Röportaj | Fuat Sevimay

James Joyce'un 136. doğum gününde, Joyce'un eserlerini Türkçe'ye kazandıran Fuat Sevimay ile çeviri ve edebiyat dinamikleri üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

ceviriyoruz.org: Merhabalar Fuat Bey, öncelikle hoş geldiniz. James Joyce’un 136. doğum gününde bizimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz.

Fuat Sevimay: Hoş bulduk, memnuniyetle. Bu arada iyi ki doğdun Joyce…

ceviriyoruz.org: İlk olarak, kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?

F.S: Kitaplarda yazan özgeçmişimdeki gibi 1972 doğumlu, hayatının bir kısmı İstanbul’da geçmiş bir adamım. Kadıköy Anadolu Lisesi mezunuyum. Sonra İngilizce işletme okudum. Yazarlıkla ya da edebiyatla ilgili herhangi bir eğitim alanında veya çeviribilim ya da Türk dili okumuş bir insan değilim. Uzun yıllar birtakım şirketlerde çalıştım, yönetici pozisyonlarda farklı şirketlerde. İyi bir okurdum sadece… 30-40’lı yaşlar arasında “ne yapıyorum ben ya” durumuna gelip edebiyatla daha ciddi şekilde ilgilenmeye başladım. Ciddi demek doğru değil de, can sıkıntısı esnasında bir öykü yazdım. O öykü güzel gitti, ödül aldı. Sonra başka şeyler yazdım, başka şeyler ödüllendirildi. Mevzu güzel gidince yavaş yavaş o “ne yapıyorum ben ya” durumu “ben bunu yapayım ya” durumuna dönüştü. Bir zaman o profesyonel hayatla edebiyat beraber aktı. Son 4-5 yıldır edebiyatla tam zamanlı uğraşıyorum. İşte yazdıklarım, çevirdiklerim var. Daha çok Joyce ile anılıyorum. Çok kabaca böyle…

ceviriyoruz.org: Peki Marmara Üniversitesi İngilizce işletme bölümünden mezunsunuz, aldığınız lisans eğitimi bu yönde olmadığına göre edebi çeviriye yönelme yolunda kendinizi nasıl geliştirdiniz?

F.S: İşletme eğitimiyle ilgili “paranın beş para etmez olduğunu öğrendim”, lisans eğitimimin bu anlamda katkısı oldu. Tabii ki o eğitimi alıp da orada, finans dünyasında vs. devam eden arkadaşlarım var. Onlar da güzel işler yapıyorlar ama ben okuduğum dönemden itibaren çalıştığım şirketlerde kafamda hep biraz sistemi sorgulayan insandım. Sorgulayan derken aktif bir sorgudan bahsetmiyorum ama hem kişisel anlamda hem de toplumsal anlamda “tamam çalıştık, o paraları kazandık, o evi aldık, bu arabayı sattık vs.” ama o yalan dünya var ya, niye yaşıyoruz ki bu yalan dünyayı hikâyesi bir yerde edebiyatta değilse de sanatta – zaten sorgulamakla başlar ya her şey sanatta- estetiği aramakla vs. gelişiyor. Gençlik yıllarımda “yazar olayım, şair olayım, şurada bilmem neyim yayınlansın” hiç yokken yine de mevzu tamamen can sıkıntısıyla başladı. Can sıkıntısını gidermek için spor yapamadığımdan, sesimin kötü olmasından ötürü öykü yazdım. Mevzu az önce anlattığım gibi insan yazmanın tadını aldığı zaman bir şekilde orada devam etmek istiyor. Yeteneğiniz elverdiğince daha sıradan şeyler yapıp kendinizi tatmin edebilirsiniz. Bir şekilde insanların kabul ettiği metinler yazıp topluma açılabilirsiniz. Benimkisi ikinci şekilde oldu. Dediğim gibi öykülerle başlayıp romanlarla devam etti. Arada “çeviriyi neden denemiyorum; İngilizce, İtalyanca gibi diller de var” derken çeviriye de bir şekilde bulaştım. Ama bütün bu hikâye akarken bir yandan da hep şunu sorguladım: “Tamam bunu yapıyorum, ben bundan kişisel olarak tatmin oldum mu, mutlu muyum, iyi bir metin çıkardığımı düşünüyor muyum? Hani dev gibi yazarlar okuyoruz, onların en azından kenarlarında, kıyılarında mıyım?” O sorulara kendi bünyemde “evet” cevabını aldıktan sonra bir şekilde insanlarla, yayınevleriyle paylaştım. Şimdiye kadar da iyi gitti, o anlamda gayet memnunum. Edebiyata bulaşmak dersem, edebiyat gelip beni buldu galiba. Tekrar söylüyorum, iyi okur olmanın yanı sıra yazma ve çeviri kısmında biraz kader gibi bir buluşma oldu. Gençlik yıllarımdan itibaren plalanmış, edilmiş bir şey değildi açıkçası.

