Yazarların Fotoğraf Kareleri Okuyuşumuzu Nasıl Değiştirir?

Virginia Woolf’un en ünlü fotoğrafının, henüz ünlü eserlerini yazmamışken, hatta daha Woolf olmamışken 1902’de George Beresford’un çektiği fotoğraf olması biraz ironik. 21 yaşındaki Virginia Stephen’ın bu havai, şık, alımlı, tekinsiz tasviri beni daima şiddetlice hatta neredeyse acı verici şekilde ele geçirmiştir. Görüntünün hazırlanmış bir poz olduğu neredeyse kesin olsa bile Virginia inanılması güç bir derecede uzak, sonsuz bir içe dönüklüğe kapılmış hissettiriyor ve fotoğrafa bakana sundukları, kendine sakladıklarının yanında soluk kalıyor. Nispeten hüzünlü gözleri, görünmez bir dünyanın tarifsiz ritimlerine ayak uydurmuş görünüyor. Ne zaman Deniz Feneri’ni yeniden okusam, ki bunu yılda en az bir kere yapmaya çalışırım, metnin üzerinde özgürce dolaşan zihnimin yüzeyine ulaşan tasvir odur. Hem muhteşem uysallığa hem de derinliğe bir bakış, hafif aralanmış dudaklarından şu satırlar döküldüğü bir yüz: “Engin, göz kamaştırıcı, sesli tüm varlıklar ve şeyler buharlaştı; ve ağırbaşlılık hissiyle insan; kendi olmaya, karanlığın kama şeklinde bir özü olmaya, başkalarına görünmez bir şey olmaya çekildi.”

Ancak bakışlarımızı edebi kahramanlarımızın ölümsüzleştirilmiş yüzlerine odakladığımızda, hissettiğimizin ne kadarı okuyuculara özgü önseziye ve hayal gücüne atfedilebilir? Yazarın kitap kaplarının arkalarına eklenen, dokunulmuş, lekelenmiş ve özlemle (veya bir bakıma imrenerek) baka kalınan görüntüsü modern okumanın az değer gören bir aksesuarı haline geldi. Bir insan suretinin doğasında olan dramayı yansıtan bu fotoğraflar, bir sayfa bile okumadan önce sıklıkla yakaladığımız bir çeşit hazır öyküleyici gizli gücü içine alır. Coşkulu gözleri, hayali elleri, kolalanmış yakaları, donuk gülüşleri kavrarız yani bir duygunun, hikayenin zihnimizde oynamaya başladığına şahit oluruz. Bu yansımalı ışık, asıl okuma başladığında bizimle kalan bir çeşit yankı, metin ve görüntü arasındaki bir konuşma gibidir. Eğer bizimkisi görsel üstünlüğün bir ürünü ise, yazarlarımızın fotoğrafları yazdıkları satırlarda yaşayan birer mucize midir?

Son fotoğrafı yıllarca peşini bırakmayan tüberküloz sebebiyle ölümünden aylar önce çekilen Franz Kafka, naif, münzevi, bir çehrenin bir çeşit fiziksel aforizmaya dönüştüğü neredeyse dayanılmaz bir yoğunluğu su yüzüne çıkarır: Özünde bir Kafkaesk hikayesi olarak Kafka’nın yüzü. Bakınırken çukur hayvanı, açlık sanatçısı ve böceği bulurum ve şatonun dışında gezinen akıl almaz biçimde karşı çıkılan köy doktoru Kafka’yı. Ayrıca bir yüzleşmeye maruz kalıyorum, sanki Kafka ona bakmam için bana cesaret veriyor gibi, sanki onun muhteşem bilinmezliklerinin her birini okuduktan sonra bile onun son edebi meydan okuması olarak kalan bir suretin gizemi ve dehşeti gibi.

Veya göz alıcı bir karanlığın aklından geçeni görürmüş gibi bizlere bakan, esrarengiz gülüşlü Sylvia Plath. Plath’in günah çıkaran şiirleri. Ölüm, seks ve yıkımın gaddarca değişime uğramış bir gobleni, kendiyle anlaşmazlık içinde olan bir bilinç açığa çıkardı çünkü Plath’in üretken dönemleri psikolojik bir dağılmanın verdiği ızdırabın derinliklerine batmıştı. Plath’in yarı gölgeli yüzü, bu dağılmış bilinçle konuşuyor gibi görünür, yüz hatları mükemmel bir belirsizliğe yoğunlaşır: Şair bütünüyle oradayken dahi aslında çok uzak. Eserinin güzelliği ve gizemi bu yüzün çevresinde toplanmış ve ismini ne zaman duysam, sanatının verdiği zevkten doğan bir görüntüyü bakmaktan edemiyorum.

Ancak bir yazarın fiziksel özellikleri bildiğimizle, duyduğumuzla, okuduğumuzla uyuşmadığından bu yüzler, olmasını beklediğimiz yüzler değil. Gençken Naked Lunch ve Junky’yi okuduktan sonra William Burroughs’un bir fotoğrafını gördüğümü hatırlıyorum. Ne umuyordum gerçekten bilmiyorum, belki genç Keroauc’un loş zarafeti, belki de Bukowski’nin karmaşık romantizmi. Ama uzun, ince, iyi giyimli, fiziksel anlamda sıradan bir adamın gözlerini bana diktiğini görünce ortada bir hata olduğunu düşündüm. Beni kendine hayran bırakan, öfkelendiren ve geliştiren yeniden yapılama tekniğinin sahibi bu adam mıydı? Gerçekten mi?

Benzer şekilde Jean Paul Sartre’ın nefesimi kesen efsanevi çirkinliğini hatırlıyorum. Korkunç saç tıraşı, yüzünü terk eden sağ gözü, çirkin bir yaratığa benzeyişi gibi fiziksel kusurlarının karşısında daima meşhur eserlerinin entelektüel güzelliği duracaktır. Ama Sartre, çirkinliğini sahiplenmişti. Camus onu  Paris’te bir barda bir kıza övgüler yağdırırken buldu ve ne olduğunu anlayamadı. “Neden böyle bir zahmete girişiyorsun?” diye sordu. Sartre şöyle cevap verdi: “Dönüp de şu aptal surata bir baktın mı?”

Tabi ki Camus, diğer bir deyişle zeki Adonis, görüngenin diğer tarafını ele geçirdi. Bogart stili trençkotu ve dudağından sarkan Gauloise sigarasıyla Camus edebi zarafetin bir tasviri, kıskanılan ve şehvetle arzulanan bir figürdü ve varoluşçuluğun James Dean’ı kabul edilirdi. Ama bu her zaman onun işine yaramamıştı. Avustralyalı kültürel eleştirmen Clive James’in söylediği gibi, “Camus’ un zihninin aslında çok karışık olmadığı görüşü; yakışıklılığı, kazandığı Nobel ödülü, hayatına giren pek çok kadın ve elde ettiği şöhretin bedeli olarak çektiği cezadır. Başkaldıran İnsan isimli kitabındaki en meşhur satırlarından birinde geçen “Zalimler bir milyon yalnızlığın tepesinde monologlar yürütürler.” cümlesi olması gerektiği gibi şairane biçimde zengin ve olabildiğine özgündür. Camus’un vatanı Cezayir’den sürgün edilmesi, gözlerinin ardında pusuya yatan bir melankoli , yakışıklılığına daima musallat olan kalıcı bir yalnızlık hâli meydana getirdi. Tabii ki bu onu olduğundan daha çekici yaptı. Susan Sontag, “Camus dışında aklımdan geçen hiçbir modern yazar aşkı derin uykusundan uyandıramadı” dese de, birinin bunlardan çok daha fazlasını uyandırdığına dair kuşkuları var.

Emily Dickinson, yakın zamanda yapılan bir keşiften sonra, resmiyle kurduğumuz ilişkiyi yeniden ayarlamamız gerektiği için ilgi çekici bir konudur. On yıllar boyunca ona ait tek fotoğrafın, üzerine çokça tartışılmış ve çalışılmış, 1847’de henüz gençken çekilen fotoğrafı olduğu düşünüldü. Ciddi, uhrevi, kemik kadar beyaz yüzünün gri bir fon üzerinde bir lamba gibi durduğu bu dikkat çekici fotoğraf, şairin varlığının tek görüntülü kaydıydı ve bizler de afallatıcı eserlerinin tümünden doğan hayalleri ve önsezileri bu müstesna varlığa yansıtıyorduk. Bu bir bakıma her şeyi kolaylaştırıyordu; tek fotoğraf, tek yüz, ölüme yönelik nidalarının özlü gücünü uysallaştıracak bir aşinalık sağlıyordu.

2013’te, sonradan Dickinson’ın yirmili yaşlarının sonunda çekilmiş olduğu doğrulanacak olan dagerreyotipi tekniğiyle basılmış yeni bir fotoğraf bulundu. Farklılığı çarpıcıydı; yeni resimde daha önce görülmemiş bir güç ve sükuneti dışa vuruyordu, kolunu koruyucu bir tavırla yakın zamanda dul kalmış bir arkadaşına sarmıştı. İlk gördüğümde yeni resme o zamanlar anlam veremediğim sebeplerden ötürü karşı durmuştum; geriye baktığımda düşünüyorum da, sanırım bunun nedeni ona dair özel bir temsile, yazılı eserlerini ya da en azından benim onlarla ilişkimi besleyen özel bir görsel anlayışa bağlanmış olmamdı. Böyle bir saplantının ne kadar haksız, hatta çocukça olduğunu anlamış olsam bile kendime engel olamıyor gibiydim. Bir yazarın fotoğrafına yüklediğimiz anlamlar bizi algısal olarak sabit, değişime tepkisiz kılabilir. İşte o zaman edebi ikonografimizin edilgen bir yönü olmadığını öğrendim. Bizler her zaman bir şeyi böyle mukaddes tutma konusunda etken ve çoğu zaman da inatçıyız.

Diğer bir yandan da, buna direnmeyi nasıl ümit edebiliriz ki? Eğer Cicero’nun söylediği gibi “yüz, zihnin bir resmi” ise, bizler de doğuştan bu resmi yorumlayan, süsleyen, bu resme tapanlarız. Bakışları daima keskin James Balwin’in fotoğraflarındaki ışıl ışıl mizah ve entelektüel güçten Eugene O’Neill’ın üzerine çalışılmış kara gözlü melankolisine (sonuçta kendisi bir aktörün oğluydu), yazarın resmini heyecanlı kılan şeyin bir kısmı da bizim görsel ayartmaya dünden razı olmamızdır. Ancak bu el üstünde tutulan fotoğraflarla bağ kurarak, resmin metni güçlendirmesi ve onunla kesişmesine müsaade ederek bizler de resimlerimizi ayartırız. Sanırım bu resim bolluğu olan bir kültürde okumanın yeterince iyi bir tanımı olur; karşılıklı bir manipülasyon.

Virginia Woolf profesyonel bir fotoğrafçının karşında en son 1939’da oturdu, iki yıldan kısa süre sonra da Ouse Nehrinde boğularak ölecekti. Benim için ve benim onu okuyuşum için çok önemli olan bu fotoğraflar, yeni bir okur-yazarlık gerektiren paralel bir metin gibi bir şey oldu. Çoğu zaman, dehası ve deliliğinin kıyısında tünemiş otururken ne düşünürdü diye meraklanırım. Daha iyi anlamak için elbette okurum ama aynı zamanda bakarım da.

Yazar: Dustin Illingworth

Çevirmen: Ecem Ürnez

Kaynak: http://lithub.com/how-author-photos-change-the-way-we-read/

Bunları da beğenebilirsin Çevirmenin diğer yazıları