Kitaplarla İlgili En İyi Kitaplar: 1. Bölüm

Okumakla alakalı okuma yapmak bazen okumanın kendisinden iyidir.

Kitapları yemekten, temizlikten, arkadaşlardan (üzgünüm), kısacası her şeyden fazla severim. Bir şehri ziyaret etmektense onun hakkında okumayı tercih ederim. Bir kişinin işiyle alakalı okumayı, onunla sohbet etmeye tercih ederim. Bazen de bir kitap okumaktansa, kitaplarla ilgili bir kitap okumayı tercih ederim. Bu kitap bir kitabın tarihiyle (Maureen Corrigan’ın muhteşem So We Read On’u gibi), bir yayıncıyla (Boris Kachka’nın Hothouse’u gibi) ya da bir yazarın üretimiyle (Claudia Roth Pierpont’un Roth Unbound’u gibi) ilgili olabilir; hepsi kabulümdür. Aslında bu muhtemelen benim en sevdiğim tür: Kitaplarla ilgili kitaplar.

Zeki ve fikirlerini doğrudan ifade eden edebiyat eleştirmenlerinin incelemelerinin ve denemelerinin derlemelerini gerçekten severim. John Leonard’ın Reading for My Life kitabı benim için değerli bir eser, tabii bununla beraber Edmund Wilson’ın Axel’s Castle’ı, Janet Malcolm’un Forty-one False Starts’ı, Hilton Als’ın White Girls’ü, James Wood’un The Fun Stuff’ı, Christopher Hitchens’ın Unacknowledged Legislation’ı, John Updike’ın Due Considerations’ı, Joyce Carol Oates’in In Rough Country’si, Geoff Dyer’ın Otherwise Known as the Human Condition’ı ve Zadie Smith’in Changing My Mind’ı da öyle. Bu kadar çok eseri sıraladığım için özür dilerim fakat başka ne zaman bunlarla alakalı konuşabilirim ki? Ne kadar şanslıyım ki bir eleştirmenim ve daha da ötesinde, kitaplarla ilgili bu sene yayımlanmış olan beş -evet, beş– kitap hakkında yazmam istendi.

Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası, Tim Parks

Tim Parks’ın Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası adlı kitabıyla başlamak istiyorum çünkü bu kitap çok çok iyi. Kitap, kitap dünyasıyla alakalı denemelerin bir derlemesi. Parks bize basit görünüşüyle aldatıcı, “Kitapları neden bitirmeli?, “Nobel’deki sorun ne?”, veya “Telif hakkı gerçekten önemli mi?” gibi sorular sorar ve bu soruları, karışık meseleleri kısa ve öz cümlelerle ifade ederek düşünce dolu, bilgilendirici şekilde cevaplar. İşte Nobel Edebiyat Ödülü’ne dair yazdıkları:

Burada bir süreliğine duralım ve İngilizceye çevrilmiş bir Endonezyalı şairi, muhtemelen sadece Fransızca okunabilecek Kamerunlu bir romancıyı, kendi dilinde yazan fakat Almanca veya Flemenkçe basılan bir Afrikalıyı ve tabii ki İngilizce’den okuyabilecekleri Philip Roth gibi yükselen bir yıldızı karşılaştırırken onları İsveççe de okumak isteyebilecek olan, İsveç dilinin saflığını sürdürme iddiasındaki İsveçli profesörleri düşünelim.

Takdir edilen bir çevirmen ve Milan’da bir çeviri profesörü olan Parks, özellikle ince ayrıntıları bir dilden diğerine aktarmadaki zorluklar konusunda iyidir. Örneğin D.H. Lawrence’ın Aşık Kadınlar’ında şu satırlar yazılı: “Birbirlerine bakarak ikisi de güldü. İçlerinde ise korku vardı.” Bir İtalyanca çeviride Parks, iki cümle arasına fakat sözcüğünün getirildiğini fark eder. Parks bunun üzerine, “Genel kanı şöyle görünür,” yazar ve devam eder, “bir kişi eğer korkuyorsa gülmez”.

Lawrence’a göre ise hiçbir şey korkmak ve gülmekten daha doğal değildir; “Bir kimse korkusu sayesinde güler, çünkü onu yok saymalıdır.” Zaman zaman Parks’ın takındığı aksi tona rağmen, Ben Buradan Okuyorum: Kitapların Değişen Dünyası, yazmanın ve okumanın anlamına dair düşünen herkes için zevkle okunacak muhteşem bir kitap.

Off the Books, J. Peder Zane

Şimdiki durağımız J. Peder Zane’in, Raleigh’nin News & Observer’da çıkan 13 yıllık köşe yazılarını ve incelemelerini topladığı kitabı Off the Books. Zane eski moda eleştirmenlerden biri, bu kitaptaki 130 denemesinin çoğu tamı tamına aynı uzunlukta. Yazısı duru ve doğrudan, eleştirisi ise sivri ve güçlü. Örneğin, 2000 yılında, henüz Haruki Murakami dünyanın en öne çıkan yazarlarından ve Nobel Ödülü’nün daimi adaylarından birisi olmamışken onun hakkında yazdığı değerlendirmeye bakalım: “Hiçbir çağdaş yazar beni Haruki Murakami kadar etkilemedi.” Ya da Don DeLillo hakkındaki –benim de katıldığım- görüşü: “Don DeLillo çağımızın en takdir edilesi yazarlarından birisi. Kendisi ayrıca ikinci sınıf bir romancı.” Ayrıca Zane’in de Thomas Pynchon’ın hak ettiği değeri görmemiş eseri Against the Day’i “muhteşem” ve “isyankar” diye niteleyerek çok sevdiğini öğrenmek benim için büyük bir zevkti. Yazmaya Adanmış Güneyli Yaşamlar bölümü, Faulkner üzerine uzun ve muhteşem bir yazıyı sunmasıyla birlikte özellikle iyi. Ayrıca, kültür (bir kısmı 11 Eylül sonrasına dair olanlar gibi henüz eskimemiş) üzerine daha çeşitli konulara değinen yazıların yanı sıra Eudora Welty, Ralph Ellison ve Robert Penn Warren üzerine düşünceleri içeren bölümler mevcut. Ama Off the Books’u zevkli hale getiren esas neden, Zane’in edebiyata ve düşüncelere karşı kusursuz tutkusu ve büyük bir açıklıkla bu ikisiyle alakalı harcadığı çabalardır.

Browsings, Michael Dirda

Bir edebi yıl, The Washington Post’ta yıllardır köşesi olan ve hayran olunacak kadar üretken yazar Michael Dirda eser vermeden tamamlanmış sayılmaz. Bu ağustosta, The American Scholar için haftalık yazdığı yazıların toplandığı Browsing bizlerle. Bu kitaptaki yazılarda, konusuyla alakalı kendisine geniş bir serbestlik tanınmış olmasından dolayı Dirda’yı daha rahat, daha kişisel bir ruh hali içerisinde buluruz. The Stone Ridge of the Sacred Heart’ta (Bir Katolik okulu) yıllık olarak düzenlenen Kullanılmış Kitap Satışı’nı kutlar, kendisinin The Oxford American Writer’s Thesaurus’a (kavramlar sözlüğü) yaptığı katkıların David Foster Wallace hayranları tarafından bilinip bilinmediğini merak eder, Ash-Tree Press ve Night Shade Books gibi küçük yayınevlerine övgüler düzer. Ayrıca “Viktorya ve Edward dönemlerinde popüler yazının en büyük isimlerinin bazılarını yeniden ulaşılabilir hale getiren” Dover Books’u, editör ve müdür yardımcısı E.F. Bleiler şahsında, göklere çıkarır. Birer tatil hediyesi olacak kitapları önermesi ya da “kitaplarla ilgili kitaplar”a olan sevgisini dile getirmesi (benim gibi!) fark etmeksizin, Dirda’nın bundan zevk aldığını görmek zevkli. Ayrıca kitap bana Bill Bryson’ın yetenekli bir gözlemci ve olgun bir bilge tarafından zeki ve nükteli bir anlatıma sahip I’m a Stranger Here Myself adlı kitabını yeniden hatırlattı.

The World Between Two Covers, Ann Morgan

The World Between Two Covers: Reading the Globe’da yazar Ann Morgan, kendisine ulaşılması güç bir hedef koyar: Sadece kadın yazarları okuduğu bir yılın ardından, “dünya üzerindeki her ülkede bir kitap okumaya çalışacağı” bir yıl geçirmeye karar verir. Bu 197 kitap eder (195 BM ülkesi, ek olarak Tayvan ve Kürdistan) ve pek çok Amerikalının bırakın bir vatandaşının yazdığı bir kitabı okumayı, adını bile duymadığı ülkeleri kapsar. Basitçe kitapların bir listesini yapıp birer yazıyla geçiştirmek sıkıcı bir okuma olacağından, Morgan  bunun yerine çeviriyle alakalı sorunlardan ortalama bir kitapçıdaki dünya edebiyatının yetersizliğine kadar pek çok konuya değinerek anı ve eleştirinin bir karışımı biçiminde anlatır gezisini. Bu planı özellikle değerli kılan şey, Morgan’ın hedefine dikkatli ve düşünceli yaklaşım biçimidir. Görece heves kıran bölümlerden birisi “dünyanın çeşitli yerlerinden kitaplarda Batı’nın temsili” ile ilgili ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde Batı mükemmel görünmez. Singapur ile alakalı yazının girişinde, Suchen Christine Lim’in romanı  Fistful of Colours’da, Morgan bütün İngilizleri “sapına kadar ırkçı” olmakla suçladığı bir satırı gösterir. Pek çaba harcanmadan okunabilen bir stile sahip kitaptaki bu düşünce hakkında Morgan şöyle düşünür:

Beynim sıradışı bir etkinlik sergilemeye başladı. Bu ifadeyi ironi veya nükte ile tam olarak bağdaştıramayınca, sonucunda hikayenin bağlamına uygun biçimde okuyabileceğim anlamlara doğru eğip bükmeye çalıştım ama gene de esas imalarıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Ne olursa olsun, Suwan [sözün sahibi karakter] ‘tüm’ İngilizlerin ırkçı olduğunu demek istemiş olamaz. En azından kültürlü olanlar, değil mi? Lim’in kitaplarına ulaşacak kadar çok okuyanlar değil. Ben değilim.
Bu tip korumacı düşünceler hiç şüphesiz alışık olmadığımız bir edebiyatı anlamaya çalışan bir Batılının tipik özelliğidir. Dahası, bu durum herhangi birini okumaya devam etmekten alıkoyacak bir hassaslık ortaya çıkarabilir ama Morgan kültürümüzün bize aşıladığı üstünlük safsatasını yok etmenin ve dünyayı başka bakış açılarından görmenin ne kadar önemli olduğunu bilir. Planı ve kitabı sürekli genişleyen ve küresel hale gelen bir toplumda önemli, hatta hayati derecede önemli.

A Solemn Pleasure: To Imagine, Witness, and Write, Melissa Pritchard

Yazımı A Solemn Pleasure: To Imagine, Witness, and Write ile bitireceğim. Bu kitap, savaş gazeteciliği ve inancın aşkın ifadelerini de içermesiyle diğerlerinden hem daha yüzleştirici hem de daha düşündürücü. Sayısız romanın ve hikayenin sahibi olan Pritchard, iyi ve zevkli bir deneme yazarıdır ve üretiminin önemli bir bölümü bir tutku olarak sanata katılım, yazmanın ne anlama geldiği üzerinedir. “Spirit and Vision”da Pritchard, Walt Whitman’ın “dil ile cesur deneyi” olan 1855 tarihli Çimen Yaprakları’nı ayrıntılı biçimde inceler ve “sanatı, etkin bir ibadet biçimi” olarak benimser. Kendisini “William Blake, George Sand, Annie Dillard, Rilke, Keats ve diğer pek çok isimle” bir hale getirir. Aşkın düşünce fikrine kişisel olarak pek ilgi duymasam da Pritchard’ın kalemi ilham verici. Kitabın en sevdiğim bölümü “On Bibliomancy Anthropoderminc Bibliopegy, and the Eating Papers; or, Proust’s Porridge.” Bibliomancy rastgele açılan bir kıtaya ya da parçaya açılan bir kitaba bakarak kehanette bulunmak anlamına geliyor ve anthropodermin bibliopegy de kitapları insan derisiyle kaplamak demek ve başlıkta bahsedilmemiş olsa da bibliophagy, ondan mustarip kişinin kitap yeme zorunluluğu hissettiği nadir bir rahatsızlıktır. Değerli bir derlemeden büyüleyici bir deneme.

Kitaplarla ilgili olan bu kitapların tümünü okuduktan sonra, bibliophagy’ye yakalanmış gibi hissettim. Eserleri adeta yedim ve siz de benim gibiyseniz aynısını yapacaksınız. Her ne kadar hepsi doğrudan edebiyatla ilgili olsa da, yaklaşımları çok çeşitli –eski moda ve doğrudan bir yaklaşımdan politik ve manevi olana kadar. Romanlar, şiirler ve denemeler, bizim gibi, parçalardan oluşuyor; bir kitap nasıl kelimeler ve cümlelerden meydana geliyorsa, biz de okuduğumuz kitaptan meydana geliyoruz. Bize meraklı bir yabancı gibi katılırlar ama eski bir arkadaş gibi devam ederler. Bizi içimizden acıtabilir, yaralayabilir ve çürütebilir ama aynı zamanda yaramızı dindirebilir, tedavi edebilir ve iyileştirebilir. Ben hayatımı kitaplara adadım, çünkü onlara her şeyden fazla inanıyorum ve kitaplarla ilgili kitaplar benim diğer inanç muhafızlarıyla yoldaşlık kurmama olanak sağlıyor. Edebiyat, dünyanın paylaşılan ve değişken aklıdır, ruhudur. Whitman’dan esinlenerek bir şeyler söylemek gerekirse; kitaplara tapıyorum, onların şarkısını söylüyorum ve sizin de paylaşacağınızı düşündüğüm şekilde, bana ait her kitabın size de ait olduğunu farz ediyorum.

Yazar: Jonathan Russell Clark

Çevirmen: Metehan Akman

Kaynak: http://lithub.com/the-best-books-on-books/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları