. Fakat hiyerarşiye baktığımız zaman, üst basamaklara çıktıkça Komünist Parti kadrolarının ve köylü geçmişi olmayan eğitimli kadrolara daha çok ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu durumu iki şekilde yorumlayabiliriz. Bir taraftan, bu durum Komünist Parti’nin ve rejimin bir avuç dolusu orta sınıf veya toprak sahibi entelektüel tarafından domine edildiğini gösterebilir. Öte yandan, bu sadece Çin’in köylü sınıfının çok büyük bir kısmının okur yazar olmadığını, okur yazar olup devrimi destekleyenlerin (köylü geçmişi olmayan, Halkın Kurtuluş Ordusu veya Parti tarafından okuma öğretilmiş) Komünist Parti üyesi olduğunu da gösterebilir. Ortadaki gerçeğe bu farklı bakış açıları çatışmamaktadır. Aslında bu bakış açıları, birlikte Çin Devrimi’nin sınıfsal karakteristiğini ve neden bu devrimin başka türlü yapılamayacağını göstermektedir.

Konsey Komünisti Anton Pannekoek 1940 yılında yazdığı “Neden Geçmiş Devrimci Hareketler Başarısız Olmuştur” adlı makalesinde emperyalist merkezlerdeki proletarya devrimlerindeki sorunları devrimlerin kapitalist doğasına bağlamıştır. Pannekoek, Rusya’daki geri kalmışlık yüzünden kapitalist devrimin burjuvazi tarafından yapılamadığını, onun yerine entelejansiyadan oluşmuş yeni bir bürokratik kapitalist sınıf tarafından yapıldığını öne sürmüştür. Kapitalizmin eşitsiz gelişimi devrim hareketinin dengesiz gelişimine sebep olmuştur. Yeni kapitalist sınıf, Rusya’daki bozulmuş proletarya devrimi batıdaki işçi hareketini kontrol etmek için kullandı ve bu şekilde en gelişmiş kapitalist ülkelerde proletarya organizasyonlarını yönlendirdi. Pannekoek burada emperyalist artı değer ile işçi hareketindeki bir kısmın satın alınmasına ilgilenmiyor, fakat bu gerçek de neden 20. yüzyılın devrimlerinin uluslararası işçi devrimleri olmadığını ve köylü temelli kapitalist devrimleri olduğunu anlatmaktadır.

Özgürlük, sadece soyutlanmışken kesin olarak ele alınabilir. Gerçek dünyada özgürlük, her zaman içinde bulunduğu sosyal bağlama göre değerlendirilir. Özgürlük sadece kısıtlamaların kaldırılması olarak değerlendirilemez; özgürlük aynı zamanda birinin hayatını etkileyebilecek kararlar alabilme gücüdür. Bir topluluğun yapısını anlamadan onu yönetmek imkânsızdır. Yani, avcı-toplayıcı toplumlarda bu güce ulaşabilmek ile endüstri toplumlarında aynı güce ulaşabilmek farklı şeylere bağlıdır. Sınıf bazlı toplumlarda sömürülen toplumların yönetmek için ihtiyacı olan şeylere erişiminin engellenmesi önemli bir özelliktir. Bir bağlamda devrim, baskılanan sınıfın o şeylere erişebilmesi sürecidir. Fakat sınıf sistemli toplumlar kaçınılmaz bir biçimde eski ve yeni sömürü yöntemlerini birleştirdiği için, baskılanmış çeşitli sınıfların devrimsel sıçramayı yapmak ve kontrolü ele almak için daha iyi bir pozisyonu bulunmaktadır.

13. yüzyıla bakacak olursak, toplumun teknolojik seviyesi göz önünde bulundurulduğunda, köylülerin toplumun kontrolünü ele alıp tarımsal komünizme benzer bir sistem kurmaları hayal edilebilir. 20. yüzyılda ise bu imkânsızdır (Pol Pot yine de denemiştir). Köylüler küresel bir kapitalizm sisteminde tuzağa düşürülmüştür; köylüler küçük köylerdeki yaşamın ötesindeki çalışmalardan mahrum bırakılmıştır. Aksine şehirdeki işçi, dünyadaki pek çok karmaşık şeye maruz kalmaktadır. Buradaki sorun, ki bu sorun kapitalizmin dünyadaki eşitsiz gelişiminin bir sonucu olarak çıkmıştır, yüzyıl içerisindeki devrimlerin çoğunun gücünü proletaryanın değil köylünün yaşam koşullarından almış olmasıdır. Daha kesin olmak gerekirse, köylü sınıfı, bir sınıf olarak kapitalist bir toplumu (gelişmemiş bir toplum bile olsa) yönetmeye hazır değildi. Bu sebepten dolayı bu devrimlerde yeni azınlık sınıflar gücü eline geçirmiştir.

Yazar: Juan Conatz

Çevirmen: Barbaros Albayrak

Kaynak: https://libcom.org/history/historical-failure-anarchism