Gwendolyn Brooks, Maud Martha ve Diğer Ölümsüz Ölümlüler – 1

Brooks’un nasıl kurgusal öteki̇ benli̇ği̇yle yaşadığına dai̇r.

O çok iyi bir aktristi, ama gerçek hayatta.

-Hilton Als, White Girls

Gwendolyn Brooks yüzüncü doğum gününü görecek kadar yaşayamadı, ama kendimi onun öteki benliğinin hayatta kalmış olmasıyla avutuyorum: aynı adlı kısa romanının giriş cümlesi gibi, “Maud Martha 1917’de doğdu. Hala yaşıyor.” Kitabın içeriğine girmeden önce; kitabı aşan, yani devam eden dünyadan gözümüzü ayırmamayı aklımızda bulunduruyoruz. Kişi olan Maud Martha, bir proje olan Maud Martha’yı aşar. Tabi ki, proje olan Maud Martha ile Maud Martha, Gwendolyn Brooks’dan daha çok yaşamıştır ve yaşayacaktır. Bu sağkalımın doğası nedir? Beraber, zamanımıza uzattıkları elin tuttuklarını nasıl yakalayabilir, anlayabiliriz?

Kitabın Brooks ile aynı doğum gününü paylaşan ana karakterinin de siyahi Chicago’da, tıpkı onun gibi fakir büyümesi, aynı ırktan olması ve aynı parlak zekaya sahip olmasından dolayı Maud Martha bazen bir tür otobiyografi gibi değerlendirilebilir. Brooks’u ve şiirini ilk eleştirenler her ne kadar onun tarif ettiği alelade dünyayla olan “otantik” ilişkisini vurgulamakta hevesli olsalar da, şiirin kendisi yaratıcısının gizemini korumaya devam eder. Düzyazı, kurguyla kurgu dışı arasındaki farkı göstermeyi talep etmesine karşın, şiirin doğası nesneyle özneyi ayırıp dili biraz daha yabancı kılabilir: “bu nedir?” sorusu “bu sen misin?” sorusunun önüne geçer. Emily Dickinson şu mısralarında şiirin özgürlüğünü mü övüyordur? “Bir Olasılık’ta ikamet ediyorum –/ Düzyazıdan daha maharetli bir Ev –/ Pencereleri daha fazla –/ Daha üstün — Kapılardan—“

Maud Martha o maharetli, üstün evde ikamet etmez: Maud Martha bir düzyazı eseridir. Ama her zaman böyle değildi. Lovia Gyarkye’ın New Republic’te yakın zamanda yazdığı denemesinde belirttiği gibi; “Annie Allen’ın başarısından sonra, Brooks ‘American Family Brown’, siyahi Amerikalıların sosyoekonomik sıkıntılarına eğilen şiirler dizisi üzerinde çalışmaya başladı. Şiirler başta yayımcısı tarafından redddedildi ve birçok karşılıklı fikir değişimiyle revizyondan sonra, Maud Martha oldu.” Brooks için, Maud Martha başta bir tür biçim feragatiydi, şiirinin biçimi reddedilmeyle karşı karşıya geldiğinde başkalarının talepleri ve kendi edebi tutkularının yaratıcı bir yeniden şekillendirilmesiyle değişti.

Şimdi okuduğumuz bu “kısa roman” gereklilikten doğan yeni bir formdur: her biri iki ila beş sayfadan oluşan, itina ve şiirin sıkıştırılmasıyla oluşmuş 34 vinyet. Maud Martha’nın evli bir kadın ve anne olarak hayatını geçirdiği stüdyo dairenin monoton sınırlarıyla kapanmış gibi görünen küçük karelerden oluşan yazı parçaları. Taşındığında, Maud Martha evin küçük ve sıkışıklığıyla delip geçici grilikten hayal kırıklığına uğramıştır. Ama içerisini aklındaki eşyalarla doldurmaya başladıkça, “pençeler için yeşil perdeler” hayal ederken, kendi kendine der ki: “küçüktü, ama burada mucizeler yoğrulabilirdi.”

Dickinson’ın metaforunda, yaşanacak en iyi yer en çok kaçma teknolojisi bulunan yerdir- kullanılmasalar bile. Dickinson’ınki gibi (bir yandan da alakasız olarak), Maud Martha’nın yaşamı her şeyden önce evcildi. Ama evinin sınırları vizyonunun sınırlarını çizmiyordu: “Olmak istediği her an Beşinci Bulvar’daydı ve ipekli ya da kürklü kıyafetiyle takside oturan, çıkması için yardım edilen ve, bir sonraki adımı belli belirsiz, bulutsu, bin ışığın tiyatrosunda, imkansızlık dükkanların kadife halısında ayakta duran işte oydu.”. New York’un hayali, Maud Martha ve bizim için o kadar canlı ki onun hayalinin yönünde olduğumuzdan ya da Chicago’yu terk ettiğinden ve bizi daha büyük bir şehre getirdiğinden asla emin olamıyoruz.

Terk etmemiş miydi? Dünyanın büyük bir kısmı, içinde yaşadığımız anda dahi, bu gibi mesken tutmaya hazırlandığımız tasarlanmış sahnelerle ve yaptığımız jestlerle dolu. New York’un “gümüş kahve servisi, eski (daha iyi bir anlamda)” ve hostesin “kibarca sorması şeker mi, krem mi, ya da ikisi birden ya da hiçbiri mi diye”, bunları hayal ederken Maud Martha zarif reddin alıştırmasını yapmıştı bile: “(kendi kendine kahveyi hiçbirini kullanmadan içmeyi öğretiyordu.)” Pespaye küçük mutfakta pratik sade kahve alışkanlığı, içindeki o diğer hayatın parlak sembolü oluyor ve dış yüzünde de bizim stil dediğimiz şey ortaya çıkıyor.

Kitabın ilk sayfalarında, Gwendolyn Brooks karakterini sevdiği ve eğer şansı olsaydı sevebileceği şeyler arasındaki alanda ortaya çıkarıyor: “Nilüferleri sevebilirdi, ya da Çin yıldız çiçeğini ya da Japon süsenini, ya da çayır zambaklarını… Ama en çok gördükleri karahindibalardı.” Belki de Gwendolyn Brooks, yazar, bir yıldız çiçeği görmüş ve sevmişti ve o bilgiden yola çıkarak yazıyordu. Ama Maud Martha’nın yapmış ve istemiş olabileceklerinin zevkini göstermesi, yazarının ödül kazanan hayatını gerektirmiyordu. İmalar yeterliydi: “Çayır kelimesi bile daha derin nefes almasına yetiyordu.” Ne de olsa, zaten bu kelime zamanında yazarın hayatını daha geniş bir dünyaya ilerletmesini sağlayan şeydi.

Maud Martha gördüğü şeyleri beğenmiyor değildi ama görüş kapasitesi “arka bahçesinin yamalı yeşil elbisesini” aşıyordu. Benzetmenin kendi bile bahçesini şiir vasıtasıyla aşk ile onarılacak, sonra da üzerine giyilecek bir hayat parçası olarak gösteriyordu. Bir karahindiba Maud Martha için mücevher olabiliyordu; yalnızca “vakur güzelliği” sayesinde değil; “yaygın olan bir şeyin bir çiçek olabileceğini görmek rahatlatıcıydı. Ve tadı çıkarılabilir olabileceğini!” Çiçek kendini keşfetmesinin bir yoluydu. Maud Martha, bulduğu güzelliğin tadını çıkarabilmek için gereken zihinsel güce karşı hassastır, özellikle sıradan güzellik bile her zaman el altında olmayabilirken: “her zaman [karahindibalara] bakılamaz… Ve daha soğuk aylarda hiçbir yerde karahindiba bulunmaz.” Tıpkı çayırın ya da New York’un parıltısının hayal gücünün ufku olarak kalması gibi, karahindiba ve amacı da tek gerçek ev olan akılda tutulmalıdır.

Onlar algının düşsel gücünü paylaşsalar da, Maud Martha ve yazarı gerçek yazarlığı paylaşmıyor. Maud Martha bir yazar, ressam ya da gösteri sanatçısı değil. Şu da doğru ki; Martha fırsat bolluğunun çok olduğu bir bir hayatta doğmadı ama Brooks da öyle bir durumda değildi. Ancak Brooks, Martha’yı edebiyata yönlendiriyor. Maud Martha okumayı seviyor; bir sahnede, kocası Sex in the Married Life’ın ciltsiz bir nüshasını okuyup onu kışkırtmaya çalışırken, Maud’u Somerset Maughm’ın Of Human Bondage’ını okurken görüyoruz. Chicago Üniversitesi de onun için çok uzakta değildi. Bir skeçte Maud Martha, “en yeni genç siyahi yazarın Mandel Hall’daki konuşmasını dinlemeye” gider ve yolda mahallesinden, artık “çok yakın” beyaz dostlarını “anakronizm, deneyüstücü, kozmos, metafiziksel, netice, tümsayı, monarşik” gibi kelimelerle etkilemeye hevesli bir genç olan genç bir adamla karşılaşır.

Maud Martha’nın, o genç adamın çabalarına yönelik soğuk değerlendirmesi, Maud’un belli bir yaşam tarzını reddedişini görebildiğimiz birkaç andan biri. O, sadece beyazların boş mükemmellik standartlarına uymaya gayret etmenin aşağılayıcılığını reddetmiyordu; aynı zamanda toplumun genelinin kendilerini sahnede teşhir etmek isteme, kendi özel kimliklerini sergileme dürtüsüne de şüpheci yaklaşıyordu. Regal tiyatrosunda bir pop şarkıcıyı dinledikten sonra alkışların ne kadar hızlı gelip geçtiğini, dinleyicilerin ne kadar erken “aynı kendisi gibi evlerine döndüğünü ve yüzlerinin nasıl tekrardan düştüğünü fark etti. Bunun faydası olmuyordu. Gerçek değildi. İyi değildi.” Toplumun alkışlarının stabil olmayan histerisi sanatçılar için tehlikeliydi. Bilet almayı gerektirecek, günlük hayatta olan bitenlere entegre edilemeyecek “fayda” türlerine bel bağlamak da dinleyiciler için tehlikeliydi. Böylece kendi yemini etti. “Bir rol, şiir, resim, müzik, yaratıp sevincini taştan çıkarmak. Güzeldi. Ama onun için değildi. Onun istediği, dünyaya iyi bir Maud Martha bağışlamaktı. Bu, diğerlerininkine benzemeyen bir sanatla yapılan bir teklifti. Bu teklifi cilalayıp bileyecekti.”

Peki, Maud Martha’nın sanatçı olmayı kasıtlı olarak reddetmesinden ne anlamalıyız? Gwendolyn Brooks farklı bir yol izlediği doğrudur ama ben, onun Maud Martha olarak “hala hayatta” olduğu fikrine bağlı kalıyorum. Her sanatçının, kendi sessizliğiyle arasında kendi fantazmaları kadar bir yakınlık vardır. Sanatla ilgili bir kariyeri doğuştan gelen bir hak olarak görmeyenlerimiz de bunun başka türlü olamayacağını iyi bilir. Gwendolyn Brooks’un, Chicago’nun güneyinde ya da her hangi başka bir yerde, 5 kuruşluk değeri olmayacak kadar alelade biri olduğunu öne sürmeye çalışmıyorum ama o, Maud Martha üzerinden etiğe dair bir soru yöneltiyor; sanatçılığını takdir etmemiz için Maud Martha’nın sanat üretmesine gerek var mı?

Çevirinin devamına http://ceviriyoruz.org/gwendolyn-brooks-maud-martha-ve-diger-olumsuz-olumluler-2/ linkinden ulaşabilirsiniz.

 

Yazar: Carina del Valle Schorske

Çevirmen: Emre Utaş

Kaynak: https://lithub.com/gwendolyn-brooks-maud-martha-and-other-immortal-mortals/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları