Sinema Hepimizi Değiştirdi: Yabancılaşmanın Doğuşu

David Thomson yeni kitabında sinemanın hepimizi nasıl değiştirdiğini ortaya koyuyor ve “Ekrana köle olmak bizi gerçeklerden ayırdı mı?” diye soruyor.

Otobiyografisi olan Sözcükler’de Jean Paul Sarte bir çocuk olarak sinemayı keşfedişini anlattı. 1915’de Bir Ulusun Doğuşu açıldığında on yaşındaydı. Ancak belirli filmleri ilk başta fark etmedi. Gördüğü ya da hissettiği şey, ”duvardaki çılgınlık” olarak adlandırıldı. Bu, yalnızca Griffith’in filmlerindeki muhteşem savaş sahnelerine bir tepki olabilirdi ama romantik kaybı içine çeken Garbo’nun donuk yüzünü ya da etrafındaki fiziksel kaos tarafından afallamış Buster Keaton’ın çilekeş boşluğunu da kapsıyor. Çılgınlık, bir saniyede on altı ya da yirmi dört kare çekilen film ile bir heyecan içindeydi. Duvara yansıyan bir zaman geçişi ve çelişkili olarak başka bir gerçekliğin huzuru… Sinemanın doğasında olan delilik ve büyü buydu: Savaşı izliyoruz ancak asla risk almıyoruz ve ona Garbo’ya fark ettirmeden onu gözetliyoruz.

İlk başta, büyü karşı konulmazdı. 1895’te, Lumière kardeşlerin filmlerinin ilk izleyicileri yaklaşan bir buharlı motorun ekrandan çıkıp ve onlara çarpacağından korktu. Bu saflık sabah sisi gibi geçip gitti. Oysa “Sapık” filmindeki duş sahnesini izlerken hala bıçağın etkisini hisseder gibi oluruz. O sahne çok korkutucuydu ama kalkıp Janet Leigh’yi kurtarmamız gerekmediğini biliyoruz. Buna benzer bir şekilde Fukuşima veya herhangi bir yerdeki yıkımın sürreal görüntüsünü izleyebiliriz ve kendimize bunun berbat ve trajik bir şey olduğunu ama bizim başımıza gelmediğini fısıldayabiliriz.

Bütün bireyselliğimizin reddi; küresel ısınma, ekonomik çöküntü ve yeni bir nükleer çağ olarak gözlemlediğimiz alaycı edilgenliği gelecekte dünyayı bitirecek olan kötü belirti olarak algılamamızın kaç adım uzağında?  D. W. Griffith, Chaplin ve Abel Gance gibi sinema önderleri sinemanın dünyadaki tek bir topluluğu olsun öfkelendireceğini ya da özgürlüğü veya imkanı paylaşmak için harekete geçireceğini, savaşa ve umursamazlığa son vereceğini umdu. Fakat belki de bu, kendi karanlıkta saklanmalarını ekranın çılgınlıklarıyla uğraşmanın güvenli beyhudeliğiyle ilişkilendiren sapık bir toplumla sonuçlandı. Yani dünya günden güne kaosla dolu ve yıkıma yaklaşıyor ama henüz bizim için değil. Hala demokrasiden istediğimiz şeye sahip olmamızda ve başka her şeye göz yumarak yaklaşmamızda kararlı bir düzen olarak bahsediyoruz.

Yeni yazmış olduğum kitap, Filmler Hayatımızı Nasıl Etkiler?, bu durumla bir başa çıkma girişimi. Onlarca yıl boyunca kendimize film ve onun gerçeğinin yanılsamalarını izlediğimizi söyledik. Ve böylece filmlere sanki orada olma hissi verilmiş, ekstra bir yatırımın yapıldığı tiyatro ya da romanlar gibi bakıyorduk. Sistemin ilk ölçüm kriteri neyin en çok para kazandırdığıydı. Bir Ulusun Doğuşu bu şekilde bir iş dünyasının doğuşuydu. Dönemin Başkanı Woodrow Wilson, sözde “Bu şimşekle kitap yazmak gibidir.” demiş olsa bile -ki bu hala film reklamlarında ya da gençlere en iyi filmerin Dickens, Henry James ya da Proust’la akraba olduğunu tembih etmeye çalışan film profesörlerinde okuduğumuz bir şeydir.

İtiraf: bu girişimde ben de üstüme düşeni yaptım. Yazar ve öğretmen olarak bu ya da o filmin gerçekten iyi olduğunu (sizin için de) ve nedenini söylemeye çalıştım. Eğitimde gösterişsiz bir girişimdir ve şimdiye kadar yapılmış en iyi 10 film üzerine geçenlerde yapılan Sight & Sound anketi gibi şeylere öncülük yapar (ve ben o ankete katılmıştım). Ancak bu yeni kitap, hangi filmlerin iyi olduğu ve hangisinin kötü olduğunu çok fazla önemli olmadığını söyleyen bir düşünce biçimini yansıtıyor. Onların hepsi duvardaki çılgınlıklar. En önemlisi ekranın bizi gerçeklikten ayıran bir şey olduğu gerçeği. Bence hep ekranları izliyorduk ve sadece son zamanlarda, elektronik ekranların bolluğuyla -ki bazısı o kadar küçük ki 25 yaşın üstündeki bazı insanlar onları tam olarak göremiyor-, değer kazandı.

Ekranın üstünlüğünü tanır tanımaz bütün filmlerin birbirlerinden farklı olmaktan çok, benzer olduklarını görmeye başlarsınız. Filmler tabancalara ve nükleer silahlara benzer. Birçoğunun Amerika’da bulunduğu tabanca bulundurma hakkını savunanlar der ki: tabancaları değil, onları kullanan kaçkınları ve kötüleri suçlayın. Ama silah belki de birçok insanı sadece varoluşuyla bu kalıplara itti. Gerçekle olan ilişkimizi değiştiriyor, mantık ve dile olan ihtiyacımızı köreltiyor. Ekranın çılgınlığı içinde tabancaların ana sahne unsurlarından biri olması bir rastlantı olabilir mi?

Nükleer silahlara gelince, dünyada bu tür bombaları atmış tek ülke İran’ın bu silahları elde etme tehdidine karşı tepkisini gösterir çünkü İran’da “fanatikler” ve emniyetsizlikleri onlara hiç düşünmeden tetik çektirebilecek insanlar vardır. Bu seviyede ekranların uyuşturucu gücünü kavradığınız an, bence şu daha da açık hale geliyor ki; filmin ister sanat ya da iş olarak görülmesi hakkında öne sürülen düşünceler hemen hemen safsata. Şu an bu düşünceleri öne sürmeyi bırakmak ya da A’nın B’den daha iyi olduğu kanımdan vazgeçmek için ben fazla yaşlıyım. (Kendi fikrimce “Arka Pencere” yeni şampiyon Vertigo’dan daha iyi, ama ben ikisini de ilk 10’uma koymazdım.) Bunun gibi sıralamalar Andrew Sarris’ten Gilbert Adair’e kadar herkese iş sundu (isim olarak geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz iki film yazarını verirsek). Hatta, beni bir parça daha hayatta tutmak için Filmler Hayatımızı Nasıl Etkiler?’i satın bile alabilecek kadar bilgili bir izleyici kitlesini – sizleri – inşa etti.

Fakat korkarım ki film araştırmaları, akademik çevrede film ve vasıtanın iyi eleştirilerinin hepsi, ekranların şaşırtıcı esrarengizliğiyle karşılaştırıldığında birer McGuffin. Bugünlerde sokaktaki insanlar birbirlerine çarpıp duruyorlar çünkü ekranlara dalmış durumdalar, ki bu da demek oluyor ki mimariyi, yaşanan kargaşayı ve etraflarında oluşan değişimi ya da havayı hemen hemen hiç fark etmiyorlar. Dizimizin dibine bütün gerçeklikleri getireceği iddia edilen vasıta bizi dizüstü bilgisayarlarımıza mahkum etti.

Elbette, Filmler Hayatımızı Nasıl Etkiler?’de bu üzüntümü görmezden geliyorum. İnsanların mükemmel filmlerin yapılabileceğini düşündüğü zamanların -1915 ile 1975 arası diyelim- “mükemmel” filmleri hakkında uzun uzadıya konuşuyorum. Peki o zamandan beri?

Düşünüyorum da, standart görüşümüz eğlenceli olmaktan da uzaklaştığı için, ekrana hizmet eden ve bize sözde eğlence ve bilgiyi sağlayan her şey mübah. Ekranlar yasaklanmalı mı o zaman? İyi deneme. Teknoloji asla lambanın içine geri girmez- ekranlar ve tabancalar da öyle, bombalar ve dijitalleşme de. Siyaset pes ederken, biz de Google veya herhangi başka birinin faşizmi yeniden kurması ve çaresizliğimizi açıklaması için bekliyoruz.

Bu yazı ilk olarak Çeviri Gazetesi’nin Yabancılaşma başlıklı 15. sayısında yayımlanmıştır.

 

Yazar: David Thomson

Çevirmen: Hümeyra Meryem Alp, Sueda Yılmaz

Kaynak: http://www.independent.co.uk/arts-entertainment/books/features/cinema-has-changed-us-all-the-birth-of-alienation-8190723.html

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları