Simon Bolivar ve İspanyol Devrimleri

Latin Amerika’nın İspanya’dan bağımsızlığını kazanmasında Simon Bolivar nasıl rol oynadı?

Simon Bolivar kısa ama kapsamlı bir hayat yaşadı. Tarih onun sıradışı çok yönlülüğünü yazar. Bolivar, altı ülkeyi özgürleştiren bir devrimci, ulusal kurtuluşun sorunlarını tartışan bir entelektüel ve aralıksız şiddetin bulunduğu savaşta savaşmış bir generaldi. Ona aşırı ölçüde bağlılık duyanlar bir o kadar da nefret edenler oldu. Çoğu İspanyol Amerikan onun diktatörleri, kralları olmasını istiyordu; fakat bazıları onu hain olarak nitelendiriyor, bazıları ise onu suikaste uğratmaya çalışıyordu. Sonraki nesiller hem bu yüceltmeyi doruğuna ulaştırdı, hem de karşıtlığı sürdürdü. Adının verildiği bir ülke, şehir ve para birimi olan Simon Bolivar’ın Amerika’da yüzlerce sokak ve anıt ile onurlandırıldığını görürüz ve hayatı da sonu gelmeyen pek çok yazının konusu olmuştur. Liberal tarihçilere göre Bolivar zulüm karşısında savaşan biridir. Marksistler onu burjuva devriminin lideri olarak görüyor. Modern devrimciler ise onu politik değişimi sağlayan ancak koloni çağının mirasının fiilen devam etmesine göz yuman bir reformist olarak nitelendiriyor. Onun önemini sorgulayan ve kültleştirilmesine karşı çıkanlar da mevcut. Onlara göre, özgürlüğün anlamı ekonomik yapıların, sosyal grupların ve uluslararası şartların incelenmesi ile anlaşılabilir; kurtarıcıların kahramanlıkları veya hayatları ile değil. Bütün bunlara rağmen Bolivar olmadan Latin Amerika bağımsızlık tarihi tam olarak kavranamaz. Kariyeri o kadar evrenseldi ki, devrimin her seviyesine, neredeyse her safhasında ve kıtanın çoğu yerine müdahalesi oldu. Bütün bunların yanı sıra sıradışı şekilde karışık biriydi; liberalizmi aşağılayan bir kurtarıcı, militarizmi kötüleyen bir asker ve monarşiye hayran bir cumhuriyetçiydi. Bolivar’ı incelemek, aklı ve azmi dönemin ekonomik ve sosyal yapıları kadar, tarihin değişmesinde rol oynamış nadir ve orijinal bir karakteri incelemek demektir.

Bolivar 24 Temmuz 1783 yılında, zenginlik ve ayrıcalıklara sahip eski bir creole (İspanyol-Amerikalı) bir ailede, Venezuela’da doğdu. Ailesinin Caracas’da çiftlikleri, madenleri, evleri ve köleleri vardı. İspanyol zulmünü, İspanyol-Amerikalıların hizmetkarlık ve İspanyol ürünlerinin ana üretici ve tüketicisi durumunda olmasını kınarken sömürge üst sınıfı adına konuşuyordu. Jamaica Letter’da “Bizim geleceğimizi biliyor muydunuz?” diye sordu. “Biz sadece İspanya’nın doymak bilmez açlığını doyurmak için çivit, tahıl, kahve, şeker, kakao ve pamuk yetiştirmeye, boş ovalarda sığır beslemeye, el değmemiş alanlarda vahşi hayvan avlamaya ve madenlerde altın çıkartmaya hapsedilmiş tüketicileriz.” Fakat bazıları refaha erişebilmişti ve bu refah 1810’dan sonra Avrupa kökenli isyancıların maruz kaldığı hacizlerle ölçülebilirdi. Bolivar’ın kayıpları 80000 pesoya kadar ulaşmıştı. Bu, kralcıların tek seferde yaptığı en büyük hacizdi. Toplam serveti aşağı yukarı 200000 peso idi, fakat yaşamının sonuna doğru Aroa bakır madenleri hisseleri dışında pek fazla şeyi kalmamıştı.

