Popülizm Bu Değil – Bölüm 2

Popülizm Örtüsü

Sağ popülizm, liberal söylemde tamamen negatif bir kullanıma sahip değildir; hem bu eğilimi yeren hem de bu eğilimin üzerinin örtülmesini sağlayan bir kullanımdır- tüm faşizm/neofaşizm sorunsalını bir kenara koyarak bunu yapmaktadır. Bu durum iktidar sınıfının ‘‘rakidal sağ’’ ile olan belirsiz ilişkisini yansıtmaktadır –ki radikal sağ, tüm ‘‘radikalliğine’’ karşın kapitalizm ile tamamen uyumlu olarak kabul edilmektedir. Gerçekten de neofaşist sağın güçleri, küresel elitlerin hâlâ temkinli yaklaşmasına rağmen, Avrupa’nın çoğunda sistematik bir şekilde ‘‘korkutucu’’ olmaktan çıkarılmıştır ve sıklıkla merkez sağ (ya da sağ merkez) hükümetlerde kabul edilebilir müttefikler olarak görülmektedirler.

Trump vakasında da şu an benzer bir asimilasyon yaşanmakta. Tarihçi Federico Finchelstein ve Pablo Piccato, son Washington Post sayısındaki serbest kürsü köşesinde ‘‘ırkçılık ve karizmatik liderlik Trump’ı faşist denkleme yaklaştırmakta; fakat onu post-faşist yani bir popülist olarak tanımlamak daha doğru olacaktır… Modern popülizm faşizmin yenilgisinden ortaya çıkmıştır [ve] faşist deneyimi, demokrasi yola tekrar dahil etmek ve böylece otoriter bir demokrasi türü yaratmak için yeni bir post-faşist girişimdir.’’ Diğer ana akım yorumcular Trump vakasının faşizm ile herhangi bir şekilde bağdaştırılmasına karşı daha bile tepkilidir. Böylece Vox yazarı Dylan Matthews şu iddiasında ısrar ediyor: ‘‘Trump faşist değil… Kendisi sağcı bir popülist.’’ Çoğu yorumcu ustaca bu sorunsaldan tamamen kaçınıyor. New York Times köşe yazarı Thomas Edsall için Trump, ‘‘Amerika’daki sağ popülizminin yükselişini’’ temsil ediyor, bu kadar basit ve net.

Bu konulara yönelik hegemonik liberal yaklaşım, Soğuk Savaş’a kadar uzanan politik kuramdaki dönüşümlerde kök salmıştır. Politik bir başlık olarak popülizm, totalitarizm teorisinin koordinatlarına uyuyor görülmektedir -en bilindiği şekliyle Hannah Arendt tarafından ileriye sürüldüğü şekliyle. Bu görüşte, kapitalist toplumun liberal-demokratik yönetimine olan tüm karşı çıkışlar, hangi taraftan olursa olsun, özgürlükçü karşıtı, totaliter eğilimler olarak görülmektedir ve köklerinin kitlesel temellere dayanması durumunda çok daha tehlikelidir. Bu sebeple toplum, yalnızca, bireylerin haklarını ve korunmasını özel mülkiyet ile temellendirilmiş, yapısal olarak eşitliksizlikçi kapitalist rejime fırsat sağlayan kısıtlı formlara hapseden liberal demokrasiyle sınırlı bir ölçüde demokratiktir. Böylesine bir toplum, Marksist ekonomist Paul Baran ve Paul Sweezy’nin Monopoly Capital’da yazdığı gibi, ‘‘şekil itibariyle demokratik ve içerik olarak plutokratiktir.’’ Bu egemen bireyci perspektif içerisinde popülizm, gelişmiş kapitalist toplumlarda hüküm süren liberal-demokratik devlet aygıtına meydan okuyan popüler çekiciliği olan tüm hareketleri kapsamaktadır.

1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle ​​birlikte büyük bir ideolojik kayma meydana geldi ve liberal-demokratik devletin totaliterliğe (ve kötülüğe) karşı nacizane siper olduğunun, neredeyse tüm dünyaca kabul edilişine yol açtı -daha çok Arendt ile bağıntılı bir görüştür bu. Slavoj Žižek’in Biri Totalitarizm Mi Dedi?’de yazdığı şekliyle:

Hannah Arendt’in dokunulmaz bir otorite statüsüne yükselmesi …belki de solun teorik yenilgisinin en açık göstergesidir -olun, liberal demokrasinin temel koordinatlarını (“demokrasi”ye karşı”totaliterlik” vb.) nasıl kabul ettiğinin ve artık muhalif konumunu bu alan içinde yeniden tanımlamaya çalıştığının göstergesidir. Tüm kariyeri süresince, “totaliterlik”; karmaşık olan “serbest radikallerin evcilleştirilmesi” operasyonunu sürdüren, liberal demokrasinin hegemonyasını garanti altına alan bir konseptti; liberal demokrasiyi Sağcı Faşist diktatörlüğün diğer yüzü, “ikiz”i olarak nitelendirilen sol eleştiriyi göz ardı ediyordu. Ve ‘totalitarizmi’ alt kategorilere (Faşist ve Komünist türleri arasındaki farkı vurgulayarak) kurtarmaya çalışmak faydasızdır: kişi ” totalitarizm” kavramını kabul ettiği anda kedisini sıkı bir şekilde liberal-demokratik görüş içerisinde konumlandırmaktadır. [Buradaki] iddia …”totalitarizmin” etkili bir teorik kavram olmaktan uzak olduğu ve bir nevi eğreti bir önlem olduğudur: “Totalitarizm” kavramı düşünmemizi sağlayıp bizi anlattığı tarihsel gerçekliğe dair yeni bir bakış açısı kazandırmaya zorlayacağı yerde, bizi düşünme görevinden azat etmektedir, hatta etkin bir şekilde bizim düşünmemize engel olmaktadır.

Günümüzün popülizm teriminin genel kullanımı, doğrudan bu aynı “liberal-demokratik görüşten” türemiştir. Popülizmin, liberal demokrasiye karşı oldukları ölçüde hem sağda hem de solda bulunan ve en başından baş gösteren anti-demokratik, diktatörce ve hatta totaliter eğilimleri simgelediği düşünülmektedir. Jan-Werner Müller popülizmi “demokrasi için bir tehlike” olarak niteleyerek kitabının başlığında ortaya attığı Popülizm Nedir? sorusuna cevap verir. “Temsili siyasetin kalıcı gölgesi” olarak tanımlanabilir. Benzer şekilde, Cas Mudde ve Cristobal Kaltwasser, Popülizm: Kısa Bir Giriş adlı kitaplarında şöyle belirtiyor: “Teorik olarak popülizm, temelde liberal demokrasiyle yan yana; ama son derece zıt durmaktadır… ”Popülistler, tam da bu nedenle, geleneksel olarak kapitalist toplumda egemen olan liberal-demokratik devlete karşı “aşırılıkçı” eğilimliymişçesine görülür.

Popülizmin bu tanımında, özellikle, sol ve sağ ayaklanmaların ortaya çıktığı farklı yollar, bunların farklı ideolojik-sınıfsal temelleri, ve bunların farklı, gerçekten de uyumlu olmayan hedefleri olmak üzere hemen hemen her önemli mesele kaybolmuştur. Faşizm, kapitalist bir toplum içinde liberal demokrasinin zıttıdır. Faşizmin savunucuları temel vatandaşlık haklarını ve yürütme gücüne getirilen sınırları kaldırarak, işçi sınıfı oluşumlarını zayıflatmak için baskı araçlarını güçlendirerek ve etno-ulusalcı sosyal dışlama biçimlerini benimseyerek liberal demokrasiyi kapitalist sistemin farklı bir yönetim şekli ile değiştirmek isterler. Buna karşın, sosyalizm, liberal demokratik devletin değil, doğrudan kapitalizmin zıttıdır. Sosyalistler, kapitalizmi hem “gerçek eşitliğe”, hem de “gerçek demokrasiye” dayalı tamamen farklı bir üretim biçimiyle değiştirmeye çalışıyorlar.

Bununla birlikte, Batı toplumlarında faşist eğilimlerin yeniden yükselmesi ile karşı karşıya kalan solcu pek çok kişi -özellikle de yalnızca kolay olduğu için- Arendtçi görüşe katılmayı seçti. Dolayısıyla popülizm, solun önde gelen analizcileri tarafından bile anti-demokratik ve totaliter eğilimlerden doğan, elitlere yönelik tutarsız ve akılcı olmayan bir saldırı olarak tasvir edilir. Bu görüşün kabul edilmesi, tartışmaların şartlarını ve yönünü liberal-demokratik sistemin menfaatlerine bırakarak- politik ve ideolojik bir geri çekilmeyi göstermektedir.

Radikal sağı hegemonik olarak “popülist” şeklinde çerçevelendirilmesi ve bunun meydana getirdiği analitik sorunlar ile ilgili olarak Andrea Mammone, Fransa ve İtalya’daki Transnasyonel Neofaşizm‘de “popülizm ve ulusal popülizm terimlerinin” son yıllarda liberal Avrupalı ​​ yorumcular tarafından, ”faşizm/neofaşizmi kullanılan terminoloji olarak değiştirmek için” kasıtlı olarak tanıtıldığını gözlemlemekte. Bu hareket, “sağcı aşırıcılığa bir tür siyasi ve demokratik meşruiyet sağlanması” için planlandı. Dahası Mammone, bu tür hareketlerin popülist olarak yeniden gündeme getirilmesinin; gerçekten hareketlerin herhangi bir yönüyle ilgili olmaktan ziyade liberal demokratik kurumların fiilen bir neofaşist ele geçirilişe müsaade edebilmek için fazlasıyla sıkı olduğu ile alakalı bir durum olduğunu ileri sürüyor. Bunun yerine, bu neofaşist güçler; potansiyel olarak kapitalist toplumu istikrara kavuşturmada, solu mağlup etmede kullanılabilecek politik açıdan uysal olarak görülmüştü.

Benzer olarak, siyaset bilimci Walter Laquer, popülist teriminin kullanılmasının “büyük bir bulanıklık” dışında hiçbir şey üretmediğini ve solu sağdan ayırt edebilmek için alt kategorilere ihtiyaç duyduğunu belirtti. Laquer, terimin en çok uygulandığı sağcı hareketler açısından bu terimin yanıltıcı olduğunu savunmaktadır. Bu nedenle, Laquer ”neofaşizm’ terimini -daha büyük ”faşist kesim” içerisinde belirli bir tarihselliği olan bir siyasi eğilimden bahsederken ”tatmin etmeyen’ terimler olarak gördüğü-  “sağ kanat aşırılıkçılığı, sağ radikalizm, radikal sağ kanat popülizm … [ve] nasyonel popülizm” gibi çeşitli şeyleri belirtmek için kullanmayı yeğler.

Bu karmaşık ve tartışmalı ideolojik bağlam göz önüne alındığında, Judith Butler, Noam Chomsky, Juan Cole, Henry Giroux, Paul Street ve Cornel West de dahil olmak üzere, Trump vakası için popülist tabirini reddeden ve bu vakayı gelişmiş kapitalist devletleri sarsan daha geniş bir ”neofaşist rüzgarın” parçası olarak gören ünlü radikal yorumcuları göz önünde bulundurmak daha da önemlidir. Bu küçük bir mesele de değildir: derinleşen bir ekonomik ve politik kriz bağlamında, Avrupa’da ve Birleşik Devletler’de yükselen transnasyonel bir neofaşist hareketi solun anlamlandırışı ve tepkisi gibi ciddi bir meseledir.

Faşist kesim içindeki siyasi hareketler, alt-orta sınıfta ya da küçük burjuvazide kitlesel temellere sahiptir ve bu, işçi sınıfının ayrıcalıklı kesimleriyle kesişir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki alt-orta sınıf bugün Birleşik Devletler’in nüfusunun yaklaşık üçte birini oluşturuyor. Temsileri, genellikle yılda 70.000 dolarlık gelir sağlayan alt düzey yöneticiler, yarı profesyoneller, zanaatkarlar, ustalar ve perakende dışı satış yapan işçilerdir. Trump’a en büyük destek, bu katmandan ve özellikle kırsal alanlarda, mavi yakalı endüstrilerde çalışan işçilerden, aynı zamanda da küçük işletmeler ve kurumsal işletmelerin sahiplerinden gelmiştir.

Bu bağlamda, alt orta sınıf, C. Wright Mills’in kapitalist sistemin “artçı koruyucuları” olarak tanımladığı şey şekilde anlaşılabilir. Kriz zamanlarında, bu sınıf genellikle daha geleneksel olan işçi sınıfı görüşlerinden ve liberal görüşlerden ayrı olan; “eş-dost kapitalistlerini” ve hükümet seçkinlerini eleştiren, fakat aynı zamanda da çoğunlukla radikalleşmiş“öteki”ye karşı dev şirketlerle ve aşırı zenginlerle ittifak kuran “radikal” bir küçük burjuva ideolojisine neden olur -burada bahsedilen öteki, düşük gelirli göçmenler, siyahi insanlar ve çalışan yoksullardır. İşçi sınıfının artan derecede istikrarsız/prekaryalaşan çoğunluğundan daha ayrıcalıklı olmakla birlikte, üst-orta sınıfın sahip olduğu güvenlikten ve zenginlikten yoksun olan nüfusun bu kesimi, yoğun nasyonalizm ve ırkçılığa en açık olan ve “kaybolan” değerlerin ve geleneklerin yeniden canlandırılmasını -veya ”palingenetik ultra-nasyonalizm”(palingenesis yeniden doğuş anlamına gelmektedir)- isteyen kesimdir. Nihayetinde neo-faşist proje, selefi klasik faşizm gibi, alt-orta sınıfın tekel-finans sermayesi ile ittifakına dayanmaktadır -ki bu da nihayetinde hareketin kitle tabanına ihanetine sebep olmaktadır.

Yazar: John Bellamy Foster

Çevirmen: Alper Kaya

Kaynak: https://monthlyreview.org/2017/06/01/this-is-not-populism/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları