Kitaplarla İlgili En İyi Kitaplar: 2. Bölüm

Cynthia Ozick, C. D. Wright, Teju Cole ve Daha Fazlasının Eleştiri Eserleri Üzerine

Geçen yaz, benim en sevdiğim kategori, yani kitaplar üzerine olan birkaç kitapla ilgili bir şeyler yazdım. Her ne kadar öyle olacağını tahmin etmiş olmam gerekse de (Yazım, her şeyden önce kalitesinden kuşku duyulmayan bir edebiyat sitesinde çıkan bir edebi denemeydi) eminim ki “Kitaplarla İlgili En İyi Kitaplar”, yazımın kalitesinden daha çok içerdiği eserlerin isimleriyle ilgi çekti. Ama her şeye rağmen, bir eleştirmenin yaşayabileceği en büyük zevkten, yazımın yüksek ilgi görmesinden mutluluk duydum.

Ancak o yazıyı (şimdi yazdığım yazı gibi) büyük yazarlar üzerine yazan, büyük yazarların işlerine övgüler düzmekten daha fazlasını arzu ederek yazdım. Cynthia Ozick’in, edebi denemelerinin en son derlemesinde yazdığı gibi düşünüyorum:

“Eleştirinin, içinde bulunduğumun anın sakinleri tarafından kullanımına dair: bir kültürün kendisini düşünmeyi öğrenebilmesinin yolu; toplumu, coşkun olanla dingin olan, önemsiz olanla önemli olan parçalarının derin kavranışıyla bir bütün olarak tasavvur etmektir.”

Eleştirmenler yoksa anlamsızlık vardır.

Bir eleştirmen olarak, eleştirinin etkisi ve yararı konusunda açıkçası biraz ön yargılıyım ama Ozick’in işaret ettiği noktanın tartışılamayacağını düşünüyorum. Kim T.S. Eliot’ın “Çorak Ülke”sini ya da Virginia Woolf’un “Dalgalar”ını düşünürken bir eleştirmene başvurmaz ki? Ya da kim 1920’lerin (ya da 30’ların, 40’ların, 50’lerin: Wilson inanılmaz üretkendi) edebi kültürünü araştırırken örneğin Edmund Wilson’a başvurmaz? Belki Ozick’in “anlamsızlık” nitelemesi belki biraz abartılı görülebilir ama onun yerine hangi kelimeyi koyarsak koyalım bu, eleştiriyi daha değersiz yapmaz. Eleştirmenler yoksa muğlaklık, karışıklık, belirsizlik vardır. Çok fazla sayıda kitapla, edebiyatın engin tarihiyle, sanatın sonsuz karmaşıklığıyla karşılaşınca, aramızdan kim, düşünsel yardım için sonsuz uzmanlıklara sahip kişilere bakmaz?

Eleştirmenlere en azından yardım ama ayrıca edebiyata verilen değerin paylaşılması, düşünsel uğraşların birliği ve en önemlisi romanların, hikayelerin, şiirlerin ve oyunların kendileriyle ilgilenenlere esinlediği kavrayış için bakarım. Eleştirmenler yalnızca bir kitabın deneyimini resmetmez; en iyiler ayrıca coşkulu ve esrarengiz bir biçimde ondan öğrenilebilecek olanı aktarır.

Fazla söze gerek yok, işte bu yılın kitaplarla ilgili en iyi kitaplarından bazıları, ikinci kısım.

 Common Reading: Critics, Historians, Publics, Stefan Collini, Oxford University Press

Stefan Collini’nin Common Reading (Sıradan Okuma) kitabıyla başlamak uygun görünüyor çünkü bu kitap, okuduğunuz yazının olduğu gibi, “yazıyla alakalı yazan” yazarlarla alakalı. Collini, önde gelen pek çok kişiyi (ağırlıklı olarak Birtanyalıları: George Orwell, Rebecca West, V.S. Pritchett gibi daha baskın isimler ancak çoğunlukla üzerinde daha az durulan E.H. Carr, Stephen Spender, A.L. Rowse gibi kişileri) derinlemesine inceler ve neredeyse her örnekte onların yaşamlarına ve ürünlerine dair zengin bir yaklaşım geliştirir. Özellikle Edmund Wilson efsanesini ortaya çıkarırken keskin zekasını ortaya koyar, The Cambridge History of Literary Criticism’in Modernizm ve Yeni Eleştiri bölümleri üzerine yazdıkları ise net bir bilgelik cevheridir. Collini harika bir eleştirmen ve gözünü eleştirinin kendisine çevirdiğinde, incelediği zorlu konular kadar aydınlatıcıdır. (Herhangi bir kişi Collini’nin başlığına, Sıradan Okuma, takılabilir. Bu ifade, Samuel Johnson ile ortaya çıkmıştır ve Virginia Woolf’un toplu edebiyat yazıları olan Common Reader(Bir Okur Olarak) ve The Second Common Reader(Bir Okur Olarak 2) ile yaygın hale gelmiştir. Bu üç figürün (Johnson, Woolf, Collini) ‘sıradan’dan olabilecek en uzak noktada bulunduğunu ve bu kavramın sürekli kullanımının, sıradan okuma deneyimlerinin ele alınışından ziyade, akademik çevredekilerle gerçek sıradan okur arasındaki ayrımla ilgili olduğunu söyleyemez miyiz?

Critics, Monsters, Fanatics, and Other Literary Essays, Cynthia Ozick, Houghton Mifflin Harcourt

Kurgu olmayan nadir eserlerini yayınlamaya çalışan kurgu yazarları için kendi alanları dışında bir alana adım attıklarından dolayı mahcup bir şekilde neredeyse özür dilemeleri alışılagelmiş bir durumdur. Ama Cynthia Ozick söz konusu olduğunda, onun kitaplarında böyle bir durum hiç görülmedi ve görülmeyecek. Son 40 yılın en çok takdir toplayan kurgu yazarlarından biri olmasına rağmen kendisi ayrıca 1983’teki Art & Ardor’dan 2006’daki The Din in the Head’e (içlerinde favorim 2000’de çıkan Quarrel & Quandary’dir) kadar düzenli olarak canlı bir zihnin ürünü olan eleştiri eserleri yayınlamış ve kendisini en üretken eleştirmenlerden biri olarak kabul ettirmiştir. Açılıştaki deneme, “The Boys in the Alley, the Disappearing Readers, and the Novel’s Ghostly Twin”, çağdaş eleştirinin bir değerlendirmesi ve kapsamlı bir eleştirisidir. (Eser, Ozick’in, kendi söylediğine göre ikisi de konunun dışında ve yersiz olan Jonathan Franzen’ın 1998 Harper’ındaki “Why Bother” ve Ben Marcus’un polemiği “Why Experimental Fiction Threatens to Desroy Publishing, Jonathan Franzen, and Life as We Know It: A Correction.” Yazılarını iğneleyici bir biçimde alaşağı edişini de içeriyor) Kafka, Auden, Gass ve İbranice üzerine sunduğu yeni bakış açılarıyla birlikte Ozick’in son yazıları, Amerika’nın yaşayan en iyi yazarlarından birinden muhteşem bir katkıdır.

The Violet Hour: Great Writers at the End, Katie Roiphe, The Dial Press

En yeni ve en yetenekli deneme yazarlarından biri, Katie Roiphe, harika derlemesi In Praise of Messy Lives’ı, ünlü yazarların ölümlerine biyografik, psikolojik ve duygusal bir biçimde odaklanan bir kitap ile sürdürüyor. Susan Sontag ve Sigmund Freud gibi dehalar kendi ölümlerine nasıl yaklaştı, özellikle de ölümün en yakın olduğu anda? Ölüm, Maurice Sendak’ın eşsiz bir hayal gücüne sahip kişiliğini ya da John Updike’ın Edmund Wilson’a benzer üretkenliğini nasıl etkiler? Roiphe, ölümle ilgili kesin sonuçlara varmaktan zekice kaçınıyor ama insani ve etkili bir şekilde onların (Dylan Thomas ve James Salter de dahil) hikayelerini anlatıyor ve çıkarımlar belli belirsiz bir biçimde kendilerini gösteriyorlar. Ek olarak güzel detaylar öğreniyorsunuz. Örneğin, ancak sadık köpeği Lun kendisinden uzak durmaya başladıktan sonra ölüm, Freud için çarpıcı hale gelmiş. Kendi ölümüne karşı oldukça metanetli olan bir adam, (Roiphe’ye göre her ne kadar biraz yapmacıksa da) insanların bastıracağı ve göstermeyeceği bir dürüstlükle “çürüyen ceset” kokusunu hisseden ve buna tepki gösteren sadık köpeğinin kendisini reddedişinden dolayı yıkılmış. Yani hayatını insan zihninin ayrıntılarını araştırmaya adamış bir psikoanalist, Freud, en nihayetinde bir hayvana herhangi bir insandan daha fazla güvenmiş.

 

Life and Work: Writers, Readers, and the Conversations Between Them, Tim Parks, Yale University Press

Tim Parks, hem önceki “Kitaplarla İlgili En iyi Kitaplar” listesinde hem de bu yazıda bulunma ayrıcalığına sahip tek yazar. Son kitabı, Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası, Nobel Ödülü ve telif hakkı yasaları gibi daha genel konuları ele alıyordu; en yeni kitabı, Life and Work, karakter olarak yazarlara odaklanıyor ve eleştirinin, eleştirmenlerin yazarın hayatını eserlerinin içyüzünü anlamak için bir araç olarak kullanamayacağını söyleyen sözde biyografik yanılgısını parçalıyor çünkü bir sanatçının varlığının ayrıntıları illa ki eserlerin kendisine değil, bizim onlara karşı tepkimize de özgün bir kavrayış sunabilir. Söz konusu yazarlar arasında sayısız sembol isim var: Dickens, Joyce, Beckett, Dostoyevski. Ayrıca Grinin Elli Tonu’nun yazarı E.L. James veya Parks’ın söyleyecek küçümseyici ve pek hoş sayılmayacak şeylerden fazlasına sahip olduğu Ejderha Dövmeli Kız’ın yaratıcısı Stieg Larsson gibi çok satan eserlerin yazarları da mevcut. Parks, onların hayatlarına dair küçük ayrıntıları yetkin bir kavrayışın yerine koymuyor, bu ayrıntıları incelemenin içine katarken, bir romanın bireysel olarak bizimle ya da bir bütün olarak toplumla hangi biçimde ilgili olduğu üzerine düşünmekten daha çok romanın binlerce anlamının onu yazan kişideki yansımasını irdelemek amacını taşır, (tabi ki kuramsal ve kullanışlı) en önemlisi de sanatsal bir biçimde. Parks, ayrı ve alakasız görünen fikirleri, boyaların edebi bir karışımında ya da iki farklı parçanın tuval üzerinde doğal ve neredeyse kaçınılmaz birlikteliğine dönüştüren ustaca yapılmış bir gölgede birleştiren eleştirinin sonuçlarının, temelde yaratıcı eylem olduğu yönündeki genel kabul görmeyen bir düşünceyle çalışır.

Everybody Behaves Badly: The True Story Behind Hemingway’s Masterpiece The Sun Also Rises, Lesley M. M. Blume, Houghton Mifflin Harcourt

Bir kitabın iyi bir biyografisini kim sevmez? Bir yazarın biyografisi bazen ailevi bağların ya da çocukluğun, onları sevmemizin ve hayran olmamızın sebebi olan şeyleri yazdıkları güzel parçaları birer angarya gibi gösteren, bayağı yanları içinde çıkmaza sürüklenebiliyor. Ama Lesley M.M. Blume tarafından yazılan, Ernest Hemingway’in 1926 tarihli klasik romanı Güneş de Doğar’ın esin kaynağı olan Paris ve Pamplona yıllarının ilginç ve çok zevkli bir dökümü olan Everybody Behaves Badly, edebiyat meraklıları için bir ikram olmanın yanı sıra Parks’ın biyografik yanılgıyı reddedişini de destekler. Blume öncelikle ana karakterlerin biyografilerini kısaca sunar. (Tabi ki Hemingway, Eşi Hadley; ikonik Lady Brett Ashley olan Lady Duff Twysden; ve şanssız kötü adam Robert Cohn olan Harold Loeb) Bunu, kesin tarihler ve zamanlarla sınırlanmış olsa da, küçük ve etkili dokunuşlarla bir romancınn yapacağı gibi yapar. Blume’un kitabı, Hemingway’in romanının hayranları için patlayan bir şampanyanın enerjisiyle (Hemingway’in altı hafta boyunca hararetli bir şekilde ilk taslağı ortaya çıkarışını nitelemek için Blume’un kullandığı metafor) dolup taşar, fakat Hemingway’in daha sonraki eserlerini ya da savaş hikayelerini tercih edenler hatta Hemingway’i abartılmış bir yazar olarak görenler için de Everybody Behaves Badly faydalı bir deneyim olabilir. Aslında ikinci kesimdekiler bu eserden en çok faydalanacak olanlar olabilir, çünkü Blume’un yetenekli ellerinde Güneş de Doğar’ın arkasındaki hikaye, romanı çevreleyen uhrevi havayı dağıtır, onu tarih ve sanat tarafından belleklere kazınmış bir dönem sembolü olarak değil de bir kişinin, hem de oldukça kusurlu bir kişinin eseri olarak kavranır hale getirir.

Cursed Legacy: The Tragic Life of Klaus Mann, Frederic Spotts, Yale University Press

Sırada heyecan duyabileceğim tarzda bir biyografi var: ölümünden sonra ünlenen unutulmuş ya da beklenmedik bir figürün aydınlatıcı hikayesi. Cursed Legacy, hayatı Frederic Spotts’a göre “altı kez lanetlenmiş” Klaus Mann’ın hikayesini anlatır.

Venedikte Ölüm ve Büyülü Dağ kitaplarının yazarı Thomas Mann’ın oğlu. Evsiz bir sürgün. Bir madde bağımlısı. Ana dilinde yayın yapamayan bir yazar. Çok da gay olmayan bir gay. Ölüme duyulan hayranlık tarafından hayatı boyunca lanetlenen birisi.

Bu kesinlikle dolu bir okuma vaat eden bir liste, dramatik olaylarla dolu ama aynı zamanda üzücü bir biçimde görmezden gelinmiş bir sesin, herkes (haklı olarak) korkarken Nazilere karşı mücadele eden, eşcinsel edebiyatının ilk yazarlarından olan birinin önemli biyografisinin parçaları. Klaus Mann olmasaydı bunların hiçbiri pek de bir anlam ifade etmeyecekti, tüm yeteneği ve zekası, ailevi kökeni ve hırsına karşın, şanstan yoksundu. Babası (romanlarından anlamamız gerekirdi) ona karşı pek iyi davranmıyordu; Nazi karşıtı sanatı yüzünden Alman vatandaşlığından çıkarıldı daha sonra ABD’de, İkinci Dünya Savaşı’nda başçavuş olarak hizmet etikten sonra Sovyet yanlısı olarak suçlandı. Romanları, oyunları, denemeleri ve anıları hem kusursuz bir yeteneği sergilemeleri hem de içerdikleri tarihsel anlam açısından bir daha incelenmeyi hak ediyor. Mann, hayal kırıklığı ve umutsuzlukla delik deşik olmuştu ve Spott, bir felaketler silsilesinin kasvetli görünüşünü fazlasıyla normalleştirdiği kara bahtlı Klaus Mann’a uygun bir alıntıyı bize sunuyor: “Şanstan yoksun bir adam mı? Onu yanıma yaklaştırmayın!” Her ne kadar Büyük Frederick’e ve Napoleon’a atfedilse de, bu tarihin gürleyen sesi olabilir. Ne şanslıyız ki şu anda biz Frederick Spott’un heyecan dolu biyografisine sahibiz, yani sadece bir fısıltıya.(ha ha) Gene de yapmamız gereken tarihin gürültüsünü bastırıp sahip olduklarımızı dinlemektir.

Known and Strange Things: Essays, Teju Cole, Random House

Teju Cole her ne kadar dışında çok şey yazsa da onu buraya dahil etme sebebim, kendisinin edebi konularda gerçekten çok iyi olmasıdır. Cole, İsviçre’de James Baldwin’in Notes of a Native Son’daki denemesi “Stranger in the Village”ın mekanı olan Leukerbad’ı ziyaret eder ve Baldwin’in 1950’lerde orada kalışından beri meydana gelen değişiklikleri irdeler; Upper West Side’da (Manhattan’da bir bölge) yemekli bir davette V.S. Naipaul ile tanışmasını anlatır: Sonali Deraniyagala’nın, “Aralık 2004’te Sri Lanka’da tatil yaparken tsunaminin kaldıkları otele ulaşmasıyla aynı sabah beş ve yedi yaşındaki iki oğlunu, ebeveynlerini ve eşini” kaybedişini anlatan, “okuduğum en zor şeylerden biri” olan anısı Wave’e yer verir ve Derek Walcott, Elizabeth Bishop, Tomas Tranströmer ve W.G. Sebald’ın şiirleriyle alakalı yazar. Kitap boyunca Cole, siyahlara karşı uygulanan şiddete ve polis cinayetlerinden “siyahların hayatlarının yok sayılabileceği fantezisi”ne kadar modern hayatı kuşatan adaletsizliğe tekrar tekrar döner. Onun edebi çağrışımları dünyayı sadece yansıtan soyut varlıklar olmaktan çok dünyanın içsel bir parçası olan, dünyada ve dünya tarafından üretilmiş ve onun trajik çok katmanlılığı içinde tamamen hapsolmuş gibi görünür.

The View from the Cheap Seats: Selected Nonfiction, Neil Gaiman, William Morrow

Neil Gaiman da (kendisinden önceki pek çok kurgu yazarı gibi) eserine başlarken kurgu dışına geçişe dair şüpheleri ortadan kaldırmak istercesine, gazeteciliği uzun süre önce bırakmış (kendi deyimiyle “arkasına bakmadan kaçmış”) olmasına rağmen yıllar içinde “bir yığın” yazının biriktiği açıklayarak başlar iş neredeyse, Zadie Smith’in kendi kitabı Changing My Mind için söyediği gibi, kitabın, kendi yazarının bilinci dışında yazıldığına varır. Ama bu gereksiz bahaneler Smith için oluğu kadar Gaiman için de gereksiz, çünkü hem Gaiman gerçekten bulaşıcı bir coşkuyla yazar hem de incelediği alanlar (bilim kurgu, fantastik yazın, çizgi romanlar, çocuk kitapları) genelde bir edebi eleştiride rastlamayacağınız türler. Bu türler olduğu için de Terry Pratchett’a (Gaiman’la birlikte Good Omens’in yazarı), Douglas Adams’a (Adams’ın Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinden Otostopçu Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler’deki ilginç dördüncü girişi için yazılmış yazıda) ve Stephen King’e yapılan övgülere rastlarız ancak bunlarla beraber Diana Wynn Jones, Gene Wolfe, M. John Harrison, Fritz Leiber ve Kurt Busiek için yazılmış yazılar da mevcut. Kurgu eserlerinde olduğu gibi burada da Gaiman etkili ve büyüleyici üslubuyla muhteşem bir rehber ve hakkında “Eğer birisi size bir hikayenin neyle alakalı olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdır. Eğer hikayenin tamamen onunla alakalı olduğunu söylerse kesinlikle haksızdır.” dediği Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’i için yazdığı yazıda görüldüğü gibi, tüm açıklığıyla ortada olan meseleler hakkında büyük laflar eden ve gene de onları çok önemli meseleler haline getiren birisi. Bradbury hakkındaki yazısına şöyle devam eder:

“Her hikaye bir şeylerin evidir. Yazarla; yazarın algıladığı, içinde mücadele ettiği, yaşadığı dünyayla; seçilen kelimelerle ve bu kelimelerin bir araya getiriliş biçimiyle; hikayenin kendisiyle ve hikayede ne olduğuyla; hikayedeki insanlarla ilgilidir; bir düşünsel savaştır; bir fikirdir.”

Bu söylenenler, “İnsanlar karmaşıktır!” gibi şüphesiz kabul edilmesi gereken şeyler olabilir ama apaçık olgular bizim dış dünyaya verdiğimiz ilkel tepkilerin içinde kaybolurlar ve bazen bir anlığına durup kendimize, Neil Gaiman’ın romanlarında olduğu gibi, her zaman düşündüğümüzden daha fazlasının olduğunu hatırlatmamız gerek.

Tolstoy, Rasputin, Others, and Me: The Best of Teffi, Teffi, New York Review Books

Teffi, 1872’de Rusya’da önde gelen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve 1917 Ekim Devrimi’nden sonra ülkeden ayrılmak zorunda kalan Nadezhda Lokhvitskaya’nın kullandığı nom de plume (mahlas) veya daha doğru bir ifadeyle nom de guerre (kod adı). 1920’de Paris’e yerleşti, hikayeler ve hayatının erken dönemine dair anılar yayınlamaya başladı. Bu anılardan birinde 13 yaşında Savaş ve Barış’ı okurken aide-de-camp (yardımcı) kahraman Prens Andrei Bolkonsky’ye aşık oluşunu ve (dikkat, spoiler) bu karakterin ölümünün onu “Tolstoy’a gidip Prens Andrei’yi kurtarması için yalvarmayı” düşüneceği kadar yıktığını anlatır. Bu dönemden parçalar Tolstoy, Rasputin, Others, and Me’de toplanmış ve muhteşem bir üretim olmuş. En iyi ve en etkileyici hikaye Teffi’nin Rasputin’le tanışmasının (ve sinsice baştan çıkarılmasının) hikayesi. Kitaptaki en uzun parça ama kesinlikle en muhteşemi. Efsanevi Rasputin, hikayede “iğrenç” ve “yarı cahil” bir kadın avcısı olarak görünür. Teffi, Rasputin’in onu, kişisel bilgisinden hareketle, “Tanrı’nın onu affedeceğini” garanti ederek “tavlama” çabalarını anlatır ki bu bizi tiksintiyle ürpertir. Teffi ayrıca Paris’teki yazarlık yaşamını, bir yazı işleri bürosuna ilk ziyaretini ve takma adının kökenini (Taffy adındaki bir palyaço, gerçi başka zamanlarda Taffy bu ismi Steffi adındaki bir arkadaşa atfeder) yazar. Kendisi en çok bu yazının konusu kitapla eş zamanlı yayınlanan ve Rusya’yı terk edip İstanbul’a gelişini yazdığı anı kitabı Memories ile tanınsa da, Teffi’nin ana eserleri dışında yazdıkları benim için keskin bir zeka ve iradeden oluşan bir hazineye muhteşem bir giriş niteliği taşır.

The Poet, the Lion, Talking Pictures, El Farolito, a Wedding in St. Roch, the Big Box Store, the Warp in the Mirror, Spring, Midnights, Fire & All, C.D. Wright, Copper Canyon Press

Büyük yazar C.D. Wright’ın hayatının son demlerinde yayınladığı eseri sadece kendisinin yazabileceği denemelerden oluşur. Bu yazılar, önceki kitabı Cooling Time’da olduğu gibi, daha çok birer şiir, ya da benim tercih ettiğim terimle nesir-şiir (veya “prosimetrik –hem düz yazı hem şiir öğeleri içeren- denemeler”) gibidir. Bazıları sadece bir paragraf, bir ya da iki satır –“Bookburn”de olduğu gibi: “Kişisel olarak düşüncem okumak ya da okumamak, aç kalmak ya da kalmamak gibidir. Ben hala bir kitaba dokunduğumda onu hissedeceğimi düşlüyorum.”- ama bu, Wright’ın estetik ya da eleştirel argümanlar üretmediği anlamına gelmez. Aksine, onun argümanları sanki bir şiirin içindeymiş gibi kendini gösterir ve böylece geleneksel eleştirinin tipik (ve çoğunlukla gereksiz) öfkeli hali onda yoktur. Bunun yerine Wright, söyleyeceğini Jean Valentie’ı takdir edişinde ya da Brenda Hillman’ın Seasonal Works with Letters of Fire’ına yönelik övgülerinde olduğu gibi sevgi dolu ifadelerle ortaya koyar. Kitabının en uzun bölümü olan “Concerning Why Poetry Offers a Better Deal Than the World’s Biggest Retailer”da Wright, “şiir sanatı boşluk doldurmak ile eş değer olamaz” der ve bir şiirle bir bütün olarak şiir sanatı arasında ufuk açıcı bir ayrım yapar: “Boş bir sayfa, mükemmele en çok yaklaşabilen bir şiir olarak işlev görebilir. Ama şiir sanatı olarak görülemez.” Yani herhangi bir şairin tek bir şiirin sınırları içinde ortaya koyduğu, bütün şiir sanatının yerine geçmez. Wright şiir sanatına tutkuyla bağlıydı –şiire derin, sonsuz bir aşk duyuyordu- ve onu günümüzde okurken, çağdaş şiir eleştirmenlerinin verimli üretimine rağmen, sadece etkilenmekten öte, C.D. Wright olmadan yaşamamız gerekecekse de, geleceğe dair umut besliyorum. Onun eserlerinin aracısı olduğu için şiire şükürler olsun.

Yazar: Jonathan Russell Clark

Çevirmen: Metehan Akman

Kaynak: http://lithub.com/the-best-books-about-books-part-2/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları