Ezilenlerin Pedagojisinin Ötesinde | Bölüm 1: Giriş

Toplumun iyiliğinin saldırı altında olduğu, toplumsal sözleşmeye veya toplumsal değerler ve toplumun geniş kesimlerinin iyiliğine yönelik başka herhangi bir topluma faydalı çabaya yönelik gittikçe artan bir ilgisizliğin olduğu bir dönemde eğitim, işe girmeyi sağlayacak bir ehliyetten fazlası olarak görülmeli; pedagoji de sınavlara bel bağlayan öğretim modellerinden öteye geçmelidir.

Gelenek ve kurallara uygun davranışları teşvik edip hayal gücünü kısıtlayan, sonuçları öğrencinin geleceğini belirleyen sınav sistemleri gibi neoliberal disiplin biçimlerini içeren ezilenlerin pedagojisine karşılık olarak, eleştirel pedagoji de günümüzde birçok genç insanın karşılaştığı bireysel, siyasal ve tarihi geçmişle ilgili buhranların algılanıp üstesinden gelinmesi adına ciddiye alınmalıdır. Çağdaş eğitimcilerin ve öğrencilerin karşılaştığı en büyük zorluklardan biri eğitimin, eleştirel okuryazarlığın ve kentsel hacmin gelişmesinde tarihsel olarak oynadığı rolü geri kazanma ihtiyacıdır. Eğitim öğrencilere eleştirel düşünmeye yatkın, önemli sosyal sorunlara duyarlı; ayrıca canlı bir demokrasinin anlamını ve öğretilerini genişletip derinleştirme sorumluluğunu üstelenebilecek bireyler olma fırsatı tanımalıdır.

Böylesine zorlu bir görevin kalbinde, eğitimin demokratik bir ortamda tam olarak ne başarması gerektiği sorusu yatar. Eğitimciler, genç insanlara düşünme, sorgulama ve kolay kolay ikna olmama; imkansızı hayal etme olgularının aşılanması için gereken ekonomik, siyasal ve etik şartları sağlamak ve eğitimin, verimli bir demokrasinin olmazsa olmazı olan vatandaşlara ilham ve enerji vermedeki önemini savunmak adına neler yapmalıdır? Eşitlikçi ve demokratik dürtülerin çoğunu terk etmiş bir toplumda, genç nesilleri otoriteyi sorgulamak, eğitimin yalnızca bir idman olduğu olgusuna karşı koymak ve devlet eğitimi ile yüksek eğitimi demokratik, toplumsal alanlar olarak yeniden tanımlamak adına eğitmek için ne gerekir?

Sosyalin kişiselleştirildiği, duygusal hayatın tedavinin içine göçtüğü ve eğitimin ya özel bir iş olmaya mahkum edildiği ya da her şeyin arzu edilen, ölçülebilir ekonomik bir sonuca  alçaltıldığı algoritmik bir tür düzenleme yöntemi olduğu bir toplumda, eğitim ve eleştirel pedagojinin oynayabileceği rol nedir? Politikanın yerini artık geri bildirim döngülerinin ve sınav rejimlerinin almasının yanı sıra kalkınma kavramı metrik, ölçü ve verimden oluşan dar bir kültür vasıtasıyla tanımlanıyor. Deneycilik ve veriler ile meşgul olan bir kültürde, ölçülemeyen ne varsa solup gider. Merhamet, diğer insanları önemsemek, esas hayal gücü, demokratik bir görüş ve adalete olan bağlılığın ölçüleri böyle bir sistemde kaybolmuştur.

Geriye ise Goya’nın karalamalarından birinde “Mantığın uykusu, canavarları doğurur.” şeklinde ifade ettiği şey kalır. Goya’nın attığı başlık çok anlamlıdır; özellikle de eğitim ve pedagojinin, meslektaşım David Clark’ın dediği gibi öğrencileri “bitmek bilmez eleştiri görevine dikkatsizce yaklaşmanın vicdan yoksunlukları, düşünceye karşı açılan savaş; gündelikleşmiş bir saldırganlığın, siyasi hayatın giderek solmasının ve kişisel saplantılara dönmenin kalbinde yatan mantıksızlıkla flörtün korkunç sonuçlar doğurduğunu” anlamaya zorlamaktaki rolü bakımından anlamlıdır.

Mevcut tarihsel konjonktüre musallat olmuş çok sayıda kriz göz önüne alındığında; finansal, kültürel, siyasi, ekonomik, bilimsel, askeri ve teknolojik kaynakların eşi benzeri görülmemiş bir kümelemesinin güçlü ve çeşitli kontrol ve hakimiyet biçimleri kurmak adına  kullanılıp durduğu bir dünyada, eğitimcilerin bu dünyanın değişen bağlam ve sorunlarına hitap etmek için yeni bir dile ihtiyacı olduğu görülür. Böylesine bir dil, dogmatik olmadan politik olabilmeli ve pedagojinin her daim politik olacağını kabul etmelidir çünkü bireysellik mücadelesi ile yakından ilgilidir. Bu durumda pedagojik olanı daha politik yapmak demek, bahsi geçen “kişiliklerin oluştuğu ve grupların kurulduğu veya nesnelerin meydana getirildiği anlar” söz konusu olduğunda açıkgöz olmak anlamına gelir.

Günümüzde Bill Gates, Walton ailesi ve “milyarderler kulübünün” diğer gerici üyeleri tarafından teşvik edilen sınav rejimleri, hayal gücünü körelten rejimler olarak göze çarpıp öğretmenlerin, sendikaların ve öğrencilerin bilinçli ve eleştirmesini bilen vatandaşlar olarak büyüme kapasitesine balta vurmaktadır. Eğitim sisteminin sınav ve sınava bağlı öğretme takıntısı ezilenlerin pedagojisinin bir parçasıdır ve bu pedagoji eğitimin tarihi bozmak, toplumda dışlanan grupların seslerini bastırmak ve öğrenme ile sosyal değişim arasındaki ilişkinin içini oymadaki rolünü kamufle etmek için uğraşır. Çok sayıda öğretmen, sınav rejimi altında ezilmektedir. Bu rejim, öğretmenleri öyle bir emek sürecinin içine hapseder ki bu süreç sadece siyasi ve etik itaatkârlık aşılamakla ve öğretmenleri niteliksiz teknisyenlere dönüştürmekle kalmaz; aynı zamanda okulların, demokrasiyi mümkün kılan kültürlerin oluşmasında ve pedagojinin ahlaki ve siyasi bir uygulama olarak gösterilmesinde oynayabilecekleri rolü de belirsizleştirir.

Sınav rejimleri eğitimi bir idman biçimi olarak tanımlayarak, pedagojiyi de yalnızca önceden tanımlanmış, tek tip becerileri öğreten bir yöntem şeklinde belirleyerek, gücü görünmez kılar. Eğitimin kişiliğe, isteklere, değerlere ve bireysellik kavramına olan şekillendirici etkisi, bu tartışmadan bilerek uzak tutulmuştur. Eğitimcilerin bireyselliğin ve belli kimliklerin eleştirel biçimlerine özen göstermelerine yönelik her tür düşünce, sınav rejiminin hapishanesinde kaybolmuştur. Örneğin, Tucson Birleşik Okulu İlçe Kurulu ünlü Meksika Asıllı Amerikalı Öğretim Programını iptal etti, bunun yanında Chicano ve Amerikan Yerlileri ile ilgili kitaplar da tehlikeli bulundukları gerekçesiyle yasaklandı. Shakespeare’in Fırtına isimli oyunu ve ünlü Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’in Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabı da yasaklı kitaplar listesindeydi. Bu sansür olayı Amerika’da, toplumda herkesle eşit haklara sahip olmayan ırk ve sınıflara mensup gençler de dahil olmak üzere eleştirel düşünceyi ve pedagojiyi mümkün kılan çevrelere karşı bir savaş açıldığı gerçeğini maalesef gözler önüne seriyor.

Sınav rejimlerinin saklı bir müfredat görevi görerek takibi, sosyal sınıflandırmayı, okulları ayırmayı, devlet okullarının mali kaynaklarını kesmeyi beraberinde getirip meşru gösteren ve bilginin üretimi ve kontrolü üzerinde güç uygulayan baskıcı ideolojilere karşı söyleyecek bir sözü yoktur. Örneğin, sınav hareketi öğrencilerin eleştirel kapasitesini büyük ölçüde göz ardı edip onların, ders kitaplarının aslında sağcı dindar yobazlar tarafından yazıldığını fark etmeleri için gerekli araçları vermez. Sınav bazlı öğretim sistemi öğrencilere ne gibi fırsatlar tanır ki, öğrenciler de McGraw-Hill tarafından yeni basılmış bir Dünya coğrafyası kitabında, göç yollarını anlatan bir konuşma baloncuğunda, Afrika kıtasını işaret eden “1500 döneminde başlayıp 1800 dönemine dek süren Atlantik Köle Ticareti bir sürü işçiyi Afrika’dan ABD’ye çiftliklerde çalışmaya getirmiştir” ibaresinin yazıldığının farkına varabilsinler? Kölelere “işçi”, Afrika kıtasının insanlarının maruz bırakıldığı zorunlu göçe de “göçmenlik” demek, ancak Ku Klux Klan veya beyaz ırkın diğer ırklardan daha üstün olduğuna inanan diğer gruplar tarafından yapılmış olabilir. Tam olarak bu tür bir tarihi ve politik silme işlemi, baskın finansal ve sınıfsal çıkarlar adına öne sürülen sınav rejimlerinin can alıcı noktasıdır.

Bu tür eylemler ne masumdur, ne de bahsedilen baskın güçlerin ideolojilerinden uzak kalabilir. Sınav furyasının altında yatan zararlı düşünce sistemi ve bu sistemin pedagojik baskısı, öğretim personelinin yalnızca sınav rejimlerine karşı çıkmakla kalmayıp aynı zamanda öğrencilere ilham ve enerji veren eleştirel pedagoji biçimleri oluşturması gerektiğine işaret ediyor. Yani, demokrasi karşıtı uygulamalara ve benzer politikalara meydan okumanın yanı sıra eşitsizlik ve çevresel zarar ile bezeli, savaşın ve ulusal ideallerin askerileştirilmediği bir sosyal düzenin ötesinde bir hayat hayal etmenin temelini oluşturan radikal demokratik projeleri yeniden hayata geçirmeyi başarmalılar. Eğitim, bu şartlar altında bir hesap verme takıntısı, bir denetim kültürü, piyasa fiyatı ve veri takıntılı, pazar odaklı dünyanın düşünce ürünü olmayan deneycilik takıntısından fazlasına dönüşür. Düşüncesizliğin sürdüğü biçimlendirici bir kültürün parçası haline gelip Hannah Arendt tarafından “totaliter rejimin laneti” şeklinde tanımlanan ortamın temelini oluşturur.

Baskının gittikçe arttığı bir dönemde, eğitimcilerin ilk, orta ve yüksek öğretimi öğrencileri iş gücüne hazırlayan alanlar olarak gören ve eğitimi iş kültürüyle eşit tutan anlayışı reddetmesi hiç olmadığı kadar büyük önem taşır. Buradaki mesele, eğitimcilerin adalet ve demokrasi kavramlarının karşılaştığı tehditlere meydan okunabilmesi ve aynı zamanda alternatif kişilik, düşünce, sosyal ilişkiler ve politikaların oluşmasına imkan sağlayan toplumsal alanlar, idealler, değerler ve prensipler için savaşmak adına gerekli kültürün oluşmasında eğitimin rolünü tanıması ihtiyacıdır.

Hem tutucu hem de ilerici görüşlerde, pedagoji genellikle yalnızca önceden belirlenmiş bir konuyu öğretmek ve test etmek için bir strateji ve beceri dizisi olarak kabul edilir. Bu durumda pedagoji teknik olarak öğretme ile veya zanaat gibi bir beceriyi geliştirme ile bir tutulur. Geçerli bir eleştirel pedagoji anlayışının bu tanımın kısıtlamalarını ve orijinalin aynısı taklitlerini anlaması gerekir; bu taklitler radikal bir söylem ya da projenin parçası addedilse dahi. Pedagojinin, kişinin kendisi ile kamusal hayat, sosyal sorumluluk ya da yurttaşlığın gerekleri arasında ilişki kurmasını sağlayacak bir dili olmayan bir yönteme böyle etili bir şekilde indirgenmesinin karşıtı olarak, eleştirel pedagoji bilgi, otorite ve güç arasındaki ilişkilere ışık tutar.

Pedagojiyi eleştirel kılan her geçerli anlayışın merkezinde, kısmen, pedagojinin eğitimciler nezdinde belirli sosyal ilişki toplamları içinde hangi bilgi öznelliklerin üretildiğini etkilemeye yönelik kasıtlı bir çaba olduğu bilinci yatar. Pedagojinin bu eleştirel yaklaşımı, eğitimi pratiğini metodoloji uzmanlığına indirgemez. Bunu yerine sorular üzerinden derslerde ve diğer eğitimsel ortamlarda gerçekte neler olup bittiğinin anlaşılmasının önemini vurgular: Öğrenme ve sosyal değişiminin ilişkisi nedir? Öğrenmeye değer bilgi nedir? Bir şeyi bilmek ne anlamına geliyor ve nasıl kullanılmalı? Pedagoji her zaman güç ile ilgilidir, çünkü bazı öznelliklerin nasıl şekillendiği ya da arzulandığından, bazı deneyimlerin nasıl meşrulaştığı ve bazılarının meşrulaşmadığından ya da bazı bilgilerin kabul edilebilir ve bazılarının müfredat dışı olmasından ayrı tutulamaz.

Pedagoji politik ve ahlaki bir uygulamadır çünkü sivil yaşamın, topluluğun, geleceğin belirli türlerinin, vizyonlarının ve kendimizin, başkalarının fiziksel ve toplumsal çevrelerinin temsillerini nasıl oluşturabileceğimizi gösterir. Fakat daha fazlasını da yapar; Roger Simon’un yazdığı gibi, “Kendimiz, çocuklarımız ve topluluklarımızla ilgili kendi hayallerimizin bir versiyonunu tasvir eder. Ama hayaller asla tarafsız değildir; her zaman bir kişiye aittir ve başkalarının hayatlarını ne kadar şekillendirdiklerine bağlı olarak her zaman ahlaki ve siyasi bir boyutları vardır.”

Bundan dolayı pedagojiyle ilgili her tartışma, pedagojinin bilgi ve anlamı düzenleyen yöntemlerle kimlik algısı, konum, değer ve hepsinden ötesi itibarla ilgili bilgi sunan bir eğitsel yöntem olduğuna dair bir tartışmayla başlamalıdır. Benim iddiam, siyasetin sadece ekonomik ve politik iktidar olmadığı, aynı zamanda Cornelius Castoriadis’in işaret ettiği gibi “politik yargılarla ve değer seçimleriyle de  ilgili” olduğu, yani yurttaşlık eğitimiyle eleştirel pedagojinin, vasıflı bir vatandaş olmayı öğrenmenin, siyasi bireysellik ve demokrasi mücadelesinin merkezinde olduğu üzerine kuruludur.

Bu örnekte eleştirel pedagoji; eleştirel düşünmeyi, öğrenme ve gündelik hayat arasındaki uçurumun altını çizmeyi, güç ile zor bilgi arasındaki bağı anlamayı, tarihsel ve teorik bağları kullanarak demokratik hak ve kimlikleri geliştirmeyi vurgular. Fakat bazı eğitimciler ve sosyal teorisyenler eğitimin sadece okullarda verilen bir şey değil, aynı zamanda kültürün eğitici niteliği olarak adlandırılan bir şey ile olabileceğini reddeder. Ana akım medyadan yeni dijital ekran üzerine uzanan bir çok kültürel kurum var; bunlar benim toplum pedagojisi olarak adlandırdığım sivil ve politik organları genişleten ve aktifleştiren veya kapatan kurumlardır. Burada pedagojinin siyasetin merkezi olduğunu kabul etmesi çok kritiktir çünkü bu insanların bakış açılarını değiştirmek, siyasetin eğitici olduğunu anlamak ve Pierre Bourdieu’nun “En önemli tahakküm biçimleri sadece ekonomik değildir; ayrıca inanç ve ikna tarafında yatan entelektüellik ve pedagojidir.” sözlerini hatırlamak gerekir.

Tıpkı eleştirel ve dönüştürücü olmak için pedagojinin anlamlı hale getirilmesinin zorunlu olduğunu savunduğum gibi pedagojik kimliği olmayan bir siyasetin olmadığı argümanını da mantıklı buluyorum; yani insanlar kendilerine hitap edilme şeklini ya da nasıl bir eğitim, tartışma, fikir ya da pedagojinin kendi durumlarını açıklayıp bir onay anı sağlayacağını kendilerinden bir şeyler katarak belirlemelidir. Bu anlayıştan yoksun kalırsa pedagoji kolaylıkla eğitimden ziyade sembolik ve entelektüel bir şiddet haline gelir. Daha önce belirttiğim gibi, herkes bunu kişinin geleceğini belirleyen testlerde, eleştirel dürtülere ket vuran ve hayal gücünün ölü noktaları dediğimiz şeyi yaratan deney bazlı öğretim yaklaşımlarında görebilir. Bu şiddet türünü, temel işlevi baskı yaratmak olan okullarda da görüyoruz. Bu tarz okullar genelde ezber ve uygunluk rejiminden kaynaklanan cezai ve sert ruhlu eğitim şeklini kullanırlar. Ezilenlerin pedagojisi çoğunlukla cezaidir ve bağlam ile tarihi incelemekle, bilgiyi anlamlı kılmakla ya da öğrencilerin eleştiren bireyler olmasının anlamını açıklamakla çok az ilgilenir.

Eleştirisel pedagojiyi bir kamusal pedagoji metodu olarak genişletmek, yalnızca eleştirel düşünme, düşüncelilik ve anlamlı diyaloğu teşvik etmek dışında ahlaki öfke davranışlarını harekete geçirme fırsatları da sunan bilgi ve sosyal pratikleri ele almayı ve bunlara dikkat çekmeyi önerir. Bu seferberlik, göze çarpan maddi eşitsizliklere ve günümüz yatırım ve finans ağının Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Latin Amerika ve daha büyük ülkelerin karşı karşıya olduğu sosyal problemleri ele geçirmeyi imkansız kıldığı hakkındaki artan inanışa karşıdır. En önemlisi bu tür çalışmalar yurttaşlık eğitimi, eleştirel pedagoji ve demokratik değerleri, ilişkileri, özerkliği, sosyal değişimi teşvik eden bir siyasetin şekillenmesinde önemli olan muhalif siyasal araç biçimleri arasındaki bağlantıya işaret etmektedir.

Öğretimi teknik bir uygulama görmekten ziyade en geniş anlamıyla pedagoji; öğrenmenin alınan bilginin işlenmesiyle alakası olmadığını ama onu dönüştürerek bireysel haklar ve sosyal adalet için daha geniş bir mücadelenin parçası olduğunu varsayar. Günümüzde neo-liberalizmin, militarizmin ve dini köktenciliğin çağında eğitimcilerin karşı karşıya kaldığı en büyük zorluk öğrencilerine hem kendisini tanımlamak hem de sosyal araçların gücü ile bilginin nasıl ele alınacağını anlatmaktır. Bu kısmen öğrencilere sağlam bir demokrasiyi benimsemeleri, anti-demokratik güç biçimlerini tanımalarını, sistemik ekonomiye dayanan bir toplumda dünyadaki köklü haksızlıklarla mücadele etmeleri için gerekli yetenek,bilgi ve değerleri kazanmayı öğretir.

 

Yazar: Henry A. Giroux

Çevirmen: İdil Bostan, Ferhatcan Dumlu

Kaynak: https://monthlyreview.org/2016/03/01/beyond-pedagogies-of-repression/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları