Kadınlar Güzelliği Nasıl Deneyimler: Okuma Listesi

Chimamanda Ngozi Adichie’den The Book Of Judith’e , Sofi Oksanen’den tavsiyeler

Güzellik hiçbir zaman sadece görünüşten ibaret olmadı. Eski zamanlarda, soylu kadınlar sadece zarif ve güzel görünmek için takmıyorlardı korseleri; bu korseler aynı zamanda bu kadınların yüksek ahlakî standartlarını, dik duruşlarını ve öz disiplinlerini yansıtmaktaydı. Bugün, her ne kadar az miktarda değişiklik olsa da, korse eşitsizlik simgesi olarak görülmektedir. Bir kıyafetten vücudu iyileştirmenin bir yoluna dönüşmüştür; kaslar artık bir kadının silüetini tanımlamaktadır. Gevşek et ve fazla kilolar, kişinin kendisine hakim olamadığının bir kanıtı olarak görülür. Ünlüler, doğumdan sadece birkaç hafta sonrasında yeniden doğumdan önceki hallerine dönerler ve bunun için kendilerine hayranlık duyulmaktadır. Süper kadın, doğurganlığını ya da belini kaybetmeden doğayı yener. Rüzgar Gibi Geçti adlı 1939 yapımı filmdeki Scarlett O’Hara bile bunu başaramamıştı ancak şundan eminim ki, o da istemiştir. Görünüşünün onu kıtlıktan kurtarmasına yardım edebileceğini biliyordu.
Güzellik Miti (1990) adlı eserinde Naomi Wolf, yasal ve maddi engelleri ne kadar çok aşarsak, kadının güzelliği imgelerini o kadar ağır bir biçimde üzerimizde taşırız, demektedir. Batının güzellik standartları küresel olarak tüm sınıflara yayılmıştır ve kadınlar ne kadar çok paraya sahip olursa, alımlı olmak için o kadar çok harcayabilirler. Beni rahatsız eden şey, beyhude olarak görülen bu çabanın, kadınları suçlu hissettirmesidir. Çalışmalar gösteriyor ki, çekici kadınların işe alınma olasılıkları daha fazladır. Dolayısıyla, bu amaç uğrunda gösterilen çaba hiç de boşuna değildir.
Aşağıda seçtiğim kitaplar güzelliğin neye benzediği ile ilgili değildir. Dişinin cazibesini temsil eden yeteri kadar film ve dergilerimiz mevcuttur. Bu görüntülerin bize anlatamayacağı ise güzelliğin nasıl deneyimlendiği ya da nasıl acıttığıdır.

 

Güzellik BeyazdırChimamanda Ngozi Adichie, Americanah (2013)

Tyra Banks’in bir talk şov programı vardı ve programın bölümlerinden birinde değişik renklerde kız çocuklarıyla saçlarla alakalı bir röportaj yapmıştı. Kızlardan bir dizi peruktan en iyi ve en kötü saçları seçmeleri istendi. Kızlar, “iyi” saçlar olarak sarışın peruğu seçmişlerdi. Güzelliği böyle düşünmediler ancak sarışın olduklarında daha fazla arkadaşa sahip olabileceklerini ve insanların onları daha çok seveceğini düşünmüşlerdi. Dağınık saç, bu kızlar tarafından en kötü saç olarak kabul edilmişti. Yine, güzellik ideallerini tanımlamaya çalışmıyorlardı. Ancak böyle dağınık saçlara sahip olurlarsa insanların onları daha az seveceklerinden  ve fakir olduklarını veya daha alt sınıfa mensup olduklarını düşüneceklerinden eminlerdi. Öylesine genç olmalarına rağmen saçları, ekonomik durumun, sınıfın ve basitçe sevginin simgesi olarak algılamışlardı.
Americanah’da, Adichie bunların hepsiyle ilgili yazıp önemli sorular sormuştur. Örneğin, Michelle Obama’nın saçlarını gevşetmemesi durumunda Barrack Obama başkan seçilebilir miydi?

 

Güzellik Tehlikedir


Jennifer Clement, Prayers for the Stolen (2014)

Batılı kızlara, karanlık çöktükten sonra yalnız başına yürümekten korkmaları öğretilir; ancak Meksika kırsalında gün ışığında yürüyen bir kız olmak bile tehlikeli olur. Burada sosyal yaşamı uyuşturucu baronları yönetir ve genç kadınlar, onların eğlenceleri için kaçırılma tehdidi altında yaşar. O yüzden, bir kız çocuğu doğduğunda annesi, kızını güvende tutabilmek için “oğlan oldu!” diye bağırarak ağlar. Anneler, kızlarının saçlarını kısa keserler, onları erkek gibi giydirirler; yaklaşan bir araba sesi duyduklarında, onları zeminde açtıkları deliklerde gizlerler. Kızlar da kendilerini olabildiğince çirkin göstermeye çalışıp dişlerini karartmak için işaretleyici kullanırlar. Kız ne kadar güzel olursa annesi de o kadar umutsuz olur. Bu kızlar için gelecekteki umutlar dardır ve eğitim daha iyi bir yaşama doğru iyi bir yol sunamaz onlara. Öğretmenler de bu yerel okullarda eğitim vermeye cesaret edemezler.

Güzellik İyi Davranıştır


Aino Kallas, The Wolf’s Bride

The Wolf’s Bride, 17. yüzyılda, Hiiumaa adında bir Estonya adasında geçmektedir. Bir ormancının genç karısı Aalo, gündüzleri kuzu gibi sevimli ve eğlencelidir, ancak gece çöktüğünde kurt sürüsünün çağrısına dayanamaz. Ormanın ruhu onu bir kurda çevirir. Bir canavara  dönüşerek erkeklerden, kadın olmanın getirdiği yükümlülüklerden ve toplumsal normlardan sıyrılarak özgürlüğün tadına bakar.
Anlatıcı, ruhu ele geçirilmiş kadının efsanesini yazan bir katiptir ve ormanın ruhunu “şeytan” olarak adlandırır. Hikaye arkaik Fince ile yazılmıştır ve Aalo karakterinin kendi sesi, zamanına uygun olarak tasvir edilmemiştir. Bu edebi tekniğin kullanımıyla Kallas, kadın bakışnın o çağdaki dışlanışını gösteren akıllıca bir yöntem bulmuştur. Yöntemi Finlandiya edebiyatında eşsizdir ve kendisi de eşsiz bir yazardır: Çalışmasının gövdesi Estonya folkloruna dayanmaktadır ve odak noktası erkeklerin dünyasında kadının konumudur. Kitap, kadın cinselliğinin bir alegorisi olarak okunabilir, ancak 1920 ve 1930’larda kadın yazarların ilgisini çeken konuları ve modern kadının ortaya çıkışını da yansıtmaktadır.

Savaşta Güzellik


The Book of Judith

The Book of Judith ilk tarihi roman olarak okunabilir, ancak benim esas ilgim Judith’in kendisindedir. Bu genç ve güzel dul, diktatör Holofernes’i baştan çıkararak ve boğazını keserek halkını kurtardı. Daha sonra hayatını kendi başına, toplumunun saygı duyulan bir üyesi olarak devam ettirdi.
Kuraldır, cazibelerini bir savaşın seyrini değiştirmek için kullanan kadınların itibar sorunları olmuştur. Judith’in hikayesi bu konuda bir istisnadır. Martin Luther, kitabı İncil’i için uygun veya Judith’i bir birey olarak görmemiş, bunun yerine Yahudiler için bir benzetme olarak düşünmüştür. Eminim ki bu yorum, Judith’in sancağını temiz ve parlak tutmasına yardımcı olmuştur. Tekrar söyleyeyim, Judith kendi hikayesinin anlatıcısı değildir. Onun sesini duymuyoruz. Özgürlük istediği için mi veya saiklerinden bağımsız olarak düşmanın yatağına girdikten sonra onu kimsenin istemediği için mi yalnız yaşadığını bilmiyoruz.
Genele vurduğumuzda savaş sırasında bir kadının rolü ya kurban ya da ocağının koruyucusu olmaktır. Kadın askerler savaşmaya geldiklerinde olumlu karşılanmış olabilirler fakat barış geldiğinde genelde kendilerini toplum gözünde kusurlu olarak buldular. Savaş yaraları kadınlara yakışmıyor, kahramanlık konumu da erkekler için. Svetlana Alexievich, bu konuyla alakalı “War’s Unwomanly Face (1965)”  adlı eserini kaleme almıştır. Okumaya değer.

Güzellik Baştan Çıkarıcıdır

Sylvia Plath, Ariel (1965)

“Mükemmellik korkunçtur, çocuk sahibi olamaz.” der Sylvia Plath “Münih Mankenleri” adlı şiirinde. Doğru noktaya parmak basmıştır: İdeal kadın şekli, çocuk taşımak için çok incedir ancak yine de çabalanması gerekilen bir şey olarak düşünülmektedir. Şiirlerinde sık sık iyi bir kadın olmanın imkansızlığı, buna rağmen ölme dürtüsü, kadınsal depresyon ve kendine zarar verme konularına değinmiştir. İstatistiki açıdan kadınlar kendilerine erkeklerden daha çok zarar verirler. Aksi takdirde kusursuz kadınlar kendilerini keser ve açlıktan ölecek noktaya gelir: saldırganlıklarını kendilerine doğru, içlerine yöneltirler, oysa erkekler saldırılarını dünyaya yöneltir. Belki de sadece kibarlıktandır. İyi kızlar kavgaya karışmaz.

Yazar: Sofi Oksanen
Çevirmen: Saffet Yalçın
Kaynak: http://lithub.com/how-women-experience-beauty-a-reading-list/