Margaret Fuller ve Demokrasinin Gelişi

“30 Nisan’dan beri neredeyse her gün hastanelere gidiyorum” diyor Margaret Fuller, arkadaşı Ralph Waldo Emerson’a yazdığı 10 Haziran 1849 tarihli bir mektubunda. “Acı çekmiş olsam bile önceden kurşun yaraları ve bu yaralara bağlı ateş çıkmasının ne kadar korkunç olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu. Orada insanlarla birlikte olmaktan zevk, büyük zevk, duydum; asil bir ruhun etkileyemeyeceği az sayıda insan olsa gerek”. Fuller’in tedavi ettiği asil insanlar 1848’de bağımsız ve demokratik Roma’yı ilan etmek için ayaklanmış İtalyanlardı. Fakat Fransız birliklerinin saldırıları altında onlar, Giuseppe Garibaldi’nin kalan askerleriyle Roma’yı terk etmesiyle ve Giuseppe Mazzin’nin sürgüne kaçmasıyla yakında yeni cumhuriyetlerinin çöküşüne tanık olacaklardı. Fuller da eşi Giovanni Angelo Ossoli ve oğlu Angelino ile birlikte Roma’dan kaçmıştı; maalesef Amerika’ya 1850’de genç ailesi ile geri dönerken gemi kazasında ölecekti. Fuller hiçbir zaman evine geri dönmedi, yine de Roma’yı benimsedi ve böylece gerçek yuvasını, hep onu bekliyormuş gibi görünen şehri, bulmuştu.

Fuller İtalya’nın bağımsızlığını savunan o büyük sesle, Mazzini’yle, onunla arkadaşlığının ve yazışmalarının başladığı Londra’da tanıştı. Onu, uzun süredir beklediği Avrupa gezisinde tanıştığı çok sayıda düşünür ve sanatçıların en çetini olarak gördü.  “Mazzini sadece kahraman, cesur ve sadık biri değil aynı zamanda çok zeki biriydi.” diye yazıyordu Fuller. 1847’de oraya vardığında Fuller’in karşılaştığı İtalya, Mazzini’nin savunduğu eşitlikçi değerlere çaresizce ulaşmaya çalışan, kargaşa içinde bir toplumdu. Aynı değerlerin kendi ülkesinde de tehdit altında olduğuna inanıyordu Fuller. İtalya’dan Amerika’ya baktığında, “köleliğin korkunç kanseriyle” ve Meksika ile olan “acımasız bir savaşla” lanetlenmiş bir halk görüyordu. “İtalya’nın özgürleşmesine karşı argümanların aynılarını bizim siyahilerin özgürlüğüne karşı da duymuştum; tıpkı Polonya’nın yağmalanmasının lehine olan görüşlerin aynısının Meksika’nın fethini destekleyen görüşlerde duymuş olduğum gibi.” diye devam etti Fuller. O, Amerikan okuyucularını İtalya’yı, Amerikan cumhuriyetini kuran ilkeler üzerinden kendini yeniden oluşturmaya çalışan, filizlenmekte olan bir demokrasi olarak yorumlamaya yöneltiyordu.

Fuller genelde demokratik bir teorisyen olarak görülmez ancak onun 19. Yüzyılda Kadın isimli en bilindik eseri, demokratik ilkelerin kadın hakları alanına yönelik büyük bir uygulamadır. O,  “erkekler kadar kadınlara da iç ve dış özgürlüğün sağlanacağı ve bunun verilmiş bir ödün olarak değil de bir hak olarak görüleceği” güne daha çabuk erişmek için kadın ve erkekleri teşvik ediyordu. Onun bu davası, sadece dışlanma ve ayrımcılıkla kişisel olarak karşılaşmasından değil; aynı zamanda onun Boston’da kadınlar için düzenlediği, reformcu deneyüstücülük akımındaki en yenilikçi projelerden biri olan “yıllık sohbetler” dizisinden de kaynaklanmaktaydı. Fuller, edebi bir deha olarak artan nüfuzunu -Amerika’da Goethe üzerine uzmanların arasında başattı- kadınların destekleyici bir topluluk içinde açıkça konuşabileceği bir forum oluşturmak için kullanmaktaydı.

Tarih, edebiyat ve mitoloji üzerindeki izlenimleri ve görüşleri paylaşmanın, derin bir öz farkındalığın oluşmasını etkileyebileceğine inanıyordu Fuller. Kadınlar daha sonra “Biz ne yapmak için doğduk? Bunu nasıl yapmalıyız?” gibi sorular sorabileceklerdi. Bu sorular da elbette eşitlik tartışmalarına öncülük edecekti… 1884’te bu kaygılarını New York Tribune’da bir köşe yazarı olarak yeni bir boyuta taşıyan Fuller, bir yandan nefesini kesen öte yandan da canını sıkan yeni bir Amerika ile karşılaştı. O, sanat ve kültür üzerine yazdı ancak aynı zamanda şehrin zulüm ve adaletsizliklerini ortaya çıkaran toplumsal sorunları da ele alıyordu. New York’un utanç verici hapishanelerini kınamaktaydı ve akıl hastaneleri reformuna, akıl hastaları için daha eğitimli bir tedaviye olan ihtiyacı ısrarla dile getirmekteydi.

Fuller düşünsel bağlamda bir New York gazetecisi olarak yükseldi ancak İtalya’nın ilerleme için devrimci mücadelesindeki siyaseten gergin ortam, onun en derin ve en radikal içgüdülerini ortaya çıkardı. Yaralı askerlerde gördüğü asalet Fuller’i tamamen etkilemişti. Bu kahramanlar, Fuller’in nihayetinde bir gün erişileceğine inandığı adil ve eşitlikçi dünyanın gerçek işaretleriydi. “Burada ve diğer her yerde gerçekleşecek olan sonraki devrim, kökten bir değişim getirecek” diye duyurdu Fuller, 1850’de. “Yeni Dönem artık bir embriyo değil; doğdu, yürümeye başlıyor, bu yılın ta kendisi onun ilk devasa adımlarına şahit oluyor ve artık belirgin özellikleri konusunda hataya düşemez.”

Yazar: David M. Robinson

Çeviri: Hüseyin Çelik

Kaynak: https://blog.oup.com/2017/08/margaret-fuller-democracy

 

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları