Popülizm Bu Değil – Bölüm 3

"Yasal Devrim"

Halkçılık kavramının esnekliği, Hitler ve Nazi Partisinin bu fenomene  sık sık örnek olarak gösterilmesinden anlaşılmaktadır. Klasik faşizm, yükselişiyle ilişkilendirilen şiddete rağmen sıklıkla “yasal bir devrim” in sonucu olarak nitelendirildi. İtalya’da Mussolini, Almanya’da ise Hitler, yeni düzeni pekiştirmek ve meşrulaştırmak için gerekli olan anayasayal zemini koruyarak, “devrim”lerini kapitalist devlet aygıtları kapsamında ve aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştılar. Gerçekten de, hareketin kendisinin öngördüğü faşizmin egemen imgesi, merkezi bir “total devlet” in altında – devletin içindeki iktidar yoğunluğunu belirtmek için – ve ulusal egemenliği yeni, ırklaştırılmış bir vizyona dayandıran “örgütlü bir kapitalizm” imgesiydi.

 

Hitler, 1930 Leipzig Reichswehr davasında ettiği yasallık yemininde mahkemeye şunları söyledi: “Anayasa sadece savaş alanını planlar, amacı değil. Hukuki kurumlara girerek partimizi belirleyici faktör haline getireceğiz. Bununla birlikte, anayasal güce sahip olduktan sonra, devleti şekillendireceğiz. “Hitler iktidara, Weimar Anayasasını kaldırarak değil, daha ziyade tarihçi Karl Bracher’in açıkladığı gibi “erozyon ve yıkımla” ulaştı. 19 Kasım 1932’de Nazi partisinin meclis koltuklarının çoğunluğunu kazanamayacağı açıkça görülüyordu. Ancak Hitler, bakan olarak atanmasıyla iktidara ulaşmanın başka bir yolunu buldu.

Hitler başkanlığa geldiğinde, orduyla birlikte, tehlike hali yetkilerini kullanmak ve asayişi sağlamak için gerekli her türlü tedbiri alma yetkisini veren Weimar anayasasının 48. maddesini yürürlüğe geçirdi (başlangıçta sola karşı bir koruma sağlaması öngörülüyordu). Bu, yürütmenin, parlamentodan bağımsız olarak hareket etmesi, kendi yasalarını tek başına ilan etmesi ve sivil özgürlüklerin askıya alması konusunda özgür olduğu anlamına geliyordu. 1931 Şubat ayının sonunda Reichstag Ateşi’nin şansölye olarak görev yapmasından bir ay sonra Hitler, 48. Maddeyi uygulayarak iktidarın yürütme organına konsantre olmasını başardı. Bunu kısa bir süre sonra Yetki Yasası (Milletler için Tehlikeyi Ortadan Kaldırma Yasası) izledi ve bu da güçler ayrılığını daha da kötüye götürdü.Bununla birlikte, tam güce geçiş ve Üçüncü Reich’in sağlamlaştırılması; devlet ve sivil toplumun diğer tüm kollarının yeni Nazi emrine – büyük ölçüde gönüllü olarak – ama giderek 1933 – 34 yılları boyunca büyüyen bir terör rejimine tabi olduğu Gleichschaltung sürecini gerektiriyordu .

Bütün bunların yasal biçimde verildiğini bilmek önemlidir – devletin genel olarak faşist yönetimi gibi. Tarihçi Nikolaus Wachsmann’ın belirttiği üzere,Nazi devleti yasayı veya yargıyı reddetmekten uzak dururken, “yasal terör” sistemi uyguladı:

Üçüncü Reich tamamıyle polis devleti haline gelmedi. Nazilerin önde gelenleri, zaman zaman, en azından diktatörlüğün ilk yıllarında, yasal sistem için halka destek verdi. Hitler kendisi 23 Mart 1933’te yaptığı konuşmada Alman hakimlerinin sabit kalacağını vaat etti. Aynı zamanda, hukuk sisteminin cezalara “esneklik” getiren genel istekleri doğrultusunda olmasını bekledi.Kriter olarak, Hitler ve diğer üst düzey Naziler, hakimlerin “ulusal topluluğa” karşı sorumlu olduklarını, yasal ilkelerin dışına çıkmayacaklarını vurguladı. Hakimler için sadece Alman halkının refahının önemli olduğu söylendi ve ağır cezayı haklı göstermek için söylencesel “ulusal toplumun iradesine” sıkça başvuruldu. Bu “irade” gerçekte Nazi liderlerinin veya daha doğrusu Hitler’in kendi iradesinin ötesinde bir çelişki olarak görülemedi. Hukuk aygıtı Nazi terörünün vazgeçilmez bir unsuruydu. Siyasi muhalefetin suç haline getirilmesi ve ortak suç politikacılığında merkezi bir rol oynadı. Denemeler halktan tamamen gizlenmiş değildi. Aksine, Nazi medyası mahkeme davaları ve cezaları ile ilgili haberlerle doluydu.

Hitler açıkça Weimar Anayasasını bir kenara bırakmayı reddetti ve yeni düzenini adaletin yönetmek için bir araç olduğunu ve adaletin yönetmek için yazılı bir uygulama olduğunu ileri sürdü. Dolayısıyla yeni bir anayasa erken olur ve sadece” devrimi “zayıflatırdı. Elbette, Gleichschaltung süreci tamamlanmıştı ve Führer’in kanunla tanımlanması kesin idi. Elde edilen Führerprinzip uyarınca, Nazi hukukçusu Carl Schmitt’in yazdığı gibi “Führer Reich’i koruyor”.

Benzer şekilde, Mussolini’nin savunucuları, İtalyan faşist Julius Evola’nın sözleriyle, Duce’nin “iktidarı ele geçirmedi”, ancak Kral’dan aldığını ve hükümeti ona emanet etmenin uyumlu kurumsal bir kılığın altında olmanın tamamen yasal olan bir yatırıma benzediğini ısrarla belirtti. Tamamen yasal olarak yapılmış bir tezahüratın “bir parçasıydı. 28 Faşist propaganda, Mussolini’nin diktatörlüğüne anayasalcılığın zenginliklerini vermek için zorladı – sanki Roma’daki Ekim 1922 Mart ayı başında hiç yer almadı. Bu yasallık görünüşü ancak kapitalist sınıfın ve ordunun ve daha geniş siyasi hakların desteği ile mümkün olmuştur. Anayasal düzenin ayrıntılı performansı, sistematik baskı ve otoriter rejim derinleşse bile devam etti.

Faşizmin belirleyici bir özelliği, devletin rolü değişse bile, devlet ve ekonominin kapitalist ayrımına devam etmesiydi.  Şimdilerde neo-liberalizm ile ilişkilendirilen ekonominin ‘’özelleştirilmesi’’ fikri;  Üçüncü Reich’in çelik, madencilik, gemi yapımı ve bankacılık gibi sektörlerde sanayinin muazzam hale gelmesini yansıtan bir Nazi icadıydı. Sanayi ve finans komutanı olarak sermayeye geri döndü. Nazi devleti, kartelleri geliştirmek için tasarlanan mevzuatın yürürlüğe girmesiyle, ekonomik yoğunlaşmayı şiddetle tercih etti. Vergi politikası da kapitalist sınıfı tercih etti: “Vergi artışları öncelikli olarak nüfustaki ticari olmayan vergi mükelleflerine verildi. Dolayısıyla, vergi yükü genel olarak ücretliler ve tüketici grupları için genişletildi. Ve Hitler’in büyük şirketleri ve özel mülkleri koruma konusundaki endişeleri, ortaklarının zimmetlerine geçirmelerini ve yolsuzluk yapmalarını teşvik etmesini engellemedi, genel olarak özel mülkiyet (en azından ırkı saf Alman olanların mülkleri) ve kapitalizm kurumları dokunulmaz kaldı.

Aynı zamanda, hem Almanya’da hem İtalya’daki faşist rejimler refah devleti kavramını destekledikleri ve hatta genişletme isteğiyle biliniyorlardı- bazı ırklarla sınırlandırmış olsalar da. Mussolini’nin yönetimi, sosyal hakların çokça genişletilmesiyle,  dünyanın her yerinden övgü toplandı. Almanya’da sosyal haklar, rejimin temel esasıydı. Tarihçi Sheri Berman’ın yazdığına göre: “Naziler… kapsamlı bir refah devletini destekliyorlardı (tabii ki köken olarak saf Almanlar için). Bu refah devleti ücretsiz yüksek eğitim, aile ve çocuk desteği, emekli maaşları, sağlık sigortası, ve halkın da istediği bir dizi eğlence ve tatil seçeneklerini kapsıyordu. Askeri ve altyapı harcamalarından doğan ekonomik genişleme, sendikaların kapatılmasına ve maaşların düşürülmesine rağmen, tam istihdam sağlıyordu. Ülkedeki işsiz sayısı Hitler’in ülke yönetimine geldiği 1933 senesinde 6 milyondan, 1934’ün sonunda, gücünü diktatör olarak pekiştirdiği dönemde,  2.4 milyona düştü. 1938 senesinde, çoğu kapitalist ülkeler Büyük Bunalımla boğuşurken, Almanya tam istihdam sağlamıştı. (O sene Amerika’da işsizlik oranı yüzde 19’du)

Bunların hiç biri faşist devletin baskıcılığını, insan haklarını yok saymasını, savaşçı siyasetini, emperyalizmini ve ırkçılığını inkar etmez. Ama aynı zamanda klasik faşist devlet kendisini meşrulaştırmaya ve nüfustaki yerini- ya da kitlesel tabanı oluşturan nüfusun bu kısmında- yerini sağlamlaştırmaya çalışmıştır. Yönetime geldiklerinde ise, faşist devletler radikal sayılabilecek müritlerini (“Uzun Bıçaklar Gecesi”inde olduğu gibi-30 Haziran ile 2 Temmuz arası, 1934- Hitler’in Almanya’sında) tekelci sermaye ile daha sıkı bir şekilde bağlanmak için tasfiye etmiştir.

Bunların hiçbiri, faşist devlerin son derece baskıcı karakterini, insan haklarını feshediyor olmasını, militarizmini, emperyalizmini ve ırkçılığını inkar etmek anlamına gelmiyor. Yine de klasik faşist devlet, aynı zamanda kendisini meşrulaştırmayı ve toplumdaki -ya da toplumda kendi kitle tabanı olarak gördüğü kesimde- konumunu pekiştirmeyi amaçlıyordu. İktidara geldiğinde ise, faşist devletler, tekel sermayesi ile daha sıkı bağlar kurma sürecinde çoğu daha “radikal” destekçisini tasfiye ettiler (Hitler’in Almanyasında yaşanan “Uzun Bıçakların Gecesi”* 30 Haziran-2 Temmuz 1934).

Günümüzün neofaşizmi, “yasal devrimin” bu eski faşist mitlerine ve ayrıca liberal-demokratik çıkmazı aşabilecek, daha organize, etkili bir kapitalist devlet düşüncesine dayanır. Hem etnik ulusal dışlayıcılık politikaları ve canlandırılmış ekonomik büyüme hem de altyapı harcamaları ve ordunun büyümesi yoluyla daha çok iş vaat ediyor. Aynı zamanda geleneksel sağ gibi sosyal devleti hedef tahtasına oturtmaya ve kemer sıkma politikalarını teşvik etmeye çoğu zaman daha az eğilimlidir. Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi, yakın zamanda kendisini daha geniş bir “düzen karşıtı” parti olarak yeniden yaratmaya çalıştı; böylece genele hakim olmuş memnuniyetsizliği suistimal ederek eskiden solda yer alan bazı kişiler de dahil olmak üzere daha geniş bir kesime hitap etmeyi hedefledi. Bu karamsar yeniden etiketlendirmeye rağmen partinin küçük burjuva öfkesiyle, gerici Katoliklikle ve güçlü yabancı karşıtlığıyla şekillenmiş siyaseti, partinin kapitalist sınıfın üst kademelerinde bağları ile birlikte göz önüne alındığında parti neofaşist olarak belirlenmektedir.

İtalya’nın ve Almanya’nın 1920’lerdeki ve 30’lardaki klasik faşizmi gibi, neofaşizm, kapitalizm ve liberal demokratik devletin iç içe geçmiş krizlerinden kaynaklanır; liberal-demokratik devleti ikincilleştirirken kapitalizmi desteklemeyi hedefler. Ana akım siyasette kendini açık bir şekilde  klasik faşizmle tanımlama hâlâ bir tabu olduğu için, bugün örgütlü faşizm biçimsel açıdan demokratik ve popülist, yasal-anayasal yapılarla uyumlu olarak sunuluyor. Yine de, faşizm şemsiyesi altındaki tüm hareketlerde olduğu gibi neofaşist ideoloji de ırkçı, ulusalcı ve kültürel mitleri, sermaye tekeli ile işbirliği içerisinde öncelikle alt orta sınıfa (ya da küçük burjuvaya) yönelik ekonomik ve siyasi önerilerle birleştiriyor -aynı zamanda ulusalcı işçi sınıfından destekçilerle kırsal kesimleri entegre etmeyi amaçlıyor. Artan bir şekilde neofaşizm, 20. yüzyılın sonlarında bir derece zenginleşmiş ve statü sahibi olmuş -şimdi, 21. yüzyılın başlarında ise gelişmiş kapitalist ekonominin durgunlunda yaşam koşulları tehlikeye düşümüş-görece ayrıcalıklı maaşlı işçilerden destek alıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonrası yıllarda neofaşizmin Avrupa’daki gelişiminde ve neofaşizmin belirgin kültürel perspektifinin yükseltilmesinde rol oynayan en önemli ideolojik figür, Julius Evola (1898-1974) idi. Laquer’in gözlemlediği şekliyle Evola, “tarihsel faşizmin en uç kanadında” idi, Mussolini’ye ırk ve ırkçılık konusunda ilham oldu ve sonra da Hitler’e faşist projenin daha otantik bir temsilcisi olarak yöneldi. Anlamlı bir şekilde Evola, 1943’te, tam da Waffen-SS taburlarının Mussolini’yi ifadesi alındıktan sonra hapse atılmaktan kurtarmakla görevli oldukları gün, Hitler’in genel istihbarat merkezindeydi. 1930’larda Evola şöyle yazıyordu: “Bir savaşçının algılarımızdaki tüm kahramanlığı ve asaleti, daha üst bir bakış açısı ile meşru görülmelidir: aynı şekilde, tam bir netlikte ve tüm düzeylerde, bütün demokratik ve eşitleyici düzensizliklere karşı çıkmalıyız.” Evola, zamanın standartlarına göre bile koyu anti-Semitizmi ile tanınmaktaydı. Faşizmi çoğunlukla yeteri kadar saf olmamakla eleştirirdi.

İkinci Dünya Savaşını takiben Evola “gelenekçilik” örtüsü altında, kendisinin savaş sonrası baskıları olan faşist mutabakatı Revolt Against the Modern World (1934) [Modern Dünyaya Karşı Ayaklan -Ç.N.], Men Among the Ruins (1953) [Yıkıntıların Arasında İnsan -Ç.N.], Ride the Tiger (1961) [Kaplana Bin -Ç.N.], The Path of Cinnabar (1963) [Cinnabar Yolu -Ç.N.], Fascism Viewed From the Right (1970) [Faşizme Sağdan Bakmak -Ç.N.] gibi bir dizi neofaşist teorik çalışmalar hazırlayacaktı. 1920 ve 30’larda İtalya ve Almanya’nın faşizminin, Evola’ya göre, “olumlu” yönleri savunulmalıydı ve Hitler ile Mussolini’nin yaptığı ve İkinci Dünya Savaşında mağlup edilmesine yol açan belirli hatalardan ayrı tutulmalıydı. Evola üzerine araştırma yapan akademisyen H. T. Hansen, Men Among the Ruins kitabına yazdığı önsöze göre, Evola “bir grup radikal (kelimenin geniş anlamıyla) ‘neofaşistin’ ruhani babası” olarak görülmeye başlanmıştı -çoğunlukla masumane “gelenekçilik” ölçeği kisvesi altında-. Giorgio Almirante, MSI (Movimento Sociale Italiano) partisinin parti başkanı, eski Faşist Partinin varisi, Evola’yı “Sağ’ın Marcus’u, sadece daha iyisi” olarak anmıştı.

Evola’nın kültürel analizi, gelenek, ruhanilik, idealizm, ve karşıdevrim değerlerini vurguluyordu ve yeni bir “savaşçı” sınıfa duyulan ihtiyaca işaret ediyordu. Ride the Tiger’da şöyle yazıyordu: Maddi teşviklerin yetmediği durumda, “kitleler üzerindeki tek etki -ve şimdi her zamankinden daha çok- coşkulu ve zihinaltı güçlerin olduğu düzlemdir ve bunlar doğaları gereği herhangi bir istikrardan yoksundur. Demogogların, popüler liderlerin, mitlerin manipüle edenlerin ve “kamuoyu düşüncesini” oluşturanların güvendiği güçlerdir bunlar. Bu bağlamda, kendilerini demokrasiye ve Marksizme karşı konumlandıran Almanya ve İtalya’daki dünün rejimlerinden öğrenebiliriz.” Saf faşist  veya neofaşist devlet, üstün, elit ırksal sermaye etrafında örgütlenecektir, kendisini “aşağı ırklardan” kurtaracaktır. Aryanlık basitçe Alman sermayesine bağlı olarak değil; Avrupalıları ya da en azından “Aryan-Romalı” ırkını kapsayacak daha geniş bir şekilde anlaşılmalıdır. Evola aynı zamanda “modern kadının yozlaşmasını” ve “feminist saçmalığı” üzerine de yazdı. Modern dünyaya karşı ayaklanma bilime karşı bir ayaklanmayı da içeriyordu. “Hiçbir modern bilimin”, diyordu Evola, “bilgi olarak en ufak bir değeri yoktur.”

Evola’nın herhangi bir ekonomik analizi olmasa da o, eski dönemdeki gibi yeni faşist dönemdeki devlet, özel mülkiyet ve büyük şirketlerin egemenliği üzerine kurulması ve bununla birlikte tüm özerk işçi sınıfı örgütlerinin yok edilmesi gerektiğinde ısrarcıydı. Fakat devlet, göreceli özerkliğini korumalıydı; şiddet kullanımının tekelinin devlete ait olması vesilesiyle tüm sistemi yukarıdan korumalıydı. Egemenlik, palingenetik [yeniden doğuşçu -Ç.N.], aşırı ulusalcı ve otoriter bağlamda görüldüğü için “mutlak” olmalıydı.

Evola ve diğer neofaşist düşünürler, itibarlı Fransız teorisyen Alain de Benoist gibi, 1970’lerin başlarında Avrupa’da ortaya çıkan ve sonra Amerika’ya da yayılan uluslarötesi neofaşist hareketin ideolojik temellerini oluşturdu. Hareket, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki artan ekonomik durağanlık sonucu kitlesel bir desteskçi tabanı bulacaktı -ve 2007-2009 finans krizi sonrası ciddi bir şekilde büyüyecekti. Yine de bu çoğu gelişmenin örgütsel kökenleri 1970’lerin Avrupasında oluşmuştu. Bu, örneğin “Hobbit Kampları” diye anılan  -J. R. R. Tolkien’in romanlarındaki kahramanlarından ismini almış- İtalyan neofaşist gençlik örgütünün oluşumunda, hobbitlerin alt-orta sınıfı temsil ettiği -dünyayı değiştirmek için ayaklanan ve çoğunlukla unutulmuş bir popülasyon- görülebilir. Bu aynı fikir ABD’deki alternatif sağ akıma da tesir edecekti. Mammone’un “uluslarötesi neofaşist hareket” olarak tarif ettiği şeyin anahtar isimlerinden biri; “dördüncü siyaset teorisini” Evola’nın (ve aynı zamanda Schmitt’in, de Benoist’in ve Alman filozof Martin Heidegger’in) fikirleri üzerine kuran, ABD alternatif sağının olumlu şekilde ilgisini çeken Rus filozof Aleksandr Dugin’dir.

*Uzun Bıçaklar Gecesi (Night of the Long Knives), Nazi Almanyasında Hitler’in gücünü konsolide etmesi için Nazilere karşı gerçekleştirilen bir dizi suikastın gerçekleştirildiği olaya verilen addır. Bu suikastlerde Nazi Partisinin yarı askeri örgütü SA’nın lideri Ernst Röhm gibi kişiler öldürülmüştür.

 

Yazar: John Bellamy Foster

Çevirmen: Duygu Becerik

Kaynak: https://monthlyreview.org/2017/06/01/this-is-not-populism/