Klasik Bir Roman İçin Şarkı Listesi: The Drowned World

J.G. Ballard'ın, Geleceğin Londrası'nın Kıyamet Sonrası Öngörüsü İçin 10 Şarkı

Yakında çok sıcak olacak. J.G. Ballard’ın 1962’deki başyapıtı bu basit gözlemle başlıyor – fakat elbette daha şimdiden çok sıcak. Roman, “güneşteki ani bir dengesizlik” sonucu ozon tabakasının buharlaşması ve buz kütlelerinin erimesiyle dünyanın büyük bir bölümünün tropikleşmesi ve kalan birkaç insanın yönünü kuzey ve güney dairelerindeki üslere çevirmesinin altmış, yetmiş yıl kadar sonrasında geçiyor.

Dr. Kerans bir grup bilim insanı ve askerle beraber karakollardan birinde çalışmakta ve şimdilerde bir kıyı gölü olan eski Londra’nın üstündeki Ritz’de üst katta bir süitte kalmaktadır. Fakat grubun geri kalanı artan sıcaklık ve tükenen kaynaklar karşısında kuzeye geri dönmeye karar verdiğinde, Kerans en yakın meslektaşları Beatrice ve Bodkin’le geride kalıp, öğlen vakti 90 derecede yanan denizler ve kokmuş sularının altında köpüren timsahlarla dünya eski bataklık haline dönerken öylece bekler.

Fakat yeni dünyanın eski haline geri dönmesine karşı savaşmak yerine Kerans, orman serapları tarafından avlanmaya ve arkadaşı Bodkin’in “her kromozom ve gende taşınan zaman kodları” diye adlandırdığı şeyler tarafından büyülenerek onunla birlikte eskiye dönmeye mecbur bırakılır. “Şuan arkeo-psişik zamana atılıyoruz,” der bilim insanı. “asırlardır uykuda olan antik tabu ve becerileri keşfediyoruz. İnsan hayatının kısalığı yanıltıcı. Her birimiz tüm biyolojik krallık kadar yaşlıyız ve damarlarımız bu büyük hafıza denizinin kolları.” Bu deniz güneye sürükler ve Kerans takip etmek için can atar.

Strangman, ürpertici derecede beyaz dişleri olan ürpertici derecede beyaz bir adam ve onun, su altında kalmış şehirde hazine aramaya gelen ve gizli kapaklı işleri sonunda üç arkadaşı birbirinden çok farklı üç kadere sürükleyecek olan neşeli ve tehlikeli korsan çetesi sahneye girer. Sonunda, Kerans güneyine ulaşır ancak ne kadar sürer, bilmiyoruz.

Aşağıda, anti-zaman sarmalına soundtrack olabilecek bir şarkı listesi.

“Once in a Lifetime,” Talking Heads

Bu şarkının büyük bir kısmı bana bu romanı hatırlatıyor -şarkı suyla sadece mantıksız bir şekilde alakadar olmakla kalmıyor (“Okyanusun dibinden suyu kaldır!” diye bağırır David Bryne, aşağı yukarı Strangman’ın yaptığı gibi), aynı zamanda metinle aynı tür bir büyülü sanrı ve tropikal anlamsızlık hissi içeriyor. Kitabın ilerleyen sayfalarında Kerans, gittikçe zamanı veya zamandan kopuşunu takıntı haline getiriyor ve sonunda kendini bu kopuşa teslim ediyor. Ben de onun, coşkun bir denizin ortasında bir salda oturmuş umursamaz bir halde sürüklenirken kendi kendine fısıldadığını görebiliyorum:

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

Her zaman olduğu gibi

“Take Pills,” Panda Bear

Bu donuk parça romanın kendisiyle neredeyse aynı kalıpta ilerliyor: tekrarlı, karmaşık bir bilinmezlikte, bir çeşit döküntü veya marş sesiyle başlıyor ve daha sonra tatsız bir ritme ve sersem sözlere açılıyor. Bu sesler de en sonunda suyun sesine boğuluyor, sonra da bana Strangman’ın, bir sürü adamın dizlerine kadar çamurlu göle girip çıktıkları psikozlu partilerini hatırlatan çılgınca bir neşeye dönüşüyor ve ardından tekrar Kerans’ın kendi kendini yıkmasına paralel, makine misali tekinsiz bir sessizlik yoksunluğuna varana kadar eriyip gidiyor.

“Summertime,” Louis Armstrong ve Ella Fitzgerald

Yaşam bu romanda kesinlikle hiç kolay değil, fakat ağır bir şekilde çalınan enstrümanlar ve Ella’nın ekstra yavaş vokalleri tam da Beatrice’in romanın ilk sayfalarında dinliyor olabileceği bir şarkı gibi; Beatrice en sevdiği plaj sandalyesine yaslanmışken, “onun uzun yağlı vücudu gölgede tıpkı uyuyan bir piton gibi parıldıyordu.” Belki de daha sonrasında, Kerans sıcaklıkla bir olmuş, çamuru ve bataklıklı bir toprağı olan bir ormanın ve sonsuz bir yazın rüyasına dalmış hali gibi.

“Holocaust,” Big Star

Aklıma gelen en hüzünlü şarkılardan biri ve Kerans, Beatrice ve Bodkin’n, kalan mürettebatla kuzeye gitmeyi reddettiklerinde onları esir alan melankoli ve çözülmenin sesli (sonik) temsilcisi: “Gözlerin neredeyse ölmüş, yataktan çıkamıyorsun./Ve uyuyamıyorsun/Giyinmek için oturuyorsun, fakat tükenmişsin/Aynaya bakıyorsun/Gözlerine/Fark ettiğini söyle/Herkes gider, bırakarak/Geride kalanları…”

“Monkberry Moon Delight,” Screamin’ Jay Hawkins

Kara korsanların (Ballard onlara “Zenciler” dedi ancak yıl o zaman 1962’ydi) bu romandaki kabileci temsili bugünün standartlarına göre kesinlikle tartışmaya açık, fakat asıl nokta, herkesin güçlü bir güneş tarafından fazlaca esmerleştirildiği bir dünyada tuhaf ve şüpheli duran liderlerinin beyazlığıdır ki herkes devamlı ona tehdit gözüyle bakıyor ve onu “öteki” olarak çağırıyordu. Big Ceaser adlı bir korsanın Kerans’a söylediği, kitaptaki en garip ve en çağrışımcı yazılardan birini içeren The Ballad of Mistah Bones tarafından büyülenmekten kendimi alamıyorum. Şöyle başlıyor:

Bay Bones, kurumuş adamları sever,

Kendine bir muz kız aldı, üç sinsi peygamber,

Kız onunla deli gibi oynadı, boğdu onu yılan şarabında

Asla bu kadar bataklık kuşu duymadı,

Bu yaşlı patron timsah.

Balad söylendikten hemen sonra Kerans, eşit derecede dans ve saldırı içeren halüsinojenik “Kafataslarının Şöleni”ne kurban olarak alınır. Bu olayların tümü bana Screamin’ Jay Hawkins’in aşırı iyi “şok rock”ını düşündürüyor ve açık konuşmak gerekirse şenlikli olmak yerine daha çok korkutucu olan bu şarkı kitabın korsanca, edimsel dizilişini çağrıştırıyor.

“Strangers,” Portishead

Dürüst olmak gerekirse, bu şarkı sanki birisi bir sahilde yavaşça deliriyor, sürtünerek başının arkasını kalın kum tabakasına gömüyormuş gibi hissettiriyor.

“Exodus,” M.I.A.

M.I.A.’in müziği bana her zaman sıcak havada hareket eden vücutlarla ilgili güçlü bir his vermiştir (Belki de bu M.I.A.’i 2007’de bunaltıcı bir sıcakta konser verirken görmemle ilgilidir.) ve bu şarkı bilhassa ormana doğru yapılan destansı bir gezinti hissini yansıtıyor, dilerseniz bir göç diyebilirsiniz, tek kişinin göçü olsa bile.

“Under a Silent Sea,”  Loney Dear

Tıpkı bu roman gibi melankolik ve arayış içinde olmayı başarmış ve biraz da manik bir şarkı. Tüm bu yapı bir şeylere yol açacak gibi görünüyor fakat tabii ki hiçbir şey, güney hariç hiçbir şeye yol açmıyor.

Uzağa gitmiş olmalıydım, sessiz bir denizin altına

Hiçbir şeyden korkmadan, denizin millerce altına

Hızlı dönmüş olmalıyım, çünkü geldiğini görmedim

Yavaşlaşmış olmalıyım, çok hafif hareket ederdim.

“Aching Bones,” Nadine Shah

Bu romanda hiçbir şey güneş kadar merhametsiz değil ve bu şarkı iyi anlamda kafaya bir darbe yemişsiniz gibi hissettiriyor. Yaratıcı bir dinleyici “o”yu (Ç.N: “she”) romandaki güneşin kendisi olarak yorumlayabilir: “Seni aç bıraktı/Fakat o halinden memnun/Senin soluşunu izledi/Senin ağlayışını izledi/Vicdan azabı çekmedi/Uğraşından…”

“Gloomy Sunday,” Billie Holiday,

The Drowned World’ü geniş çaplı bir intihar anlatımı olarak okumak mümkün; ölen bir dünyanın ve kendini onunla birlikte ölmeye mecbur hisseden bir adamın hikayesi (belki ikisi de yeniden doğabilir). Bu ton açısından kesinlikle doğru değil; gerçekten sık ve canlı bir ormanmış gibi hissetmek için biraz seyrek ve çok fazla hava girmesine izin verilmiş fakat ben bu kitabı bitirdiğimden beri bu şarkıyı sürekli dinleyip duruyorum, yani belki de kanımın hafızasında derine giden bir şeyler vardır.

 

Yazar: Emily Temple

Çevirmen: Hilal Genç

Kaynak: http://lithub.com/10-songs-for-j-g-ballards-post-apocalyptic-vision-of-a-future-london/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları