Clueless’dan Tarantino’ya: Hollywood’un Altın Çağı 90lar

Gösterişi, aklı başında ve çığır açıcı oluşu ile 90’ların sineması oldukça nostaljik. Film stüdyolarının, 90’ları canlandırmaya heveslenmesine şaşırmamalı

Sinema dünyası çıkış yakalamak için yüzünü yakın geçmişine çevirdi. Joel Schumacher’ın 1990 yapımı gotik-tıbbi gerilim filmi Flatliners, (Çizgi Ötesi) yakın zamanda günümüze uyarlanan kült klasiklerden. Neredeyse 30 yıl sonra, bir grup tıp öğrencisinin ölümden sonra yaşam olup olmadığını incelemek için kendilerini kasten öldürüp hayata döndürmelerini kolu alan orijinal film, yer yer Buffy ve Holby City arasında bir geçiş bölümü niteliği taşır halde. Ancak 2017’de çekilen ışıltılı devam filminde kum taşlı, puslu sokakların yerini parlak ışıklandırmalarıyla yüksek kaldırımlar almış, ilkel bilgisayarları yenilenmiş, Keifer Sutherland, Kevin Bacon ve Billy Baldwin’in köşeli ama sarkık saçları daha sade bir dönem için kesilmişti. Sutherland yeni filmde de boy gösteriyor ancak başroller Ellen Page, Rogue One’da gördüğümüz Diego Luna ve Happy Valley’de gördüğümüz James Norton’a verilmiş. Film henüz eleştirilerle lekelenmedi, çünkü eleştirmenler için bir ön gösterim yapılmadı ve bu genellikle değerine duyulan güveni gösteren bir şey değildir.

Ancak filmin çok iyi olmaması çok da önemli olmayacak. Holywood eski filmleri yeniden çekmeye gün geçtikçe daha da fazla kapılırken Flatliners, tekrar üzerinde çalışılacak ve onu tekrar izlemeye hazır nostaljik bir izleyici kitlesine sahip bir dizi başarılı 90’lar filminden sadece biri. Jurassic Park’ın yeniden çekimi olan Jurassic World’ün olağanüstü başarılı ormanlarının arkasından, Robin Williams’ın 1995’te çekilen başarılı filmi Jumanji’nin Noel için hayata döndürüldüğü Jumanji: Welcome to the Jungle geliyor. Film, başrolünde Jack Black ve Dwayne Johnson ile bir masa oyunu yerine retro bir video oyunuyla karşımıza çıkıyor. Tim Curry 1990’da It’i (O) oynadı; Andy Muschietti’nin yönettiği yeniden çekim ise şimdiden tüm zamanların en çok hasılat yapan korku filmi oldu ve bu, gişe hasılatı açısından bu filmin dışında oldukça boş geçen bir yaz mevsimi için nadir görülür bir başarı. Son birkaç yılda Sister Act’ten I Know What You Did Last Summer’a kadar her şeyin yeniden çekimi için yapım anlaşmaları ve senaryoları hakkında haberler çıktı (gerçi söz konusu iki projeden de o zamanlardan beri haber alınamadı), öte yandan Blade, The Crow, The Craft ve White Men Can’t Jump filmlerininse hatalı çıkışlardan sonra ilerleme kaydetmeye başladıkları söyleniyor.

90’lar sinemasına olan özlemin nedenlerinden biri, o dönemin filmlerinin günümüze göre daha masum bir dönemi yansıtması. 90’ların ortaları ve son yıllarına yoğunlaşarak o dönemin gençlik filmlerini konu alan bir belgesel üzerine çalışmış olan Elizabeth Sankey, 90’ların filmlerini şu sözlerle özetliyor: “Söz konusu filmlerin çoğunun senaryosu, nüfus patlaması yaşanan dönemlerde doğan ve büyüyen kişiler tarafından yazıldı. O dönemde insanlar, maddi olarak çok iyi durumda olmasalar da en azından barınma ihtiyaçlarını karşılayabiliyorlarlardı ve güzel mahallelerde yaşıyorlardı. Devamlı bir koşuşturma halinde olsalar bile sorunları oldukça yüzeyseldi.” Sankey şu an romantik komediler üzerine çekilen bir belgeselin yönetmeni ve dikkatini çeken bir farklılığı dile getiriyor: “Son yıllarda, bir kadının çözülmesi gereken bir sorunu olduğu, bunun da alkolizm olduğu ‘Trainwreck’ gibi romantik komedilerle karşılaşıyoruz. Ancak 90’larda olsa sadece ‘Ah, ne kadar da sakar!’ gibi şeyler söylenirdi.”

İnsanın gençliğine denk gelen döneme ait filmleri nostaljik bulup beğenmesi çok normal ancak 90’ların film üretiminin eşi görülmeyen bir zihin genişliği ve zekâsı var. Steve Rose 90’ların başını, John Singleton ve Julie Dash gibi yapımcıların ön plana çıktığı siyahi sineması için ‘altın çağ’ olarak tanımlamıştı. 90’lar, ‘The Birdcage’ ve ‘Boys Don’t Cry’ gibi ödüllü popüler filmlerin yanı sıra, ‘But I am A Cheerleader’ gibi değeri sonradan anlaşılan filmlerle LGBTİ sinemasının doğuşunu gördü. Spike Jonze, Quentin Tarantino, Paul Thomas Anderson, David O’Russell, Noah Baumbach, Wes Anderson, Lisa Cholodenko, Alexander Payne, Lynne Ramsay, Darren Aronofsky, Sam Mendes ve Todd Haynes bu dönemde kariyerlerinin ilk çıkışını yakaladı. Aynı şekilde ‘Magnolia’, ‘Pulp Fiction’ ve ‘Being John Malkovich’ gibi tuhaf ve deneysel filmler bu dönemin başarıları arasında.

Ama o dönemi özel kılan tek şey yeni ve güçlü bir duruşu olması değildi. Akıllıca fakat erişilebilir olanın ortak formülü pek çok farklı türde aşikârdı. Wild Things ve Single White Female gibi parlak ve ustalık gerektiren kirli gerilim filmleri çığ gibiydi ve özellikle yönetmen Paul Verhoeven, hem insanları cinsel olarak uyarmasını hem de uyarılmak isteyen izleyicileri tatmin etmesini sağlayacak bilinçli bir haylazlığın somut örneğiydi. Basic Instinct ve Showgirls’ün nükteli açık saçık sözleri beklenmedik derecede iyi şekilde yıllandı. Verhoeven’in “şimdiye kadar yapılmış en pahalı sanat filmi” olarak adlandırdığı bilim kurgu hicvi Starship Troopers filmini ise ayrı bir yere koymalı (Daha az hicivli, tartışmalı bir yeniden çekim yapmak üzerine ise daha az övgülü konuşup bunun “Trump başkanlığına çok iyi uyacağını” söyledi.).

Starship Troopers gibi, 90’ların sonunda yayınlanan aksiyon filmleri aynı anda hem dönemin daha rahat jeopolitik ikliminden ötürü antika, hem de önsezili görünen bir binyıl endişesi ve siyasi paranoyayla doluydu.

90’lar sinemasında büyük bütçeli yapımların yanı sıra, Jud Nelson’ın ‘The Breakfast Club’ filminden beri yakalanamayan başarıyı yakalayan gençlik filmleri de vardı. Lise çağını konu alan filmlerde sadece bu temada çekilmiş filmlerin değil, aynı zamanda edebiyat klasiklerinin de esintileri görülüyordu. ‘Clueless’ en iyi örneklerden biridir, film konu olarak Jane Austen’ın ‘Emma’ kitabına dayanır ve 1996’daki kitaba uygun çekilmiş uyarlamada Gwyneth Paltrow’u izlemiş olan herkes Amy Heckerling’in, başrolde Alicia Silverstone’un olduğu 1995’teki yapımının hikayeyi çok daha iyi anlattığını bilir. Benzer şekilde ‘She Is All That’ filmi de ‘Pygmalion’ oyununun uyarlamasıydı. ’10 Things I Hate About You’ ise Shakespeare’in en cinsiyetçi eserlerinden biri olan ‘The Taming Of The Shrew’ kitabından esinlenmişti ancak film, Joan Jett’in film için yaptığı müzik ile beraber asi bir kadına göndermeler yapan feminist bir filme dönüşmüştü.

Scream üçlemesiyle Kevin Williamson, türün mecazlarını iyi bilip izleyicinin bu mecazlardan beklentileriyle oynayarak akıllıca korku filmleri çekti. Çok iyi tanınan yıldız oyuncu Drew Barrymore’u, korku filmleriyle ilgili bir soruya doğru cevap vermediği için ilk birkaç dakikada öldürmüş ve ana karakter Sidney’i, bu genellikle ölümün yakın olduğunun işareti olduğu halde erkek arkadaşıyla sevişmesine rağmen öldürmemişti. Farklı yaklaşımın başka örnekleri I Know What You Did Last Summer, Urban Legend ve The Faculty gibi diğer gençlik korku filmlerinde de, daha düşük ölçülerde de olsa vardır. The Craft korku ve lise filmlerinin birleşim noktası oldu ve Venn şemasının merkezinde Neve Campbell yer aldı. Gişe hasılatı hayal kırıcı olsa da, filmin VHS formatında uzun bir öbür dünya yaşantısı oldu ve bir çok nesil boyunca kız çocuklarının siyah ruj sürüp “tüy kadar hafif, tahta kadar sert” adlı pijama partisi oyununu oynamasının da sorumlusu oldu.

“Sinemanın tüm dönemlerinde olduğu gibi, nasıl ki 80’ler ‘Back to the Future’ filmi ve insanların parlak ceketler giydiği bir takım filmlerden ibaret sayılıyorsa, 90’ların filmleri de tüm üretiminin küçük bir kısmıyla akılda kalıyor sadece.” diyor yapımcı/eleştirmen Charlie Lyne ve ekliyor: “Kendi önyargılarım konusunda da ihtiyatlıyım, mesela 90’larda yapılmış bir filmi gençlik yıllarında VHS formatında izleyip beğenmiş olma ihtimalim bu yıllardan önce ya da sonra yayınlanmış bir filmden daha fazladır. Bu da size herhangi bir objektif gerçeği yansıtmaması olası ama kaçınılmaz bir bağlılık hissi veriyor.”

Kendisi ayrıca 90’lar sineması için büyük önem taşıyan iki noktaya değiniyor. Birincisi, daha az maliyetle daha çok film yapıldığı: “O dönem gayet iş görür uzun metrajlı bir film çekmenin önündeki engellerde büyük bir düşüş vardı. Bir filme düşük bütçeli dedirtecek sayılar, dönemin teknolojik değişimleri ve film endüstrisinin düşük bütçeli filmlere bakış açısından dolayı, Sundance gibi festivallerden dolayı oldukça azalmıştı. Bu gençlik filmleri türünde kesinlikle geçerliydi ama daha geniş bir yelpazede de 5 milyon doların altında bütçesi olup geniş bir izleyici kitlesi bulan filmler patlıyordu.”

İkincisi, o dönem DVD’den hemen öncesi olmasına rağmen, video ekipmanlarında büyük gelişmeler olmuştu: “Bu film kültürünü ve onun kapsamını etkiliyordu; insanların eskilere dönmesi de, o dönemde yayınlanan filmlerin daha geniş bir kısmına ulaşması daha kolaydı. Bütün bu yapısal değişimler 90’lı yıllara özeldir.”, diye açıklıyor Lyne.

Sankey’in romantik komedi belgeseli, 90’lı yılların sinemanın altın çağı olduğu yönündeki görüşünü daha da sağlamlaştırdı. “Filmim için röportaj yaptığım herkes hayatları istikrarsız olduğu için evlenmek istemediklerini söylüyor. Evlilik fikrinden rahatsız olmalarına neden olan her şeyden ötürü bu tür filmleri seviyorlar çünkü o filmler daha basit, daha naif bir dönemi anlatıyor.” Sakin günlerine sarılanların sadece gençliğini o dönemlerde yaşayanlar olmadığını da söylüyor. Ortada ayrıca bir kayıp hissi var. “Bence elde edeceğimizi sandığımız ama asla edemediğimiz bir dönem için ağlıyoruz. Bu vaadi bize böyle filmler verdi ama biz asla vaat ettikleri şeye erişemedik.”

 

Yazar: Rebecca Nicholson

Çevirmen: Kübra Altıntaş

Kaynak: https://www.theguardian.com/film/2017/sep/29/from-clueless-to-tarantino-why-the-90s-was-hollywoods-fairytale-decade

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları