Tarihi Roman İçin Gerçekliğe Ne Kadar İhtiyaç Duyarsınız?

“Bireysel hafıza, tarih ve romanın hepsi seçicidir: Kimse her şeyi hatırlamaz, her bir tarihçi önemli gördüğü bilgileri seçer ve tarihi olsun ya da olmasın her romanın kapsamını sınırlaması gerekir. Kimse hikâyelerin hepsini anlatamaz.”

Margaret Artwood, In Search of Alias Grace: Writing Canadian Historical Fiction

Mart 2015. 1820’lerin Kerry Kasabası gazetesinin mikroformuna bakınırken, İrlanda Ulusal Kütüphanesi’nde oturuyorum. Mikro okuyucu önünde geçirdiğim dördüncü gün, gözlerim ağrıyor artık. Küçük basılmış sayfaları incelerken ve makaleler üzerine sadece alakasızlıklarını anlayabilmek için yoğunlaşmışken midemin derinliklerinde tanıdık kaygı düğümlenmeleri hissetmeye başlıyorum.

Hemen yanımda,1826 Tralee’nin Morning Post gazetesi tarafından hazırlanmış ve not defterimin önüne özenle yapıştırılmış bir makale. Büyük hurafe yanılgılarıyla işlenen “ciddi bir suçla itham edilen çok ileri yaşta yaşlı bir kadın” olan “Ann Roche” davasını açıklıyor. Kadın, “peri çarpması” olarak nitelendirdiği, “periyi çocuğun dışarısına atmaya” çalıştığını iddia etti.

Bu makaleyi 2001’de buldum ve son dört yılımı Ann Roche’un kim olduğu ve kendi savunmasına inanıp inanmadığı sorularıyla geçirdim. Gerçekten perilerin var olduğunu kabul etti mi? Ne ve neden yaptı? Yayımcılarıma onun hakkında bir kitap yazdığımı söyledim. Kendimi onun hikayesine adadım.

İki yıldır Ann’i arıyorum ve orijinal metinin dışında hiçbir şey bulamadım. Özellikle ötekileştirilmiş veya suçlu kişilerin hikâyelerini ararken kayıtta boşlukların, olağan sessizliklerin ve atlamaların var olacağını kabul etmiştim, ancak her zamanki soy araştırma kaynaklarını, çeşitli veri tabanlarını ve kayıtlarını taradım ve o tamamen yoktu. Anlaşılmaz. Meçhul.

Onu bulmak için İrlanda’dayım. Küçük baskıları inceliyorum. Hiçbir şey yok.

Hiç umut olmadığını düşünüyorum. Bu kitabı asla yazamayacağım

Asla tarihi kurgu yazmaya girişmedim. Yirmili yaşlarımın başlarında şair ya da oyun yazarı olmak isterdim. O zamanlar sandığım gibi derin olduklarından daha da geniş olan formları yazan bir yazar. Kesinlikle ‘’gerçeklerden esinlenilmiş’’ hikayelere karşı anlaşılması zor ama sorgulamadığım bir antipatim vardı. Eğer bu duygumu bastırabilseydim, yazarın tembelliğini gösterdiklerini veya sömürücü olduklarını söylerdim. Tarihi kurgunun kısmi geçmişin yüzeysel olarak ortaya çıkışı ve kurguda daha hazır, mota mot uygulamalar olduğunu düşünüyordum: Kendi hatırına yaratıcı izinler kokan ve bir tarihi olaydan diğerine hayali sıçramalar. En kötü ihtimalle bu türü – Hilary Mantel’in de bir zamanlar söylediği gibi ‘’atkılı genç kız edebiyatı’’ olarak görüyordum. En iyi ihtimalle ise, şekli değişmiş ve yazarın hevesine uygun hale getirilmiş tarih olarak. Yanılıyordum tabii ki. Ve tarihi kurgudaki düşüncelerim 2009 yıllarında Mantel’in Wolf Hall ile Man Booker Ödülü kazanmasıyla değişti. Ayrıca o yıl Agnes Magnúsdóttir adlı kadının yaşamı ve ölümüne dayanan romanıma başladım

Ergenlik yıllarımda, Güney Avustralya’yı yirmi aylığına terk ettim ve kuzey İzlanda’da Sauðárkrókur’da yaşadım. Benim için değiştirici bir tecrübe oldu, en azından on yedi yaşımdaki bana yenilenmiş sevgi ve hikâyenin takdirini, bizi geçmişe bağlama gücünü verdi ve birbirimize bağladı. Fiyortlarla, vadilerle, dağlarla sarılmış kasaba yerel efsaneler ve mitlerle dolmuş zengin bir tarihe sahip. İzlandalılar hikaye içinde manzarayı çok nadir anlatırlardı.

Bu yol elf kayalarından kaçınmak için eğrilir. Burası huldufólk insanlarının yaşadığı yerdir.

Burası kaçak olan Grettir the Strong’un Drangey adasından yüzdükten sonra kendini iyileştirmek için girdiği sıcak sudur.

Burası, Kuzey Amerika’da doğan ilk Avrupalı büyüklerin yerleştiği vadi.

Bu manzarada ortaya çıkan ve Avustralya’ya döndükten sonra beni uzun süre oyalayan hikayelerden biri, Natan Ketilsson and Pétur Jónsson cinayetiydi. 1828’de biri aktar diğeri de koyun hırsızı olan iki adam uykularındayken bıçaklandı. 3 kişi suçlu bulundu. Bunlardan ikisi, Friðrik ve Nathan’ın hizmetkarı, ölüme mahkum edildi.

Friðrik and Agnes 1830’da, şu an İzlanda anayoluyla ayrılan bir vadi ağzında kafaları kesilerek idam edilmişti ve Reykjavík’e gidip gelirken İzlanda’daki bu son idamın yeri bana sıklıkla gösteriliyordu. İnsanları Agnes hakkında, özellikle de güdüleri hakkında daha fazla bilgi vermeleri için sıkıştırdığımda ise omuz silkmek ve onun “kötü” bir kadın olduğunu söylemekten öteye gitmediler.

“O aslında kimdi? Hayatı neye benziyordu? O neye benziyordu?”

Kimse söyleyemedi.

5 yıl sonra beni Agnes hakkında bir roman yazmaya iten şey de, onun gerçekte kim olduğunu öğrenmeye yönelik bu arzu oldu.

En başından beri, bir Avustralyalı olarak İzlanda tarihine ve kültürüne sahip olmadığımın acı içinde farkındaydım. Bu hikayeyi anlatmaya hakkım var mıydı? Ayrıca, ölmüş birisini eğlence için kullanıyor gibi suçlamalardan kaçtığım için huzursuzdum. Tabii ki bunlar tarihi kurgularda sık sık görülen eleştirilerdi Gerçeği ve kurguyu karıştırmamaya, mümkün olduğunca geniş kapsamlı araştırmaya karar veren titiz bir yaklaşım üzerinde çalıştım. Gerçekler acı olsaydı, onları değiştirmezdim. Gerçekler sorgulanabilir; çelişkili veya açıkça önyargılı olsaydı, en olası senaryoyu seçmek için daha geniş kapsamlı araştırmamı kullanırdım. Ve son olarak, eğer doldurulmamış boşluklar kalırsa bu boşlukları mantıklı parametreler, yani Agnes’in yaşadığı döneme dair daha geniş araştırmalar sonucu oluşturulmuş parametrelerin yanında yer almak zorunda olsa da doldurmakta özgürdüm.

Bu kurallar benim için yararlı oldu. Araştırma yıllar aldı ve zordu, ancak zengin bir malzeme ortaya çıkardı. Agnes’i nüfus sayımlarında, kilise kayıtlarında ve yerel tarihle ilgili kaynaklarda buldum. Bu geniş araştırmalarım ve 19. Yüzyıl İzlandası’na dair okumalarım Agnes’in hayatı hakkındaki gerçeklere ışık tuttu. 2013’te yayınlanan Burial Rites, araştırmalarımıza demirlemiş hissettiğim bir kitaptı, yine de karakterlerimin bilinemeyen duygusal hayatlarına bir girişti. Romanı spekülatif bir biyografi olarak gördüm: Tartışılmaz tarihsel doğruluk değil, ama sonsuz tarihi gerçeğin anlaşılmasına itiraz eden bir eser; birden fazla yorum yapma imkânı sundu.

Okurlar yayınlamayı takip eden yazar görüşmelerinde, neyin gerçek olduğunu ve neyin kusurlu olduğunu, neyin doğru olduğunu ve neyin yanlış olduğunu bilmek istediler.

“Size söyleyemem”, diye yanıtladım. Sular bulanmıştı.

Kütüphanedeki son günümde mikrofilm incelerken, bir biyografik bilgi olmadan, herhangi bir gerçek olmadan, bir kadın hakkında tarihsel kurmaca bir çalışma yazmanın mümkün olup olmadığını merak ediyordum. Burial Rites için kullandığım yöntemi denemeyi umuyordum. Agnes’ı bulmuşum gibi Ann’i bulacaktım, fakat her gün araştırmamın faydasız olduğu giderek daha da belirginleşiyor.

Aniden ekranda bir isim görüyorum. Anne Roche. Durdum, metni yakınlaştırdım ve hızlı okumaya başladım.

“İlçe Hapishanemizde bulunan üç kadın Koroner Jürisinin kararı ile suçlanıyor… Adları Anne Roche, Honora Leahy ve Mary Clifford”

Kalbim deli gibi atmaya başlıyor.

Eski kafalı olarak tanımlanan Nance Roche bu kötü dünyanın ahlaksız havasından emekli olmuş, şimdi de belirli işlerle gizemli bir samimiyette olduğu iddia ediliyor .Good People onun derin bilgisine, onların doğaüstü ajanslarına olan güçlü etkisine ve tüm ‘Peri’ ilaçlarına olan derin yeteneğine değiniyor.

Makaleyi titreyen ellerle yazdırdım. Bence bu yeterliydi.

Ann Roche’nin hayatıyla ilgili dört yıl arayla çıkan iki gazete yazısından fazla bir şey bulamadım.

Ve yine de, bu kısa makaleler geniş araştırmalarımı yönlendirecek yeterli bilgiyi içeriyordu. Birinden ziyade üç ana karakter ihtimalini yakaladım. Dikkatimi, kıtlık öncesi İrlanda’nın zengin halk kültürüne, “peri doktorları” tarafından uygulanan “sempatik büyüye”, bitki yetiştirme ve inancına döndürdüm. Gazeteye yazılan çeşitli toplumsal statüler uyarınca, mahkemeden önce neler olabileceğini bulmak ve gazete raporunda her birine verilen çeşitli toplumsal statülere göre bu kadınların ne tür hayatları olacağını öğrenmek için Dublin, Cork ve Killarney’deki kütüphaneciler, küratörler ve akademisyenlerle konuştum. Tanıdık hissedene kadar kendimi bilgilendirmeye devam ettim, bu kadınların hayatı hakkındaki spesifik bilgiler olmasa da yaşadıkları dünya hakkında.

“The Good People” mantık çerçevesi içinde yazılmıştır. Bulabildiğim tek birincil kaynakta anlatılan olaylar uydurulmuştur, benzer ceza davaları, folklorik uygulamalar, kırsal İrlanda’da fakirlik içinde yaşayan kadınların hayatları hakkında bilinen şeylerden çok etkilenmiştir, Doğru mu ? Hayır. O zaman yanlış mı? Hayır ikisi de değil İkisinin arasında bir yerde. Yaklaşık. Olasılık. Bir olasılık işi.

Yazar: Hannah Kent

Çeviri: Gürkan Kızılboğa

Kaynak: http://lithub.com/how-much-actual-history-do-you-need-for-a-historical-novel/