Bolivar, ideal değer ve vizyon konusunda sınıfından ayrılıyordu. Başka kim, bir seferin ortasında bir hamakta sallanıp Fransız filozofları okuyabilirdi ki? Liberal eğitimi, okumaları ve Avrupa seyahatleri ufkunu genişletti ve aklını Fransız ve İngiliz düşünürlere açtı, Hobbes, Spinoza, Holbach ve Hume’un çalışmalarını derinlemesine okudu ve Montesquieu ile Rousseau’nun düşünceleri onda kesin bir iz bıraktı ve onda mantık, özgürlük ve ilerlemeye yönelik hayatı boyunca süren bir adanmışlık yarattı. Fakat o aydınlanmanın kölesi değildi. İngiliz politik meziyetleri de onun ilgisini çekiyordu. Angostura hitabında (1819) İngiliz anayasasını “kırılgan doğamız ile uyumlu, insan haklarından yararlanmayı ve politik mutluluğu arzulayanlara en layık model” olarak önerdi. Fakat Amerikan anayasalarının da Amerikan gelenekleri, inançları ve şartlarına uygun olması gerektiğini de kabul ediyordu.

Simon Bolivar’ın temel hedefi özgürlüktü; bu özgürlük, kendi kelimeleri ile “insanın kendi hayatını verebileceği kadar değerli tek şey” idi. Bolivar için özgürlük sadece -Aydınlanma için olduğu gibi- mutlak güçten bağımsızlığını kazanmak değildi. Aynı zamanda bu bağımsızlığın liberal bir anayasa altında gerçek bağımsızlıkla takip edilmesi gerekiyordu. Bu özgürlükte; sınıf, renk ya da inanç fark etmeksizin herkes için yasal eşitlik istiyordu. Prensipte, o bir demokrattı ve hükümetlerin halka karşı sorumlu olması gerektiğine inanıyordu. “Sadece çoğunluk egemendir.” diye yazdı; “Halkın yerini alan kişi bir tirandır ve onun gücü de gasptır.” diye belirtti. Fakat Bolivar Güney Amerika’nın saf bir demokrasiye hazır olduğunu veya kanunların doğa ve toplum tarafından empoze edilmiş eşitsizlikleri yenebileceğini, hayal edecek kadar idealist değildi. Bütün politik hayatını bu prensipleri geliştirip değiştirmeye, demokrasi ile otorite arasındaki orta yolu bulmaya adadı. Bolivar, içinde realist ve idealist sürekli bir rekabetin içerisindeydi.

Bolivar, yetenekli bir askerdi, fakat onun yetenekleri profesyonel çağdaşları; Napolyon veya Wellington’dan farklılıklar içeriyordu. Bu savaş koloni savaşlarının en vahşi olanıydı ve Bolivar, kurtarıcıların içindeki en acımasız olan idi. Onun gözünde düşman, beyan edilmemiş bir kıyım savaşı gerçekleştiriyordu. Tek suçu özgürlük için savaşmak olan mahkumları öldürüyordu. Ona göre vatanseverler dezavantajlı bir konumdaydı ve İspanyollara karşı medeni bir savaş vermek imkansızdı. Birinci Cumhuriyet’in çöküşü sonrası yeni bir politika sunmuştu: Ölene kadar savaşmak. 15 Haziran 1813 yılında, Trujillo’da, ünlü kararnamesini sundu: “İspanyollar ve Kanaryalılar, eğer Amerika’nın özgürlüğünü aktif bir şekilde benimsemezseniz, tarafsız kalsanız dahi öleceksiniz. Amerikanlar suçlu bile olsa affedilecektir.” Bu çok önemli bir istisnaydı. Bu, iki tarafta da Amerikanların bulunduğu bir iç savaştı ve Bolivar, kralcı dahi olsalar kendi insanlarına karşı ölümüne bir savaşı sürdürmeyi göze alamazdı. Trujillo kararnamesi, İspanyollar ve Amerikalıları gaddarca ayırıyordu; savaş kategorilerini cumhuriyetçilik veya kralcılık ya da herhangi başka bir kategori olarak değil, ulusların savaşı olarak, Amerika ve İspanya’nın savaşı olarak ayırıyordu.

Bir asker olarak Bolivar, sadece amansızlığını göstermedi. Aynı zamanda bir dayanıklılık emsaliydi; bağımsızlık savaşı başladığında da savaşıyordu, 1824 yılında -15 yıl sonra- son İspanyol valisi teslim olduğunda hala komutayı elinde tutuyordu. Yardımcısı ve tarihçisi General Daniel F. O’Leary, dayanma gücü ve zayıf fiziği arasındaki zıtlık tarafından şoka uğramıştı. “Bir günlük yürüyüşün ardından ki bu yürüyüş en dirayetli adamı bile tüketmeye yetebilir. Beş altı saat boyunca çalıştığını ya da aynı süre boyunca dans edebildiğini gördüm.” demiştir O’Leary. Fakat Bolivar’ın liderlik büyüsü onun asıl ayırt edici özelliği idi. Bu özelliği devrim için kara bir yıl olan 1817 yılında daha net belli olur. İlk Cumhuriyet 1812 yılında dağılmıştı. İkinci Cumhuriyet ise kralcılar tarafından yok edilmişti; Yarımada Savaşı gazisi General Pablo Morillo’nun yönettiği bir İspanyol seferi ile karşı devrim galibiyete erişmişti. İki senelik sürgünün ardından Bolivar’ın anakarada tekrar tutunması büyük zorluklarla gerçekleşmişti. Adamlarını Guyana’nın güneyine yeni ve önsezili bir strateji ile sürüyordu. Amacı büyük Orinoco düzlüklerini devrim için bir üs, mağlubiyete karşı bir bariyer, saldırı için bir sıçrama tahtası ve hayvan rezervi için bir kaynak olarak kullanmaktı.

Fakat Bolivar’ın, düzenin yanı sıra içindeki düşmanlarla da savaşması gerekiyordu. Güney Amerika’nın kuzeyindeki savaş iki ordu ile idame ettiriliyordu: Düzenli ordu ve yerel gerillalar. Bu güçler hem rakip hem müttefikti. Bir asker aynı zamanda bir politikacı olmalıydı. Bolivar da bir istisna değildi; özgürleştirmek istediği kadar gücü eline almak da istiyordu, özgürleştirmek ve hükmetmek istiyordu. Devrimin birliğini sağlamak ve sosyal tabanını genişletmek için savaşıyordu ki bu iki amacın Güney Amerikalı liderlerin kalıcı çabaları olduğunu görebiliyoruz. Devrimin yerel derebeyleri ya da “Caudillo”lar, Santiago Marino, Francisco Bermudez ve Manuel Piar, Bolivar’ın -derebeyler isyanı doğuda canlı tutarken tantanalı planları çökmüş Bolivar’ın- yönetimini tanımaya isteksizlerdi. General Piar, en büyük tehdidi oluşturuyordu. Bunun sebebi kısmen askeri yetenekleri kısmen de kendisinin de melez olmasıydı ve renkli insanları seferber edip gücünün tabanı yapmak istiyordu. “Irk savaşının iğrenç ilkelerini ilan ettiği, iç savaşı teşvik ettiği ve anarşiyi desteklediği” için yakalandı, yargılandı ve infaz edildi. Bolivar, Piar’ı infaz ederken etraflıca hesap yaptı. O’Leary’nin gözlemlerine göre General Marino da Piar ile aynı muameleyi hak ediyordu, fakat Marino’nun ki çok daha az tehlikeliydi, ayrıca bir örnek yeterliydi. Siyahilerin gücü tehlike arz ediyordu.

Cumhuriyetin artık ırk sorunlarını görmezden gelecek veya popüler güçleri bastıracak bir gücü yoktu. Bolivar’ın kendisi, Avrupa kökenlilerin en idealisti ve cesuru olarak, Avrupa kökenlileri (creole), Avrupa-Amerika-Batı Afrika kökenlileri (pardo) ve köle isyanlarını tek bir çatı altında birleştirme ihtiyacını görmüştü. Kendisini ırk önyargısından arınmış saydı ve özgürlük ve adalet için savaştı. Devrim doğa ve sömürgecilik tarafından empoze edilmiş dengesizliği düzeltecekti; önceden beyazlar, yetenek, liyakat ve servet ile her şeyi tekelleştirmişti. Pardolar en aşağlık konuma indirgenmişti ve hiçbir şeyleri yoktu. Fakat devrim onlara bütün ayrıcalıkları, hakları ve avantajları verdi. Bu sebeplerden dolayı Bolivar, Piar’ı beyaz olmayan insanlara eşitliğin sağlanmakta olduğu bir dönemde ırk savaşını teşvik ettiği için kınadı. 1815-16 yılları arasında artan sayıda pardolar bağımsızlık ordusuna alınmaktaydı, creolelerin zaiyat ve kaçaklarla bıraktığı boşluklara yerleştirilmeleri gerekiyordu ve pardoların kendileri de savaş döneminin toplumsal hareketliliğinden beklentilerle doluydu. Geleneksel cumhuriyet ordusunun yapısı değiştiğinde, creoleler askeri ve politik kontrolü sürdürse de, Venezuela’da nüfusun çoğunluğunu oluşturan pardolar artık daha yüksek rütbe ve makamlara yükselme şansına sahipti. Bu noktada Bolivar haklıydı; insanların cumhuriyetçi davada kazanacak daha çok şeyi vardı, fakat köleler ne kazanacaktı?

Bolivar köleliğin kaldırılmasından yanaydı. O, özgürlük için yapılan devrimin köleliği sürdürmesini bir delilik olarak görüyordu ve en açık konuşmalarından birinde, 1819 yılında Angostura Kongresi’nden “barbarca ve adi olan köleliğin karanlık örtüsünün” Venezuela’dan kaldırılmasını talep etmişti. Fakat Bolivar aynı zamanda ordusunda taze kana ihtiyacı olan bir askeri liderdi ve savaş zamanı kölelerin azat edilmesini orduya alınma ile bağlamıştı; kölelere askeri hizmet karşılığı özgürlüklerini vadediyordu. Aldığı cevap olumsuzdu. Venezuela aristokrasisi kendi mallarını cumhuriyetçi dava için vermeye gönüllü değildi, köleler de creolelerin savaşını sürmeye niyetli değildi. Fakat Bolivar’ın politikaları köleleri tarafsızlaştırmaya yetti; köleler artık cumhuriyetle aktif bir şekilde (1812-14 yılları arası olduğu gibi) savaşmıyordu ve otonom bir hareket olarak savaştan yavaş yavaş kayboldular. Bu sırada Bolivar, sadece pardo ve köle desteğini değil, aynı zamanda “Ilaneros” (güneybatı Venezuela’da ovalarda yaşayan yerel halk) desteğini almayı da hedefliyordu.

Güneybatı Venezuela’da, derebeylerin en güçlüsü Jose Antonio Paez’in kendine ait bir üssü ve ordusu bulunuyordu. Paez Bolivar’ın tam bir zıttıydı, okuma yazma bilmezdi, eğitim almamıştı fakat o da doğal bir liderlik yeteneğine sahipti; en yukarıya kadar çıkıp düzlüklerin nihai hükümdarı olmuştu ve güç için bir rakip durumundaydı. Takipçileri; ilkel ve avcı, hiçbir ideolojiye sahip olmayan, sadece yağma ve toprak için savaşan acımasız atlılardı. Paez onlardan vahşi fakat disiplinli bir mızraklı süvari gücü oluşturmuştu. Paez, sadece Bolivar’ın dağılmış bölgesel güçleri toplayabileceğine ikna olmuştu ve Bolivar’ın egemenliğini Şubat 1818 yılında tanıyarak 4000 kişilik ortak savaş gücüne 1000 atlı sunmuştu. Artık Bolivar, birbirinden ayrı güçlerin ortak komutasını sağlamış durumdaydı. Bundan sonra bir ihtiyaç daha vardı, o da yurtdışı yardımı idi.

1817 yılında Bolivar, Venezuela Londra temsilcisi Luis Lopez Mendez’den bir İngiliz seferi kuvveti toplamasını istedi. Sonraki iki yıl boyunca 6000 gönüllü, yanlarında gemiler, denizciler ve yüklü miktarda silah ve mühimmat ile İngiltere’den Güney Amerika’ya savaşmaya gitti. Bu savaşçılar İngiliz Lejyonu’nun kilit noktası oldu ve Bolivar tarafından hayati takviyeler olarak kabul gördü. İngiliz tüccarlardan kredi ile alınan silahlar, tüfekler ve diğer askeri ekipmanlar da bir o kadar önem teşkil ediyordu. Bolivar daha sonradan bu gönüllüleri ülkesinin “kurtarıcıları” olarak nitelendiecek ve aynı cömertlikle asıl “kurtarıcı”nın Luiz Mendez olduğunu söyleyecekti, zira İngiltere’den yolladığı silah ve adamlar olmasa 1819 seferlerinin kazanılmış olma ihtimali yoktu. Gerçekte ise Bolivar’ın stratejik aklı olmadan sefer gerçekleşmezdi bile.

Bolivar, devrimi batıya taşımaya ve Yeni Granada’yı özgürleştirmeye karar verdi. Venezuela’da cumhuriyet bir çıkmaza girmişti ve kralcıları yenmenin yolunu bulamıyordu. Cepheyi bir ülkeden bir ülkeye taşımak şaşırtıcı bir etki yaratacak ve kendi içinde nadir bir ahlaki galibiyet oluşturacaktı. Bolivar Morillo’yu Venezuela’dan çekebilecekti ve operasyonun başarılı olması durumunda avantajı elinde bulundurup daha vurucu bir güç ile ülkesine dönecekti. Bu sebeple Yeni Granada’yı işgal etti. Ordusunun çeyreği ve çoğu İngiliz gönüllüsünü telef eden acı verici bir yürüyüş ile, ordusunu yağmur mevsiminde, Casanare’nin sulu düzlüklerinden ve Ant Dağları’nın yükseklerinden geçirip düşman bölgesinin kalbine ulaştı ve afallamış İspanyolları Boyaca savaşında mağlubiyete uğrattı.

Diğer galibiyetler bu galibiyeti takip etti, ilk olarak Venezuela’da, Carabobo Savaşı’nda (1821 yılında) bütün derebey ordularını tek bir orduda birleştirdi ve İngiliz güçleri burada Bolivar’ın özel övgüsüne sahip oldu. Buradan, devrimi Ekvador ve Peru’ya götürmek ve güneyde yayılan hareketle birleşmek için güneye hareket etti. Bu zamana kadar kıtanın dört bir yanından toplanmış, Venezuela’nın karşı konulamaz Ilaneros süvarilerine, Kolombiya ve Peru’dan alınmış piyadelere ve tükenmelerine rağmen hala İngiliz destek kuvvetlerine sahip tam bir Amerikan ordu oluşturmuştu. Bolivar’ın liderliği ve onun favori kumandanlarından olan General Sucre’nin planlamaları, Peru’nun doruklarındaki son seferde bir uyum yakalamıştı. Geriye kalan son İspanyol güçlerini 1824 yılında önce Ayacucho’da, sonra yukarı Peru’da mağlup etti. Bolivar ve Sucre beraber Potosi’ye girdi ve oradaki efsanevi gümüş dağına tırmanıp Amerikan devrimine içtiler.     

Bolivar, adını yeni kurulan Bolivya devletine verdi ve ülkenin anayasasını hazırladı. Hayatının sonraki yıllarında, Amerika’daki anarşi hayaleti ona musallat oldu. İlk Cumhuriyetin başarısızlığını feodalizm ve zayıf hükümete atfetti. İkinci Cumhuriyetin yıkılmasındaki sebep olarak ise birliğin sağlanamaması ve deneyimsizliği gösterdi. Ardından devrimi canlandırmak için Avrupa kökenliler ve onların kanun tanımazlıklarıyla uğraştı. 1819 yılından sonra avukatları, yasa koyucuları ve liberalleri suçladı. 1826 yılında anayasa taslağını Bolivya kongresine sunarken yaptığı konuşmada “iki tane canavar düşmanları” olduğunu tanımladı: “Tiranlık ve anarşi, küçük bir özgürlük adasını kuşatan muazzam bir eziyet denizi teşkil eder.” İspanyol Amerikalılar “özgürlük tarafından baştan çıkarılıyor”, her kişi kendisi için mutlak güç istiyor ve her tür itaati reddediyor diyerek yakındı. Bu durum; sivil hiziplere, askeri baş kaldırılara ve bölgesel isyanlarına sebebiyet veriyordu. Bolivar, Bolivya anayasasının taslağını bu fikir yapısıyla hazırladı.

Hayatı boyunca devam eden siyasi bir anlam arayışı şimdi güçlü hükümete sapmıştı. Bu anayasada cumhurbaşkanı, yasama organı tarafından hayatı boyunca devam edecek şekilde atandı ve halefini atama hakkına sahip oldu; bu durumu Bolivar, “cumhuriyet fikirlerinin en yüce ilhamı” olarak gördü ve cumhurbaşkanı da “yörüngesinde sabit olup, evrene hayat veren güneş” olacaktı. Böylece “Cumhuriyetlerin en büyük belası olan ve yalnızca anarşi üreten seçimler önlenmiş olacaktı.” Anayasanın geri kalanı liberal detaylardan yoksun değildi. Anayasa, yurttaş haklarına (özgürlük, eşitlik, güvenlik ve mülkiyet haklarına) ve güçlü, bağımsız bir yargıya imkan sağladı. Sosyal imtiyazları kaldırdı ve köleleri özgürleştirdi. Bazı gözlemciler gerçekten etkilenmişti. Lima’daki (Peru’nun başkenti) İngiliz elçi anayasanın “görünüşe göre İngiliz anayasasını temel alıyor” olduğuna inandı, “işlevsel özgürlüğe” izin vermekle birlikte “halk gücünün zararlı derecede artmasının önüne geçiyordu”.  Fakat bu anayasa hayatı boyunca başkan olarak kalacak kişinin kendi halefini seçme hakkından dolayı, yürütme gücü ile damgalanmıştı. Birçok Amerikalıyı, muhafazakarları ve liberalleri öfkelendiren şey buydu. Dahası Bolivar’ın kendi siyasi kariyeri,Kolombiya’da da cumhurbaşkanından diktatöre doğru dönüşürken aynı yolu izledi. Onun trajedisi buydu. Askeri bir çözüm yerine siyasi bir çözümü tercih etmesine, anayasal biçimlere yönelik uzun arayışlarına rağmen sonunda Avrupa kökenlileri hükümette kendi içgüdülerine göre hareket etmelerine yönelik bir sisteme ikna ederek diktatörlükle yönetime ve kişisel otoritesine yöneldi. Bolivar, 1828-1830 yıllarında telaş içinde olan bir dünyada tek başına istikrarlı bir şekilde Kolombiya’yı yönetti. Yine de özgürlük ve eşitlik ilkelerini asla terk etmedi. Daha ziyade güçlü hükümet yapılanmasını reformun hizmetine sundu. Bu, dönemin liberalleri için anlaşılmaz bir sentezdi ancak yeni ve gelişen ülkeler için güçlü bir başkanlık hükümetinin ve tek parti sisteminin uygun ya da en azından kaçınılmaz anayasal biçimler olarak görüldüğü günümüzde daha anlaşılır bir şeydi.

Bolivar, ulusal kurtuluş hareketinin ilk modern liderlerinden biri olarak dünya tarihine girdi. Ancak kendisi ne komşu Amerikan ülkelerine karşı ne de dış güçlere yönelik aşırı milliyetçiydi. Onun arzusu Latin Amerikalıları bölmek yerine birleştirmekti. Venezuela, Yeni Granada ve Ekvador’u da içeren büyük Kolombiya devletini yarattı. Ardından Ant Dağları Federasyonu ile Peru ve Bolivya’yla birleştirmeye çalıştı. Ayrıca Bolivar bütün Latin Amerikalıların bir araya geldiği bir uluslar birliğini “Amerika’nın en güzel günü” olarak hayal etti. Elbette bu fikirler, planlama ve olasılık bakımından farklı seviyelerde etkinlik gösterdi. Bolivar’ın neredeyse on yıl boyunca devam eden daha büyük bir Kolombiya ideali, ulusal kimliğin reddedilmesi değil, bunun onaylanmasıydı. Kendi başına var olabilecek bir ulusun uygun büyüklüğünü kestirmeye çalışıyor, ulusal güç ve ekonomik yeterlilik için bir araç olan birlik ve bütünlüğü arıyordu. Birlik ve bütünlük, onun “mini hükümetler” olarak adlandırdığı yerel caudillo’ların anarşist yönetimlerini değil barış ve refahı sağlayacaktı. Ayrıca birlik ve bütünlük ile diğer uluslardan, İngiltere’den Amerika’ya, daha fazla saygı kazanılacaktı. Bolivar’ın görüşüne göre, küçük egemenliklerin çoğalması ve bunların kedi aralarında kavga etmesi nedeniyle Latin Amerika’nın bağımsızlaşmasına karşı yabancılar kayıtsız kaldılar.

Bu kaybedilecek bir savaştı. Bolivar daha büyük bir Kolombiya kurulması hayalinin erken olduğunun farkına vardı ve Amerikancılığın kahramanlık zamanı geçtikçe milli bilinçlilik ve ulusal rekabetin birçok kurbanından biri olmuş; Venezuela’da bir hain, Yeni Granada’da ise bir yabancı olarak kınanmıştı. Bolivar ayrılıkçı güçleri daha fazla görmezden gelemedi. Çok büyük mesafeler, nüfusun yetersizliği, merkezi hükümetin zayıf sicili, Venezuela’ da Paez gibi bölgelerde güçlü ve yerel caudillo’ların hayatta olması ve merkezde olmasa bile yerel bölgelerde kendi hırslarını ifade edebilecek olmaları, bunların hepsi bölünmenin ve ayrılmanın unsurlarıydı ve 1826 Eylül’ünde kendi yarattığını kurtarmak için Peru’yu terk edip Kolombiya’ya geldiğinde düşünceleri şöyleydi: “Amerika’nın diğer ülkeleri için uzun süredir ihmal ettiğim yerli topraklarımda çok fazla sorun var. Daha ileri gitmeden önce Venezuela için elimden gelen her şeyi yapmaya niyetliyim.”  Fakat artık çok geçti ve Venezuela çoktan birlikten ayrılıyordu.

Bolivar, Pan Amerikanizminden vazgeçip daha milliyetçi bir tavır sergilemesine karşın ekonomik milliyetçilik düşüncesinde ya da sonraki nesillerin hissettikleri yabancı nüfuza karşı duyduğu rahatsızlığa dair çok az işaret vardı. İspanyol sömürge tekelini reddetmesine rağmen açık ticarete üye olan, ihtiyaç duyulan malları getiren ve girişimci becerilere sahip yabancıları hoş karşıladı. Her zaman İngilitere’ye karşı dostça davranıyordu. Bolivar: “Siyasi olarak Büyük Britanya ile ittifak kurmamız Ayacucho’yla [Peru’nun bir şehri – Ç. N.] kurmamızdan daha büyük bir zafer olur ve eğer bu ittifakı temin edersek gelecekteki mutluluğumuzun güvenceye alındığından emin olabilirsiniz. Eğer biz evrenin sahibesiyle müttefik olursak Kolombiya için bunun elde edilecek avantajlar hesaplanamaz.” Bu politika bir bağımlılık değil çıkarcılıkla ilgiliydi, genç ve zayıf bir devletin, İspanya ve Kutsal İttifak’ın gücüne karşı kendisine bir koruyucu (ve liberal bir koruyucu) edinme kaygısını ifade ediyordu. İngiltere, Bolivar’ın temel gereksinimlerinden biri olan diplomatik ve son tahlilde Avrupa’dan karşı devrime karşı deniz güvencesi sağladı. Bolivar, ‘Amerika, Mr. Canning’in (George Canning, İngiliz devlet adamı ve politikacı, hayatının son dört ayında başbakan olarak görev yapmıştır – Ç. N) sayesinde haklarına saygı duyulması gerektiğini asla unutmayacak.” demiştir.

***  

Kurtarıcı aynı zamanda reformcuydu ve devrimin siyasi çerçevesini kurmaya çalışırken aynı zamanda devrimin toplumsal tabanını da genişletmeye çalışıyordu. Özgürlüğün yanı sıra eşitliğin de arkasında durdu ve en azından kanun önünde ırksal ayrımcılığının sona ermesinde ısrar etti. Köle ticareti 1811 yılında Venezuela’da kaldırıldı fakat kölelik devam etti. Bolivar herkese örnek oldu. Kendi kölelerini ilk başta askerlik koşuluyla serbest bıraktı, yaklaşık 15’i kabul etti; 1821 yılında Venezuela’nın kurtuluşundan sonra koşulsuz olarak 100’den fazla insan bu durumdan yararlandı ve özgürleştirildi. Bolivar devamlı olarak köleliğin kaldırılması için kongreye baskı yaptı. Creola yöneticilerinin ve mülk sahiplerinin bağımsızlığın sonuçlarını kabul etmesi gerektiğini, özgürlük örneğinin “ısrarlı ve zorlu” olduğunu ve cumhuriyetçilerin başka bir yolla değil devrim yoluyla zafer kazanması gerektiğini savundu. Savaş sonrası Cucuta Kongresi karmaşık bir azat etme yasası geçirdi ama hâlâ köleleri olan failler için herhangi bir yaptırımdan yoksundu ve ek olarak tazminat ödemesi için gereken fonlara da sahip değildi. Latin Amerika’nın tamamında köleliği kaldırmanın tarihi, ilkeler tarafından değil verili bir ekonomide köleliğin rolü tarafından belirlendi. Köleliğin önemli olduğu veya ciddi bir mülkiyet hakkı teşkil ettiği yerlerde kölelik var olabildi. (Venezuela,1854) Bolivar bu konuda tek başına savaş verdi.

Emek gücü ve toprak, büyük mülk sahiplerinin kontrolünde kaldı. Bolivar, tarımsal yapının farkındaydı ve kralcıların el koyduğu toprakları kamulaştırarak, silahlanmış halk olarak gördüğü cumhuriyetçi askerlere dağıtmak istedi. 10 Ekim 1817’de bu yöndeki birçok kararnameden ilki olan “Ulusal Mülklerin Askerler Arasında Dağıtılmasına İlişkin Kanun”u yayınladı. Bu plan, en zor yıllarda savaşan (1816-19) askerlerle sınırlıydı ve Bolivar’ın amacı, kendi sözleriyle “Her askeri, mülk sahibi bir vatandaş yapmaktı.” Aslında bu bir ek ücret değildi zaten normal maaşını alamayanlar için temel bir ödemeydi, rütbeye göre de derecelendiriliyordu. Ancak Bolivar’ın planları yasa koyucuların ve memurların birlikte gösterdikleri tutumlarıyla engellendi. Kongre, askerlere arazileri aslen değil kupon olarak verme kararına varmıştı. Bu kuponlar, sahiplerine toprakları savaş sonrası belirsiz bir tarihte edinme hakkını veriyordu. Cahil ve fakir olan askerler kolay avlardı. Kuponlar, memurlar ve sivil spekülatörler tarafından gülünç fiyatlardan alındı ve bu şekilde askerlerin çoğu, llaneros’lar [Latin çobanları –Ç. N.] da dahil olmak üzere, arazi sahipleriymiş gibi gösterilip dolandırıldılar. Bu haksızlık Kurtarıcı’yı öfkelendirdi ve Kurtarıcı kongreyi protesto etti fakat bu protesto boşunaydı. Yine de tarım sorunlarıyla ilgili son sözleri bu olmadı.

Bolivar ayrıca Perulu Kızılderililere kişisel mülkiyet olacak şekilde arazi vermeye çalıştı. ‘Fakir Kızılderililer’ dedi Bolivar ‘Gerçekten acınacak bir depresyon halinde yaşıyorlar. Onlara elimden geldiğince yardım etmek niyetindeyim. İlk olarak bu bir insanlık meselesidir. İkinci olarak bu zaten onların hakkı.’ Fakat iyi niyet yeterli değildi. Kızılderili toplulukları parçalayıp topraklarını ellerinden alıp başkalarına yeniden dağıttıklarında bu türden liberal reformlar Kızılderilileri mülk sahiplerinin (hem Kızılderililerden topraklarını alan hem de onlardan emeklerini talep eden insanların) baskılarına maruz bıraktı. Bolivar, 1825 yılında Bolivya’da toprak reformu için başka bir önlem aldı; amaç, devlet arazisini, tercihen yerliler ile bağımsızlık savaşında yardımlarını esirgemeyen ve çok acı çekenler arasında dağıtmaktı. Ancak reform, Bolivya’nın egemen sınıfları tarafından engellendi çünkü egemen sınıflar, özgür ve topraklı köylüleri egemen sınıfa bağımlı hale gelmiş emek rezervine bir tehdit olarak görüyordu.

  Venezuelalı ressam Antonio Herrera Toro tarafından yapılan Bolivar’ın ölümü isimli eseri.

“Devrimleri ve devrimlere katılanları anlamak için” diye yazıyordu Bolivar, “Onları yakın mesafeden gözlemlemeliyiz ve onları uzak mesafelerden yargılamalıyız.” Tarih, Kurtarıcı’nın bir dereceye kadar kendi çevresinin tutsağı olduğuna karar verebilir. Bolivar, creola elitlerini, doğrudan bağımsızlığı de tehlikeye atabileceği bir gerileme korkusu sebebiyle, reform yolunda fazla zorlayamadı. O, çağdaşlarından farklı olarak bağımsızlığın gerçek sınırlamalarının ve zamanın sosyo-ırsi gerilimlerinin dar algılarının farkındaydı. “Büyük bir yanardağ ayaklarımızda yatıyor. Ezilen sınıfları kim kısıtlayacak! Kölelik, boyunduruğunu kıracaktır, her ırk grubu knedi egemenlik arayışına girecektir.” 1828 yılında herkes derin bir kötümserlik halindeyken, Bolivar, ayrıcalıklı insanlarla ayrıcalıklı olmayan insanların arasında kalmış Latin Amerikan toplumunun kutuplaşmasını anlattı:

Kolombiya’da; etkisi, iddiaları ve halk üzerindeki baskısıyla Avrupa’daki ünvana ve doğuma bağlı en despotik aristokrasiye denk düşen bir rütbe, makam ve zenginlik aristokrasisi vardır. Bu aristokrasinin saflarında din adamları, profesyonel gruplar, avukatlar, ordu ve zenginler bulunur. Bütün liberal inançlarına rağmen onlar, alt sınıfları ömür boyu serfleri olarak görürler.

İki sene sonra anarşi ve şiddet, yeni devletleri etkisi altına almışken Bolivar devrimin başarılarına dair acı hayal kırıklığını ilan etti: “Ödediğimiz tüm bedellere rağmen bağımsızlık, edindiğimiz tek kazanımdır.” Bolivar, Amerika’nın artık yönetilemez bir hale geldiğine inanmış ve ölümcül bir hastalık olan tüberküloza yakalanmış halde kıyı şeridinde sürgünde yaşamak için Bogota’dan ayrıldı. 17 Mart 1830 yılında Santa Marta yakınlarında 47 yaşında yaşama gözlerini yumdu. Son anlarını O’Leary şöyle aktarıyordu: “Sönmekte bir yanardağın son korlarıydı, And dağlarının külleri hala giysilerinin üzerindeydi.”

John Lynch, Latin Amerika Çalışmaları Enstitüsü müdürü ve Londra Üniversitesinde Latin Amerika Tarihi Profesörüdür.

Yazar: John Lynch

Çevirmen: Ekin Dutar, Barbaros Albayrak

Kaynak: http://www.historytoday.com/john-lynch/simon-bolivar-and-spanish-revolutions

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları