Rüzgar Gibi Geçti’nin Köleliğe Özlemi Kabul Edilebilir Mi?

Margaret Mitchell'in bu sene 80 yaşına basan* romanı okuyucularını etkilemeye devam ediyor, ama aynı zamanda onları gericiliğe mi itiyor?

Atlanta’da sıcak bir ağustos günüydü ve Margaret Mitchell, kocasıyla birlikte sinemaya gitmek için yolun karşısına geçerken, bir arabanın altında kalarak şoför arabayı durdurabilene kadar 2 metre sürüklenmişti . Hastanede, ailesi ve hayranları kurtulması için dua ederken birkaç gün yaşam mücadelesi verdi. Ancak beşinci güün öğleninde, 16 Ağustos 1949’da, Rüzgar Gibi Geçti’nin yazarı daha 48 yaşındayken hayatını kaybetti.

Yazdığı kitap ise hâlâ hayata tutunuyor. Rüzgar Gibi Geçti, ilk olarak 1936’da -80 yıl önce- yayımlandığında muazzam tepkiler aldı. Büyük Buhran sırasında 3 dolar gibi (bugün $52 –£37) yüksek bir meblağa satılsa da, romanın yayınlandığı gün Mitchell’in etrafı hevesli hayranları tarafından çevrilmiş ve Mitchell o gün bir düğme ile bir tutam saç kaybetmişti. Haziran ve aralık ayları arasında, yaklaşık 1 milyon kopya satıldı.

Bugün, kitap aldığı övgüleri hâlâ koruyor; 1939’da Vivien Leigh’ın oynadığı uyarlama film de kitabın popülaritesini artırdı. Kitabın çekiciliği de sadece İngilizce konuşan ülkelerle sınırlı kalmadı; Amharca (Etiyopya dili) ve Farsça  baskılar da mevcut ; 2012’de Kuzey Kore’de çevrildi ve yayımlandı, savaş, açlık ve kıtlık temalarıyla yerel okurlara seslenebiliyor.

Atlanta’da Mitchell’in yaşadığı ve Rüzgar Gibi Geçti’yi yazdığı ev, bugün onun anısına adanmış bir müze. Yazar, Amerika’nın güneyinin kendisine duyduğu saygıyı tamamen hak ediyor; Mitchell, okuyucularına boyun eğmez güneyli bir kadın kahraman, yerleşke olarak yeniden biçimlendirilmiş köle emeğine dayalı büyük çiftlikler sundu ve ırk mücadelesinin karmaşıklığını sahiplerine hayran, sevimli kölelere indirgedi. Mitchell’in tarihsel revizyonizminin bu gücü; çok sayıda modern okuru, yazarın kendisinin iç savaş döneminde yaşadığını ve yenilginin utancını ilk elden hissettiğini sanmaya yöneltebilir. Bu sanı, aslında neredeyse doğrudur; Anne Edwards’ın yazdığı Road To Tara adlı Mitchell’in biyografisine göre, genç Margaret savaş bittikten çok sonra doğmuş olsa da, iç savaş hatıralarıyla büyütülmüş. Pazar akşamlarında, ailesi kendilerini şimdi ozan olmuş savaş gazilerinin hikayelerini dinlemeye adamışlar.

Şanlı tarihin hikayelerinin Mitchell’in romanını nasıl etkilediği kolaylıkla görülebilir. Yazma eylemi zaten, zamanla veya trajedilerle geçmişte kalmış anları ve hatta dünyaları tekrar yakalamaktır. Ama bir roman, gerçek tarihteki eşitsizlikleri temizleyerek aktarabilir. Rüzgar Gibi Geçti, yazarın hayatından çokça ilham almıştır. Edwards’ın belirttiği gibi, ana karakterin ismi aslen Peggy idi, aynı yazarı gibi. Ayrıca gerçek Peggy gibi, kurgusal Scarlett de karşılıksız aşklardan mustaripti. İkisi de savaş öncesindeki gösterişli zamanların hazcılığından ve hovarda erkeklerle olan tedbirsiz evliliklerden  keyif alıyorlardı. Resmi olarak ise Mitchell sadece Prissy’nin (Melanie’nin bebeğini doğurmasına yardım eden köle), Cammie adlı bir hizmetçisine olan benzerliğini itiraf etmişti.

Eğer Rüzgar Gibi Geçti Mitchell’in hayatından esinlendiyse, dahil edilmeyen şeylerden de bahsetmeye değer. Mitchell, çok sevdiği Georgia eyaletinde siyahların ve beyazların okullarda, trenlerde ve çoğu kamusal alanda ayrımını öngören Jim Crow yasalarının uygulandığı bir zamanda yaşadı. Eğer Mitchell’in romanındaki romantizm, iç savaşın yenilgisiyle olan güzel, edebi bir başa çıkış ise; ırk ayrımı da bunun çirkin ve yasal ikizi olarak kabul edilebilir. Mağlup güney köle çiftlikleri günlerine geri dönemediyse de, ırk ayrımı eski köleleri dostluk kuramayacak, alışveriş yapamayacak, yemek yiyemeyecek ve eski sahiplerle aynı çeşmelerde su içemeyecek bir sosyal konuma hapsetti. Mitchell’in gerçekliğinde siyahlar özgürdü ama eşit değillerdi. Kitabında ise siyahlar bir roman yazarının verebileceği en ağır cezayı çekiyorlardı; yavan ve tek boyutludurlar.

Rüzgar Gibi Geçti üzerine yazılan bir makalede New York’lu kültür eleştirmeni Hilton Als, Mitchell’in beyazların üstünlüğünü savunan tutumunun, filmi ilk kere izleyen siyah bir çocuk olarak kendisi üzerinde yaptığı etkiyi anlatıyor: “Scarlett’i çok sevdim ve onun acı çekmesini istemedim,” diye itiraf ediyor ancak “Gerçek hayattaki Scarlett, hayatında yaşadığı açıklanamaz tüm acıları o insana ödetmek için bir zenciyi  linç edebilirdi.” diye de itiraf ediyor.

Als’ın sözleri, Rüzgar Gibi Geçti’nin canlandığı temel dayanağı anlatıyor: Tarafında olunulması, sahip oldukları imtiyazların meşru kabul edilmesi, adaletsizlik ile olan suç ortaklıklarının da görmezden gelinilmesi gerekenler beyaz ve güzel olanlardır. Köleliğin olduğu bir dünyaya özlem duyan bir kadın nasıl değerlendirilmeli? Bu, pek çok okurun kafasını kurcalayan bir soru değil. Ama Rüzgar Gibi Geçti gibi kültürel hatıraların detaylarında, nostalji ismiyle korunmuş bir halde, dirençli bir gericiliğin tohumları bir çağdan ötekine aktarılıyor.

 

*Yazı ilk olarak 2016 yılında yayınlanmıştır ve bu yılın Haziran ayında 82 yaşına basacaktır.

Yazar: Rafia Zakaria

Çevirmen: Güney Güray

Kaynak: https://www.theguardian.com/books/booksblog/2016/jun/16/is-gone-with-the-winds-nostalgia-for-slavery-acceptable-80-years-margaret-mitchell

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları