Favori Yazarlarınızı Yazmaya Başlatan Kitaplar

Nasıl yazar oldunuz? Bu muhabirler tarafından çok sık sorulan bir sorudur. Birçok yazar için ise cevap gayet açık. Okumak onları birer yazar yapmıştır. Peki başka ne var? Aslında, bilirsiniz, sadece oturmak ve yazmanın dışında çoğu yazar ömür boyu süregelmiş bir yazma aşkına ya da ana rahminde gelişmiş bir hikaye anlatma sezgisine ya da kütüphanelerde geçmiş bir çocukluğa atıfta bulunsa da bazıları belli bir kitabı gösterip şunu söyleyebiliyor: İşte bu. Bu -beni bugün olduğum kişi yapan kitap- bir kapı aralamış, bana izin vermiş ya da sadece bir kıvılcım yaratmış olsa bile. Aşağıda bunların internetteki makale ve röportajlardan toplanmış bir seçimi var. Hepsini okursanız, muhtemelen siz de aniden bir yazar olacaksınız.

Rachel Kushner: Blood Meridian, Cormac McCarthy

Cormac McCarthy’nin Blood Meridian’ı, hiç şüphesiz, beni ciddi anlamda bir kurgu yazarı olmayı denemeye iten kitap.

Jay McInerey: Dylan Thomas’ın Derlenmiş Şiirleri

Aşık olduğum ilk romanlar Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı’ydı, fakat bana bir yazar olmayı isteten ilk kitap Dylan Thomas’ın Derlenmiş Şiirleri’ydi. “Fern Hill”i sekizinci sınıf İngilizce dersinde, bir antolojide okudum ve Thomas’ın kullandığı dilin müzikalitesi ve muhtemelen duyguların aşırılığı beni kendimden geçirmişti. İlk defa o zaman dilin bilgi nakletmek ve hikayeler anlatmak için saydam bir ortamdan daha fazlası olduğunun farkına varmıştım. Thomas’ta dil, neredeyse kendi içinde bir sondu. Thomas’ın tümünü bir solukta okudum ve nihayetinde diğer şairlere, sonra da en sonunda James Joyce ve diğerlerinin etkisi altında düz yazı kurgusuna yöneldim.

Dana Spiotta: Ulysses, James Joyce

İlk defa 20 yaşında okuduğum Ulysses benim favori romanım. Dubliners’le beraber beni bir yazar olmaya iten, ya da en azından biçimsel kurgu olasılıkları hakkında düşünmemi sağlayan kitaptı. İkinci kısa öyküm yapısını Ulysses’teki Gezgin Kayalar bölümünden çaldı, benim öykümde bu şehir merkezi Seattle idi tabi (benim büyük sapkınlığım olur). Şu Joyce-vari kesinliği biraz yakalamak için Belltown civarlarını elimde defterimle boydan boya yürüdüm. Üçüncü hikayem İrlanda Problemleri hakkında “Sadece Biz” adında utanç verici bir parçaydı (Anladınız mı, Sinn Fein? -İrlanda dilinde “bizler, kendimiz” demek- Biliyorum, çok kötü). Demeye çalıştığım şey, Joyce ömürlük bir edebi sevgi. Romanın yapısına olan takıntım Ulysses’le beraber doğdu. Her türlü biçimsel radikalliği bu kitaptan edinmeye çalıştım (bir de Faulkner ve Woolf var). En sonunda bu  beni DeLillo gibi daha çağdaş yazarlara yönlendirdi. İlk kısa öyküm, eğer merak ediyorsanız, Joyce tarzında yazılmamıştı. Bir kızın ölüp gitmiş bir Montogomery Clift’e olan takıntısı hakkındaydı. A Place in the Sun’daki, hafif erotik, hala etkisini üzerimden atamadığım bir sahneden esinlenmişti. Yani ilk edebi dürtüm George Stevens’tan ortaya çıktı.

Zadie Smith: Hurricane, Andrew Salkey

Andrew Salkey adında Jamaikalı bir yazar… Young Adult (genç yetişkin), bir terim olmadan önce Hurricane adında bir YA romanı yazdı. Yazmayı istememi sağlayan kitap olarak onu hatırlıyorum. O çocuklar için en harika yazardı. West Third’te bir sahaf standında bir devam kitabı gibi görünen “Earthquake”i buldum, ve onu çocuklarıma okuma niyetindeyim. 1995’te öldü.

Alain Robbe-Griller: Yabancı , Albert Camus

Savaş yıllarının en etkileyici iki kitabı Sartre’ın Bulantı’sı ve Camus’nun Yabancı’sıydı. Aynı yazarların diğer kitapları -mesela Sartre’ın Özgürlük Yolları ya da Camus’nun Düşüş’ü- ilgimi çok az çekiyordu. Hissediyorum ki bir yazar olmaya 1942 yılında, işgal sırasında çıkan Yabancı’yı okuduğumda karar vermiştim. İşgalcilerle bağları çok sıkı bir firma olan Gallimard tarafından yayımlanmıştı. Bu arada, Sartre’ın kendisi de nihayet işgalin onu çok rahatsız etmediğini itiraf etmişti. Fakat benim Yabancı’yı okumam, The Mirror’da da açıkladığım üzere, oldukça kişisel. Mersault tarafından işlenen cinayet bir durumun sonucuydu, bu da dünyayla ilişkisinin vaziyetiydi.

Eileen Myles: Küçük Kadınlar, Louisa May Alcott

1950’ler ve 60’larda Massachusetts’te büyürken, size bir yazar olmak için ilham vermiş olabilecek hangi kitaplarla karşılaştınız, hatırlıyor musunuz?

50’ler 10 yaşına kadar benim çocukluğum, yani mitler, bilim kurgular da öyle. Bunlar beni bir yazar olmaya özendirmedi. Beni uyuşturucu kullanmaya ya da seyahat etmeye, maceralar yaşamaya özendirdiler. Belki Küçük Kadınlar beni yazar olmaya itmiş olabilir çünkü Jo, romanın yıldızı, bir yazardı. O zamanlar onun yazar olduğunu henüz anlamamıştım. 60’lardaysa bir ergendim. Franny ve Zooey’i severdim, aslında J.D. Salinger’dan her şeyi seviyordum. Kimin konuştuğunun önemli olduğunu fark ettim. Eğer bunun bağlantısını kurarsanız bir akış yakalıyordunuz. Henry Miller bana 70’lerde geldi. Bana doğmayı benim seçmediğimi söyledi. Şikayetçi bir Amerikan işçi sınıfı dilinde yazıyordu. Williamsburg’ten geliyordu. Ve Williamsburg çirkindi. Bana buraya geldiğim Somerville’i hatırlatıyordu. Hiçbir ayrıcalığı bulunmayan bir Amerikalının yazar olabileceğini ve hakkında konuşacak çok şeyinin olabileceğini gösterdi. Sürekli söylevden sürrealizme geçiş yapıyordu. Bu geçiş benim için önemliydi çünkü sabit olmayan bir benlik benim kullanmak zorunda olduğum şeydi.

Ross Gay: Amiri Baraka’nın şiirleri

Farklı çağlardan bir sürü farklı yazarı seviyorum. Fakat birkaç tanesi -gerçekten, zilyonlar arasından, yani bu tamamlanmamış bir liste- roman alanında Herman Melville, Mark Twain, Ralph Ellison, Jamaica Kincaid, Toni Morrison, Percival Everett, Philip Roth ve Junot Díaz olurdu ve, tanrım, şairler- bahsetmek için bile çok fazlalar. Ama şu anda Robert Hayden’in kesinlikle güzel ve muhteşem şiirlerini tekrar ve tekrar okuyorum. Ve ilk kez Shakespaere’in The Tempest’ini okumak üzereyim. Ve heyecan verici görünen,Valzhyna Mort adında genç bir şair tarafından yazılmış bir şiir kitabına başlıyorum. Kitabın ismi Factory of Tears. Victoria Chang’ın yeni kitabını henüz bitirdim ve Ronaldo V.Wilson’ın yeni bir kitabını almak üzereyim. Bence Amiri Baraka’nın eserleri de beni şiir yazmaya özendirdi. Özellikle güzel şiiri “An Agony. As Now.” Gerçekten, çok çok güzel bir şiir.

Sue Monk Kidd: Jane Eyre,  Charlotte Bronte

Bir yazar olarak hangi romanlar üstünüzde en çok etkiye sahip oldu? Yazmaya başlamanızı sağlayan özel herhangi bir kitap var mı?

Kate Chopin’in The Awakening’i, ilk olarak üniversitede okumuştum. Edna Pontellier’in kültürünün kadınlar üzerine yerleştirdiği sınırlarla olan mücadelesi bende derin ve hala sürmekte olan bir izlenim yarattı. Jane Eyre bana yazı yazmayı isteten kitaptı.

Peter Levi: Sir Walter Scott’ın şiirleri

İnsanlar neden yazar oluyorlar bilmiyorum ama size nasıl yazar olduğumu anlatabilirim. Dokuz on yaşlarındayken yatılı okulda “Yuvarlak Oda” denilen, şeklen eski tip bir anahtarın başına benzeyen bir odaya hapsedilmiştim. Oraya giden kişi ev ödevini sonu gelmez gözüken bir süre boyunca yapmak zorundaydı -aslında bir buçuk saatti. Bu süre içinde roman ve çizgi roman okumanız yasaktı, sadece okul kitapları okuyabilirdiniz. Ama eğer ödevlerinizi hızlıca yaparsanız şiir okumaktan alıkonulamayacağınızı öğrendim, çünkü şiir de bir iş gibi düşünülüyordu. Öyleyse, eğer şiir okuyorsanız sizi azarlayamazlardı. Böylece sonradan Sir Walter Scott’ın şiirlerini buldum. Sanırım o saatler içinde bütün şiirlerini okudum. Bana tekerleme gibi geldiler, ve taklit etmek kolaydı. Eğer onları hafife almasaydım onları tekrar okumuş olmazdım, buna şüphem yok. Ve sonra bir gün yağmur yağıyordu ve yapacak hiçbir şey yoktu ve ben de o dönem Walter Scott’ın tarzı denebilecek bir şiir yazdım. O zamandan beri yazmayı hiç bırakmadım. Gördüğünüz gibi, yazmak doğal bir aktivite. İtiraf edenlerden daha çok insan bunu yapıyor ve kendilerini profesyonel yazarlar olarak görenlerle diğer yazarlar arasında fark tahmin ettiğimizden daha karanlık.

Jodi Picoult: Rüzgar Gibi Geçti, Margaret Mitchell

Favori yazarım Alice Hoffman; o kesinlikle muhteşem. Son yıllardaki favori romanlarımdan biri Yann Martell’in Pi’nin Yaşamı -onu ben yazmış olmayı dilerdim, bu benim en yüksek övgü şeklim. Bir yazar olmayı istememi sağlayan ilk kitap Rüzgar Gibi Geçti’ydi- okudum ve ben de kelimelerden bütün bir dünya yaratmak istedim.

David Sedaris: Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz, Raymond Carver

Okuduğum ilk Raymond Carver koleksiyonu olan Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz’u okuduğumda ağzımın açık kaldığını hatırlıyorum. Onun o kısa, basit cümleleri ve tanıdık görünen karakterleri yazı yazmayı, tamamen kolay olmasa bile, en azından olası göstermişti. Bu kitap daha sıkı çalışmamı sağladı, ama daha önemlisi Toby Wolff ve Alice Munro gibi diğer çağdaş kısa öyü yazarlarına olan kapıyı açtı.

Sofia Samatar: Gormenghast, Mervyn Peake

Bir kütüphane vardı ve o artık küllerden oluşuyor. Bırak da uzun boyu bir araya gelsin.

Bu kelimeler beni bir yazar yaptı.

Ortaokuldayken, annem bana Mervyn Peake’in Gormenghast’ının kullanılmış ciltli bir kopyasını aldı. “Senin sevebileceğin bir şey olabilir diye düşündüm.” dedi.

13 yaşında bunu okuyarak anladım ki sürekli aradığım yer olan kurgu ejderhalarda, hayaletlerde ya da sihirli asalarda bulunmuyor. Dilin kendisinde ikamet ediyor. Kurgu baykuşların getirdiği bir ölümdür. Jestlerle yapılan bir ağıttır. Müziktir, loş ışıktaki büyülü sözlerdir. Tersyüz edilmiş bir kalptir.

David Mitchell: The Earthesea Cycle, Ursula K. Le Guin

Öyle belli başlı bir aydınlanma yoktu ama birkaç anı gözümde canlanıyor. On yaşındayken bazı kitaplar beni başka bir yere ışınlardı -Ursula K. Le Guin’in The Earthsea üçlemesi, Susan Cooper’ın fantastik romanları, Isaac Asimov- ve ben de okuyuculara bana yapılan şeyi yapmak için yanıp tutuşurdum. Bu yanıp tutuşma hali beni bazen yazmaya teşvik etti, ne var ki asla birkaç sayfadan fazla yazamadım. Birkaç sene sonra ismimi bir kitabın kapağında hayal ettiğim görsel bir kurguyla kendimi şımartıp -genellikle Faber&Faber-  göğüs kafesimin içinde bir ıslık hissediyordum.

Chuck Wendig: Prydain Günlükleri, Lloyd Alexander

Sahilde otururken Lloyd Alexander’dan Prydain Günlükleri‘ni okuduğumu ve kum ve denizin arasından şu fantastik dünyaya taşındığımı hatırlıyorum. O efsanevi hikayelerdeki anlardan o kadar etkilenmiştim ki o zamandan beri bir yazar olmak istedim- bu okuduğum ve sevdiğim Robin Hobb, Robert McCammon, Joe Lansdale, Bradley Denton gibi büyük yazarlar tarafından arttırılmış, şiddetli bir ihtiyaçtı-  ve o zamandan beri mağaramda saklanmak için sahili, kumu ve güneşi reddediyorum. (Bu muhtemelen popomun neden beyaz ve soluk olduğunu açıklıyor. Ama hey, Avustralya’da biraz renklendim! Alnımın haşlanmış ve iki gündür kabuklarını döken bir ıstakoz gibi gözüktüğü türden bir renklenme. LANET OLSUN SANA AVUSTRALYA GÜNEŞİ.) İşte bu yüzden sürekli evde kalıp kitap falan okuyorum.)

Emma Donoghue: Tutku, Jeanette Winterson

Beni yazmaya teşvik eden kitap Jeanette Winterson’dan Tutku‘ydu. Bana tarihi kurgunun köhne ve sadece korseler hakkında olmak zorunda olmadığını, 1800’lerde geçen heyecan verici bir roman da olabileceğini hissettirdi.

Sherman Alexie: Karlı Bir Gün, Ezra Jack Keats

Ezra Jack Keats’ten Karlı Bir Gün‘ü okuduğumda hayatım büyük ölçüde değişti ve değişmeye başladı. Rezervasyonda 4 ya da 5’inci sıradaydım, ve esmer tenli bir karakter hakkında okuduğum ilk kitaptı -hani şu, bilirsiniz, karlar altında kalmış şehri tamamen kendi başına dolaşan yoksul siyahi çocuk. Ve bu kitap bana hayatım boyunca sadece çok az kitabın ettiği bir biçimde hitap etti. Ama bu örnekte, dünyada kurgusal ve benim gibi olan başka bir insanın farkına vardım. Şehirde yaşayan siyahi bir çocuk- bu insan benim için tamamen bir yabancıydı. Anlarsınız ya, hiç şehirde yaşayan siyahi çocuk tanımamıştım, ama hem kurgusal hem de gerçek duvarların ve sınırların ardından uzanarak onu kalbime bağladım. Ve bu, şimdi neden burada olduğumun yanıtı. Bu kitap beni bir yazar yaptı.  Ve hayatım boyunca aynı şeyi yapan diğer kitapları gösterebilirim- beni ben yapan kitapları. Ben, hayatımı değiştiren hikayelerden inşa edildim.

Tom Wolfe: Napoleon, Emily Ludwig

Yazı yazma hususuna ilişkin olarak, sizi etkileyen özel bir kitap var mı?

Emily Ludwig’in kaleme aldığı, öyküleme zamanında yazılmış Napolyon’un biyografsi beni kendine büyük ölçüde hayran bırakmıştı. Annenin bir çadırda oturup bebeğini emzirmesiyle başlıyor… Beni o kadar çok etkiledi ki, ağır ölçüde Emily Ludwig’ten aşırılmış olmasına rağmen, Napolyon’un biyografisini kendim yazmaya başladım. O zamanlar sekiz yaşındaydım.

Dorothy Allison: En Mavi Göz, Tom Morrison

İçine düştüğünüz kitaplar  okumak sizi teşvik eden ana şeydir. Eğer yeni bir yazarsanız, size aşık olduğunuz ya da yüreğiniz dokunan insanların eserleri kadar cesur , geniş ve sürükleyici hikayeler yazma isteği verir. Eğer bir yazar değilseniz, sadece ölümcül saatler boyu çalışan bir insansınız ve bana öyle geliyor ki garsonluk yaparken sürekli molalarda ve resepsiyonist iken de sıranın altından, şu an içinde bulunduğum dünyadan kaçmak için, beni başka zengin dünyalara davet ettiği için okuyordum. Romanların sizin için bunu yaptığını düşünüyorum ve benim için yaptıklarını düşündüğüm şey de bu. Bu o kadar basit değil. Hakkımızda  basitmiş gibi konuşuyorlar, ama o kadar kolay değil ve bu beni insanların karmaşık olduğu romanlar yazmaya teşvik etti. Ve bu size izin veriyor. Eğer Toni Morison’dan En Mavi Göz’ü okumuş olmasaydım Piç‘i yazmış olacağımı asla düşünmüyorum. Aslında, bunu biliyorum. O kitabı okuduğumda biri dünyamı açıp aralamış gibiydi.

Carl Hiaasen: the Hardy Boys serisi

Birkaç kitaptan çok etkilendiğimi hatırlıyorum – Cathcer in the Rye, Catch-22 ve Steinbeck’in Travles With Charley’si. Without Feathers, Woody Allen’ın ilk kısa öykülerinin bir derlemesi, sahip olması ödül gibi birşeydi. Ama bundan çok daha önce, bir yazar olmak istememi sağlayan şey the Hardy Boys serisi ve ayrıca günlük gazetelerdi. Annem The Miami Herald’ın spor sayfalarında okumayı söktüğümü söylüyor.

Roxane Gay: Sevilen, Toni Morrison

Yazı yazma tutkum Margaret Atwood’un bize bu dünyada ya da bir sonrakinde bir kadın olmanın neye mal olduğunu hatırlatan, amansız politik romanı Bir Damızlık Kızın Öyküsü‘le keskinleşmişti. Yazmaya heveslendiğim bu tutkum uzun süre boyunca Toni Morrison’ın Sevilen’i tarafından yönledirildi, ve onun kelimelerinde bir romanın nasıl gizemli ve gerçek, mitsel ve çiğ olabileceğini ve biz başka yöne bakmak yahut unutmak istesek bile bir anıyı nasıl onurlandırabileceğini gördüm. Mazeret olmaksın siyahi kadınların öykülerini anlatma isteğiyle, mazaret olmaksızın politik bir biçimde yazma isteğiyle, bu hırsım Alice Walker tarafından uzun süre boyunca keskinleştirilmişti –Possessing the Secret of Joy, her okuduğumda beni büyülenmiş, kalbi kırık ve yardıma muhtaç bırakan, kadın sünneti hakkında, zor unutulan muhteşem bir roman çünkü bazen gerçeği söylemenin tek yolu bir hikaye anlatmaktan geçiyor.

Nadine Gordimer: Scoop, Evelyn Waugh

Belki de çocukluğunuzda yalnız kalmanız bir yazar olmanıza yardımcı oldu – çünkü size kalan tüm zamanınız sizi okumaya itti- her ne kadar yalnız olmuş olsa da.

Evet… belki nolursa olsun yine de bir yazar olacaktım. “Hastlanmadan” önce az biraz yazı yazıyordum. Bir dansçı olmanın yanısıra bir gazeteci de olmak istiyordum. Neden bir gazeteci olmak istediğimi biliyor musunuz? On bir yaşlarındayken Evelyn Waugh’tan Scoop’u okuduğum için. Bu birini bir gazeteci olmaya özendirmek için yeterli! O kitaba kesinlikle tapıyordum. Görüldüğü üzere, zaten çok fazla okuyordum, ama tabi ki ayırt etmeden okuyordum. Kütüphaneye gider ve etrafta dolaşırdım, bir kitap beni bir başka kitaba sürüklerdi. Ama sanıyorum ki bu en iyi yöntem. Benim yazım üzerine tez yapan bir Oxford talebesi beni geçen gün Johannesburg’ta ziyarete geldi. Daha önce hiç yapmadığım bir şey yaptım. Ona dedim ki, “Pekala, burada bütün yazılarımın kutuları var, ne yapmak istiyorsan yap.” Onu baya sevmiştim -çok zeki ve hayat doluydu. Öğle yemeğinde görüşüyordum. O gelirdi, haliyle ben de orada olurdum, ve iş bölümü yapardık. Aniden bir çocuğun çalışma kitabını getirdi- bu on iki yaşındayken yaklaşık altı ay boyunca tuttuğum, okuduğum kitapların bir listesiydi, ve ufak kitap eleştirileri yazmıştım. Rüzgar Gibi Geçti‘nin bir incelemesi vardı. Onun altında ne vardı biliyor musunuz? Pepys’nin Günlüğünün benim tarafımdan yapılmış bir incelemesi. Ve o zamanlarda çocuk kitapları okuyordum, hepsini yutuyordum, ve Rüzgar Gibi Geçti’yle Pepys’in Günlüğü arasında bir fark görmemiştim.

Richard Ford: Absalom, Absalom!, William Faulkner

Üzerinizde en büyük etkiyi yaratan kitap hangisi? Hangi kitap sizi bir yazar yaptı?

Muhtemelen Absalom, Absalom!, Faulkner’in başyapıtı. 19 yaşındayken okumuştum. Edebiyatın muhteşem, tutumlu erdem deneyimini hayatıma işledi. Okumak sanırım çoğu yazarı yazmaya sürükleyen şey.

Dag Solstad: Knut Hamsun’un eserleri

Yazı yazma isteğiniz nerden geldi?

Ah, 16 yaşındayken Knut Hamsun okumaktan. Okumasaydım bir yazar olacağımdan şüphe ederdim. Sanırım benim hedefim buydu- Knut Hamsun’un bana yaptıklarını yapabilecek kitaplar yazmak. Hamsun’la bir okul arkadaşım sayesinde tanıştım, işçi sınıfı bir aileden gelen mezuniyetten önce okulu bırakmış bir çocuktu. Onu bir daha hiç görmedim, ama bana olan tavsiyesi için ona minettar kaldım.

Bir kere başladım mı, her şeyi bir kerede okurdum. Haftada birkaç kere daha fazla kitap ödünç almak için kütühaneye giderdim, ve hepsini kurnazca okul kitaplarımızı sardığımız kağıtlarla sardım böylece ev ödevimi yapıyormuş ve deli gibi çalışıyormuş gibi gözüküyordum!

Neil Gaiman: Narnia Günlükleri, C.S. Lewis

C.S.Lewis bir yazar olmayı istememi sağlayan ilk insan. Kelimelerin arkasında biri olduğunun, hikayeyi anlatan birinin varlığından, yazardan haberdar olmamı sağladı. Parantezleri kullanma şekline aşık olmuştum – o hem bilge hem çaçaron, kurgusal, kendi kendine konuşmalar, böyle parantezleri kendi makale ve kompozisyonlarımda kullanmaktan çocukluğumda çok keyif aldım.

Bence, muhtemelen, Lewis’in dehası dünyayı yaşadığım yerden daha gerçek bir yer haline getirmesiydi; ve eğer yazarlar Narnia masalları yazıyorlarsa, o zaman ben de bir yazar olmak istiyordum.

David Foster Wallace:  The Balloon, Donald Barthelme

Tarihi olarak beni oldukça heyecanlandıran şeyler: Sokrates’in Ölüm Konuşması, John Donne’un şiirleri, Richard Crashaw’ın şiirleri, arada bir Shakespeare, çok sık olmasa da, Keats’in daha kısa yazıları, Schopenhauer, Descartes’ın Metod Üzerine Söylev’i, Kant’ın Salt Aklın Eleştirisine Önsöz’ü, bütün çevirileri berbat olsa da, William James’in Dini Tecrübenin Çeşitleri, Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi, Hemingway -özellikle okuyunca “üüüüf!” dediğiniz In Our Time’daki bütün italik kısımlar, Flannery O’Connor, Cormac McCarthy, Don DeLillo, A.S. Byatt, Cynthia Ozick – hikayeleri, özellikle de adı “Levitations” olan, ve zamanın yaklaşık %25’inde Pynchon. Donald Barthelme, özellikle de “The Balloon” adındaki bir hikayesi, bir yazar olmayı istememi sağlayan okuduğum ilk hikayedir, Tobias Wolff, Raymond Carver’ın en iyi eserleri -gerçekten baya ünlü olanlar. Davullarını çalmadığı zamanlarda Steinbeck, yüzde 35 oranında Stephen Crane, Moby-Dick, Muhteşem Gatsby. Ve, tanrım, bir de şiirler var. Muhtemelen herkesten çok Phillip Larkin, Louise Glück, Auden.

Paula Fox: Robin Hood, Paul Creswick

Bir yazar olarak sizin başlagıcınız neydi?

Ben çok erken etkilenmiştim. Üç buçuk ya da dört yaşlarındayken babam bana bir kutu kitap getirmişti. İçinde oldukları mukavvayı ve Newell C. Wyeth’in resmettiği kapakları hatırlıyorum. Siz onu hatırlar mısınız? Robert Louis Stevenson’ın ve diğer kitapların harika bir çizeriydi. Robin Hood. Robin pencereye yaslanıp son okunu fırlattığında sonunun beni nasıl etkilediğini hatırlıyorum. Bundan baya etkilenmiştim.

Ron Rash: Suç ve Ceza, Fyodor Dostoevsky

Hep bir yazar olacağınızı düşünerek mi büyüdünüz?

Hayır, ama sanırım bütün belirtileri gösteriyordum. Kendi başıma kaldığımda çok rahattım. Özellikle doğal alanlarda, tek başıma çok fazla zaman harcardım. Sanırım 15 yaşlarındayken özel bir anım var. Suç ve Ceza’yı okumuştum, ve bu kitap sadece, öyle düşünüyorum ki, bir yazar olma konusunda diğer bütün kitaplardan daha fazla etkilemişti beni, çünkü ilk kez ben bir kitabın içine değil de, kitap benim içime kadar girmişti. Nerede olduğumu çok net hatırlayabiliyorum. Biyoloji dersindeydim. Öğretmeni dinliyor olmam gerekiyordu ama ben arka sıradaydım. Ve daha önce asla böyle bir hisse kapılmadığımı, bir kitaptan asla bu kadar yoğunluk alamadığımı çok canlı bir şekilde hatırlıyorum. Ve, belli ki, 15 yaşındayken Raskolnikov’a neler olduğunu tam anlamamışım. Ama kitabın başlarında tefecinin öldürüldüğü ve asla unutmayacağım belirli bir sahne vardı. Bu hayatımdaki en canlı anılardan biri -sadece okuma hayatımdaki değil.

Donald Hall: Edgar Allan Poe’nun şiirleri

Önemli olan her şey hep önemsiz şeylerden başlar. On iki yaşlsarındayken korku filmlerine bayılırdım. Mahallemden New Haven’e gider ve Frankenstein, Kurt Adam, Kurt Adam Abbott ve Costello gibi filmleri izlerdim. Sonunda yan komşumuz olan çocuk dedi ki eğer bu tip şeyleri seviyorsan Edgar Allan Poe okuman lazım. Edgar Allan Poe’yu daha önce hiç duymamıştım, ama okuduğum zaman aşık oldum. Büyümek ve Edgar Allen Poe olmak istedim.  Yazdığım ilk şiir Poe gibi gelmiyor kulağa ama yine de oldukça ürkütücüydü. Tabi yaptığım en iyi şeyin bu olduğunu söyleyen arkadaşlarım var: “Hiç düşündünüz mü/ Ölümün size yakınlığını?/ Dumanı her bir köşeden yayılıyor/ Gecenin içinden çığlığıyla geçiyor/ Seni gün boyunca takip ediyor/ Ta ki, o monoton sesiyle/ Ölüm senin ismini söyeyene kadar./ Sonra, sonra, geliyor her şeyin sonu.” Hall’un sonu belki. O beni şiirler ve hikayeler yazmaya başlattı. Birkaç yıl boyunca gelişigüzel bir biçimde yazdım çünkü büyük bir aktör olmakla büyük bir şair olmak arasında kalmıştım, hangisini istediğimi tam olarak bilmiyordum.

Sonra on dört yaşındayken, İzci Çocuk toplantısında bana çok antik gelen bir arkadaşla konuştum; on altı yaşındaydı. Böbürleniyordum ve ona o gün okulda ders saatinde bir şiir yazdığımı söyledim. Dedi ki -onu sanki hala orada dururken görebiliyorum- Sen şiir mi yazıyorsun? ve ben de evet dedim, sen yazıyor musun? ve hayal edebileceğiniz en ağır başlı edayla dedi ki, Yazmak benim mesleğim. Okulu kendini sadece şiir yazmaya adamak için yeni bırakmıştı! Bunun duyduğum en havalı şey olduğunu düşünmüştüm. Bonnie ve Clyde’da Bonnie’nin “Biz banka soyarız” dediği sahne gibiydi aynı. Sonradan açığa çıktı ki bu arkadaşım Yale’den edebiyat konusunda oldukça gelişmiş bir birinci sınıf öğrencisini tanıyordu, böylece on dört yaşındayken, T.S. Eliot hakkında konuşan Yale talebeleriyle takılıyordum. Harçlıklarımı biriktirdim ve iki dolar elli sente Eliot’un  küçük mavi, kumaş kaplama koleksiyonunu aldım ve gittim. Hayatımın geri kalanında bir şair olmak istediğime karar verdim ve işe her gün okuldan sonra bir iki saat şiirlerle çalışarak başladım. Asla bırakmadım.

Julie Buntin: Kurabağa Hastanesini Kim Yönetecek?, Lorrie Moore

Henüz bir ergenken, bırakın bursu, beni almakla bile muazzam bir hata yapmış olan yatılı bir okula giderken okudum ilk defa. Sabahları, gün doğumunda, yurttan gizlice çıkardım ve sigara içip okumak için göl kenarında piknik masalarında giderdim- yakalanmak için oldukça erkendi ve ben geceyle gündüz arasındaki o bulanık boşlukta okumayı seviyordum. Bu sabahlardan birinde, Kurbağa Hastanesini Kim Yönetecek’i okumayı bitirdim ve yukarı bakıp güneşi değişmiş bir dünyada yükselirken gördüm, her ufak detay Moore’un hassasiyetine daldırılmış olduğu için beynimde daha da keskinleşiyordu. Yarısına kadar kuma gömülmüş çubukta mizah vardı, tıpkı birinin masaya HAYIR diye kazıyıp üstünü çarpılamasında olduğu gibi. Onun gibi görmek istiyordum. Hatta beni onun gibi duysunlar istiyordum. Kitap beni musiki seviyesinde etkiledi, tıpkı şiirin çok sık yaptığı gibi (cümleler!), ama hikayesi de vardı.     Berice ve Sils adında kızlar tanıyordum, ama onlar parlak, alışılmadık ve net dile kapılmışlardı, öyle ki saçmalıktan ibaret şarkılar bile önemli duruyordu. Berie gibi genç bir kız olarak, “İçerde zaman zaman uykusunda hareket eden bir yaratık gibi kımıldanan, içimde gömülü ve derince üzgün bir şeyin doğduğunu” hissettim, dolayısıyla, ben de önemli hissettim. Sanki çalınmış bir pkaet sigarayla bir piknik masasında oturan bir kız bir romanın kahramanı olabilecekmiş gibi. Lanet olsun, belki bir tane roman bile yazabilirdi o kız.

Anne Lamott: Nine Stories, J.D. Salinger

Hangi kitap bir yazar olmayı istemenizi sağladı?

Pippi Longstocking dışında diyorsunuz, değil mi?

Nine Stories aklımı başımdan almıştı, hala “Esmé için – Aşk ve pislikle” kısmını ilk kez okuduğumu ve yaralı askerle genç kızın dokunaklılığına ağladığım zamanı hatırlayabiliyorum. Ve “Teddy” – Hala -aslında kutsal bir bilge olan- küçük çocuk Teddy’nin gemideki muhabire, Tanrı’nın aslında ne hakkında olduğunu kız kardeşini bir bardak süt içtikten görüp fark ettiğini -Tanrı’nın Tanrı’ya Tanrı doldurması, ya da bunun gibi birşey- anlattığı anı hatırlıyorum. Belki de düşündüğüm kadar iyi hatırlamıyorumdur. Ama bu beni hem ruhsal hem de çok genç bir yazar olarak değiştirdi, çünkü hikayenin hem iç yüzü hem de basitliği ulaşabileceğim bir uzaklıktaydı.

Ah, ve “A Perfect Day for Bananafish” ve “Down at the Dignity”le beraber muhteşem “Boo Boo Glass”. Ve “Uncle Wiggily in Connectiut”- çenemi daha fazla düşürmeyin…

Yazar: Emily Temple

Çevirmen: Damla Börteçen

Kaynak: http://lithub.com/the-books-that-made-your-favorite-writers-want-to-write/