ceviriyoruz.org: Sizce bu yönde lisans eğitimi almış olmak ya da olmamak kişinin çevirmen olarak başarısını ne kadar etkiler?

F.S: Ben Joyce, özellikle Finnegan Uyanması, çevirisinden sonra özellikle birçok üniversitenin çeviribilim bölümüne gittim, orada söyleşiler yaptım, çok değerli akademisyenlerle tanıştım. Muhakkak her işte olduğu gibi, eğitimini alıp mesafe kaydetmek çok daha doğru. Fakat bizim memlekette ziraat mühendisleri bankacı olur, finans okuyanlar edebiyatçı olur, edebiyat okuyanlar manav olur gibi bir durum var. Çok düz çizgide giden seçimler yapamıyoruz. Sadece kendi deneyimimden değil, çok önemli çeviriler yapmış bir sürü insana baktığımda birçoğu da alaylı. Mevzunun kurallarını, nasıl yapılacağını böyle bir eğitimle almak çok değerli. Fakat bununla birlikte çeviri bir miktar sanat, ben buna inanıyorum. Özellikle edebiyat çevirisi bir miktar sanat. Sanat için de bir şekilde becerinizin olması lazım, hani o doğuştan gelen yeteneğinizin olması lazım. Bunu başka yollarla da geliştirebilirsiniz. Dille çok haşır neşirseniz, dile dair kaygılarınız varsa, bu konuda ciddi bir yeteneğiniz varsa -özellikle Türkçe tarafından bahsediyorum- belli bir yeterlilik derecesine ulaşmışsanız eğitimdeki açıkları bir şekilde kapatabilirsiniz. Yaptıkça, deneyim kazandıkça ilerleyebilirsiniz. O yüzden çevirmen mutlaka çeviribilim eğitimi almak zorunda mı, alırsa muhakkak çok daha iyi, fakat şart değil. İkincisi, Joyce çevirisinden bahsedersek ben ya da herhangi birisi çeviribilim eğitimi alıp, o tedrisattan geçip o işin kurallarıyla ilerlese, bu kadar kural dışı bir metni -özellikle dilin, edebiyatın hatta hayatın kurallarını yıkmaya çalışan Finnegan Uyanması’ndan bahsediyorum- ele almaya cesaret edemezdi. Derdi ki “Çeviri böyle yapılır, şurası şöyle olmaz”. Bu hep olmazlarla da ilerleyebilirdi. Belki bu tarafıyla da Finnegan Uyanması özelinde şunu telaffuz etmekte fayda var; o eğitimin kalıplarına, birçok yerde bize olumlu imkanlar da sunabilecek kalıplara, girmemiş olmam bir avantaj olabilir. O sayede deli cesaretiyle girebildim ve ben sonucundan gayet memnunum. Güzel de gelişti, böyle bir durum da var. Uzattım ama yanlış anlaşılmamak için tekrar şunu da söylemek istiyorum: Bu konulardaki eğitim çok değerlidir, mutlak mutlak şart değildir.

ceviriyoruz.org: Çevirmen olmanızın yanı sıra yazarlık da yapıyorsunuz, ilk yöneldiğiniz alan hangisiydi ve bu iki alandaki çalışmalarınız birbirini nasıl etkiledi?

F.S: Genelde şöyledir: İlk önce şiir yazarız, aşık oluruz lisede, onlardan bahsetmiyorum… Daha bu işe vakit ayırıp, bundan keyif alıyorum dediğinizde öyküyle başlarsınız. Öyküde yol kat ettiğinizde “roman geliyor mu” sorularıyla karşılaşırsınız. Bende mevzu biraz tersten ilerledi, çünkü bir-iki öykü yazdım, yayınlandı; onlar ödül aldı vesaire. Bunlar cesaretimi yerine getirdi ama bir öykü kitabı, bir öykü bütününden önce ben romanla ortaya çıktım. Şöyle söyleyeyim, bütün türler çok değerlidir, ben çocuk kitabı da yazıyorum, denemeler var, çeviri yapıyorum… Edebiyatın her alanının kendi bünyesinde çok değerli olduğunu düşünüyorum. Biri diğerinden daha iyidir-kötüdür anlamında değil ama benim kendimi iyi hissettiğim, çok mutlu olduğum, hayalini kurarken şu tarih gelecek ve ben şuna başlayacağım, onunla ilgili kafamda bir şeyler pişsin dediğim tür roman. Belki o nedenle iki-üç öyküden sonra önce bir roman geldi, sonra işte öyküler devam etti, öyküler bir kitapta bütünleşti. Ardından tekrar başka romanlar geldi, çocuk kitapları araya sıkıştı. Çeviri bunların hepsinin ardından, hani ortasında geldi gibi. Az önce anlattığım gibi bir noktada şeyi sorguluyorsunuz, bir de maalesef memlekette, sadece memlekette değil zannediyorum dünyada da biraz böyle, yazdığınız zaman bir de hani hayat akıyor ya, işte kredi kartları vesaire falan, edebiyat bu konuda çok fazla şey vadetmiyor size. Çeviri biraz da bunun çıkış yoluydu, benim özelimde de öyle, genelde de böyle. Bu iyi bir şey mi kötü bir şey mi, çok tartışılır, keşke böyle olmasa. Ama çeviriyle benim ilk buluşmamın sebeplerinden birisi de şeydi, maddi tarafında da bir şeyler olabilir, bir de oradan zorlayayım idi. Ama çok keyif alıp onu da bir seviyeye getirmeye çalıştım, umarım gelmiştir.

ceviriyoruz.org: Tecrübelerinize dayanarak, sizce bugün çevirmenlik bir sektör olarak mı, kültürler arası etkileşimin bir aracı olarak mı öne çıkmaktadır?

F.S: Her ikisi de. İnsanlara çeviri dediğimizde genellikle insanların aklına edebiyat çevirisini x kişisi çevirmiş; Joyce’u Fuat çevirmiş geliyor. Fakat çeviri dünya kadar alana ulaşan bir hikâye. Pazar akşamı maç oynandıktan sonra yabancı futbolcuya mikrofon uzatan ardıl çevirmen de çevirmen, altyazı çevirmeni de çevirmen, telefon aldığımızda oradaki broşürün çevirmeni de çevirmen; hukuk, tıp ve sosyal alanlarda sayıca çok daha fazla yer kaplayan insanlar da çevirmen. Bu tarafından baktığınızda çeviri bir sektör. Tek başına bunu bir sanatsal ya da kültürler arası alışveriş olarak düşünemeyiz. Örneğin buzdolabının nasıl çalışacağını yazan insan bir şekilde bir sektöre hizmet ediyor ve bu tarafı çok değerli. Bu tarafı sektör yapan ve sektör olduktan sonra dernekler vesairelerle insanlara bir iş sahası oluşuyor ama edebiyat çevirilerinde ve sosyal metin çevirilerinde sanat diğerlerine kıyasla daha önemli. Oraya değindiğimizde tabii ki kültürler arası alışverişten bahsetmek çok mümkün. Yani bir tabak sebze dediğimizde biz bir Türk olarak başka bir şey, bir Hintli başka bir şey, bir Japon başka bir şey hazırlıyorsa ya da biz “sinemaya akşam gideceğiz” derken İngilizler “we’ll go to cinema at night” diyorsa o kültürler arasındaki dilden kaynaklı farklılıkları aşan insan ve kültürel bağı kuran insan da çevirmen. Edebi ve sosyal metin çevirilerinde o nedenle çevirinin sanatla buluştuğu yerin burası olduğunu söylemek mümkün. Bu çevirilerin de tabii bir sektör tarafı var. Bütünün içinde ne kadar yer kaplar bilmiyorum ama benim at koşturduğum ve ahkam keseceğim taraf orası. Türkiye’de “o yazar çeviride kaybolmuş, şöyleymiş ama çevirisi kötüymüş” falan gibi bilip bilmeden çok fazla yorum yapılır. Çünkü Türkiye, Avrupa’da bildiğim kadarıyla en çok çeviri yapılan ülke. Dolayısıyla çok çevirmenin yer aldığı, çok iyi çeviribilim eğitiminin verildiği bir yer. Türkiye, kötü şeylerde -trafik kazalarının çok olması gibi- fena değildir ama çeviri, iyi ve olumlu şeylerde çok iyi olduğumuz nadir alanlardan birisi. Bu tarafını ıskalamamak lazım. Bu tarafta, Türkiye’de çok güzel işler yapılıyor ama bunu tersten okuduğumuzda da, benim bir çevirmen sıfatıyla belki bunu söylememem lazım. Sektörden, okuyanlardan veya akademiden buna yanlış veya ters taraftan bakanlar olabilir ama hayır, bir kültürel sorumluluk olarak şunu da cevaplamak istiyorum her zaman: Demek ki Türkiye, kültür emperyalizminin de çok ciddi etkisi altında. Sabahattin Ali yeni çevrildi İngilizceye, İspanyolcası çıktı, Flemenkçeye çevriliyor. Oğuz Atay’ın bir eseri yakın zamanda çevrildi. Bunlar dünya çapında yazarlar, Leyla Erbil vs. birkaç isim dışında Türk edebiyatının ürettiği, hatta Türk akademisinin ürettiği birtakım şeyler dünyayla buluşmazken – bu sadece Türkiye’ye özgü bir sorun değil; Yunan, Romen, İran edebiyatı da aynı şekilde- ve bazı coğrafyalardaki edebiyatlar dünyaya akmazken bazı coğrafyalardan ise oluk oluk metin geliyor. Amerika’dan geliyor, Anglosakson dünyadan geliyor. Gelsin ve çeviri sektörünü de beslesin fakat burada korkunç bir dengesizlik var ve bu ciddi bir kültür emperyalizmi. Ben o nedenle bir zaman sonra bu konuda bir denge sağlanmasını arzuluyor ve çok özlüyorum. Birebir olması şart değil ama mantıklı ve her iki tarafa akan, hakikaten kültürlerin birbirini beslediği; Hollywood’un bütün dünyayı beslediği, bilmem ne fuarlarının bütün dünyayı beslediği değil, bütün dünyanın hoşça alışveriş yaptığı ve kültürlerinden beslendiği bir ortamın sağlanması lazım. “Joyce çevirilerinden sonra şimdi ne yapacaksın ya da dünyada okuduğun ve seni çok heyecanlandıran, Türkçe’ye çevrilmesi harika olur diyeceğin herhangi bir şey var mı” diye soruyorlar. Hiçbir şey yok. Bu nedenle yok. Beni Sabahattin Ali’nin İspanyolcaya çevrilmesi heyecanlandırıyor, beni Oğuz Atay heyecanlandırıyor, o tarafını da belirtmek lazım.

ceviriyoruz.org: Peki gelelim bir Joyce sorusuna, çevrilemez denilen Finnegan Uyanması’nı çevirdiniz, bu kitabı çevirirken karşılaştığınız en büyük zorluk neydi ve nasıl üstesinden geldiniz?

F.S: Ya şöyle, bir kere Finnegan Uyanması hakikaten çok sıra dışı bir metin. Hem çeviri anlamında hem okuma anlamında bildiğimiz, alıp belli bir olay örgüsüne işte kahramandır, şunlardır, bunlardır vs. diye akan; bir şekilde nasıl okunacağını bildiğimiz metinler gibi değil.  Nasıl? Zaten ilk alınca birçok okurun tepkisi “Ne oluyor, deli saçması mı? Tamam bir şey var çok heyecanlı ama hiçbir şekilde anlaşılmıyor.”şeklinde oluyor. Finnegan Uyanması’nın kendi içinde bu sıra dışılığını sağlayan çok önemli birkaç tane özelliği var; bizim okumaya başlayıp “hiçbir  şey anlamıyorum, darmadağınık bir metin ve anlamlar kayıyor” dediğimiz hikâyeyi bütünleyen bir olağanüstü motif ağı var. Yani siz altıncı sayfada bir şey okuyorsunuz, o size hiçbir şey ifade etmiyor ama onu on sekizinci sayfadaki bir motifle, yirmi yedinci sayfadaki başka bir şeyle birleştirdiğiniz zaman olağanüstü pencereler açılmaya başlıyor ve neredeyse bütün bir insanlık tarihini bir metne sığdırıyor Joyce. Bu nedenle çok sıra dışı. Bununla beraber müthiş bir fonetiği var. Çok önemli bir özelliği, bir sürü kelimesinde bir sürü cümlesinde çift anlamlar var. Metni okuduğunuzda, bir dilin tınısıyla okuduğunuzda gayet olumlu gibi gelen bir cümle, başka bir dilin kelimelerini araya fonetik olarak serpiştirdiğimizde, “iki adam kavga ediyor”a dönüşebiliyor. Bunları yakalamak gerekiyordu Türkçede; o çift anlamları, o motif bütünlüğünü, fonetiği yakalamak gerekiyordu ve bu klasik bir çevirinin zorluklarından çok ayrı bir hikâye. Yani şöyle söyleyeyim ben Ulysses’i çevirdim, bazen şunu diyorum ve tuhaf kaçıyor ama hakikaten durum böyle: Finnegan’dan sonra Cin Ali gibi Ulysses. Evet, Ulysses’ten bahsediyoruz ama gerçekten öyle. Ulysses, belli bir mantığı olan bir metin fakat tabii ki çok zor bir metin aynı zamanda. Nevzat Erkmen’in yıllar önce yaptığı iş çok değerli ve dünyanın yine çok zirve metinlerinden birinden bahsediyoruz. Fakat orada bile mevzu belli bir düzlemde akar ve karşılaştığınız zorluklar klasik çeviri zorluklarıdır. Başka bir kitaba göre biraz daha zordur, bayağı zordur ama klasik zorluklardır. Finnegan’da ise az önce anlattığım bu beş altı özellikten dolayı hiç bilmediğiniz zorluklarla karşılaşıyorsunuz. Bütün o motifleri tutturmanız lazım, bunun için deli gibi çalışmanız lazım, herhangi bir şeyi ıskalamamaya çalışmanız lazım, ıskalarsanız belki birçok okur, belki hiçbir okur fark etmeyecek ama ben kendi içimde hiçbir şekilde rahat edemezdim. O sesi tutturmanız lazım. Mümkün mertebe, tabii ki kaybolanlar oldu ama, mümkün mertebe Tükçenin imkanlarıyla o çift anlamları yakalamaya çalışmanız lazım. Bu nedenle bilindik çevirideki zorluklar değildi Finnegan’daki zorluklar. Onlardan belki çok daha büyük ama çok daha farklı zorluklardı.

ceviriyoruz.org: Röportajımızın sonuna gelirken, okurlarımıza söylemek istediğiniz bir şey var mı acaba?

F.S: Joyce’tan korkmayın, onu söyleyeyim. Joyce ile ilgili bir şey var, ben her yerde bunu da dile getirmek istiyorum, edebiyat elitinin yarattığı bir şey bu da: “Ya Joyce tamam çok büyük ama okunamaz. Ulysses, evet yirminci sayfada ben de bıraktım. Finnegan’ın zaten içinden çıkmanın imkanı yok vs.” Öyle değil. Hikâye hiç öyle değil. Joyce, destanların, epiklerin ve klasik edebiyatın, 1800’lerin 1900’lerin başının yarattığı o kahraman profilini kıran insan. Kahramanı sokakta dolaşan insan haline getiren bir yazar. Bloom ve Stephen sokakta dolaşıyor, bu karakterler hepimiz gibi birtakım insanlardır.Hem kendi edebiyatı hem dünya edebiyatı okunsun, tartışılsın isteyen bir insan. Çok matrak metinler yazan, çok eğlenceli metinler yazan bir insan. Bu nedenle bu edebiyat elitinin yarattığı şeyi kırmak lazım. Joyce’un, Dublinliler’i ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi kitabı gayet kolay okunan metinlerdir. Ulysses görece azıcık zordur ama Joyce’un ne yaptığını bilirsek çok keyifli ve  dediğim gibi kahkahalarla güldüğümüz, eğlenceli akıcı bir metin haline gelebilir. O nedenle, tekrar söylüyorum, Joyce’tan korkmayın, okuyun, çok keyifli. İyi ki doğdun Joyce.

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları